TBMM Genel Kurulu’nda AKP, MHP ve CHP’nin oylarıyla kabul edilen Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Türkiye’nin bölgesel ve küresel güç dengeleri içerisindeki yeni pozisyon arayışının önemli bir halkası. Anlaşmayı yalnızca üç ülke arasındaki askerî iş birliği olarak değerlendirmek, Orta Doğu’nun yeniden dizayn edildiği bu dönemde yaşanan büyük dönüşümü gözden kaçırmak anlamına gelir. Enerji kaynakları, ticaret yolları, limanlar, demiryolları ve askerî ittifaklar üzerinden yürüyen rekabet, aynı zamanda sermayenin geleceğini güvence altına alma mücadelesidir.
Mekke Anlaşması ne getiriyor?
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos 2026’da Mekke’de imzalanan Ortak Savunma Anlaşması, 5 Kasım’da TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi. Oylamada 398 milletvekili oy kullandı; 279 kabul, 119 ret oyu çıktı. AKP, MHP ve CHP anlaşmaya destek verirken Yeni Parti, DEM Parti, İYİ Parti, YENİ YOL, TİP, EMEP, Saadet Partisi ve Demokrat Parti milletvekilleri HAYIR oyu verdi.
Tam bu noktada değinmeden geçmemiz gerekli bir başlık ise “Kılıçdaroğlu Vakası”. Anlaşma TBMM gündemine gelmeden önce Türkiye’nin daha büyük ve derin çatışmalara sürüklenme ihtimalini sorgulayan, ABD’nin Orta Doğu’daki askerî yükünü bölge ülkelerine aktardığı yeni güvenlik mimarisine dikkat çeken Kılıçdaroğlu’nun ardından partisinin AKP ve MHP ile aynı yönde oy kullanmasına razı olması, CHP’nin iktidarın stratejik yönelimleri karşısında nasıl yedeklenebildiğinin yeni ve ibretlik bir örneği oldu.
On altı maddeden oluşan anlaşma, taraflardan birine başka bir ülke veya ülke grubu tarafından yöneltilecek silahlı saldırının diğer taraflara da yapılmış sayılmasını öngörüyor. Böyle bir durumda diğer taraflar, mevcut imkânları çerçevesinde saldırıya uğrayan ülkeye yardım edecek. Bu yardımın kapsamı ve niteliği, tarafların değerlendirmesi ve mutabakatıyla belirlenecek. Anlaşma ayrıca ortak askerî eğitim ve tatbikatları, silahlı kuvvetlerin birlikte çalışabilirliğini, istihbarat paylaşımını ve savunma sanayii alanında ortak projeleri düzenliyor.
Dolayısıyla TBMM’de onaylanan anlaşma yalnızca alışılagelimş diplomatik bir iyi niyet metni değil. Askerî kapasiteyi, istihbarat ağlarını ve savunma sanayii ilişkilerini ortaklaştırmayı hedefleyen kurumsal bir güvenlik mekanizması söz konusu. Anlaşmanın süresiz olması ve taraflara ancak yürürlüğe girmesinden on yıl sonra çekilme imkânı tanıması da bu ilişkinin uzun vadeli tasarlandığını gösteriyor.
Hükümet, anlaşmayı bölgesel caydırıcılığı artıran, bölge ülkelerinin kendi güvenliklerini birlikte sağlama iradesinin ürünü olarak sunuyor. Ancak temel soru şu: Bu yeni güvenlik mimarisi kimin güvenliğini, hangi çıkarları ve hangi bölgesel düzeni korumak üzere kuruluyor?
Koridorların yeniden çizdiği Orta Doğu
Dünya ekonomisi ve Orta Doğu, enerji kaynakları, tedarik zincirleri ve ulaşım güzergâhları üzerinden yeniden şekilleniyor. ABD ve müttefiklerinin Çin’in yükselişini sınırlama stratejisi, bu rekabetin en önemli boyutlarından biri. Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) bu stratejinin ekonomik ve jeopolitik araçlarından en önemlisi olarak öne çıkıyor.

2023’te ilan edilen IMEC, Hindistan’ı Körfez ülkeleri üzerinden Avrupa’ya bağlamayı; demiryolları, limanlar, enerji hatları ve dijital altyapıyla yeni bir ticaret ağı oluşturmayı hedefliyor. Projenin Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’ne (OBOR/BRI) alternatif oluşturma iddiası da bu nedenle önemli. Çin’in Asya’dan Avrupa’ya uzanan kara ve deniz bağlantılarını genişletmeye dayanan Kuşak ve Yol projesi ile ABD öncülüğündeki IMEC, bölgenin ulaşım ve ticaret altyapısı üzerinde farklı güç merkezlerinin nüfuz mücadelesini yansıtıyor.
Bu iki proje arasındaki rekabet, basitçe iki ayrı demiryolu veya ticaret güzergâhının yarışı değil. Hangi ülkenin hangi pazara, enerji ve değerli maden kaynaklarına, stratejik geçiş noktasına erişeceğini; hangi sermaye gruplarının bu ağlardan kazanç sağlayacağını belirleyecek bir güç mücadelesi. Üstelik bu güzergâhlar her zaman birbirini dışlayan projeler olmak zorunda değil. Bazı bağlantılar rekabet ederken bazıları birbirini tamamlayabilir. Ancak bölgesel güçlerin bu ağlar içindeki konumu, ekonomik olduğu kadar siyasal ve askerî bağımlılık ilişkilerini de belirleyecek.
Türkiye başlangıçta IMEC’in ana güzergâhının dışında kaldı. Şimdi ise Suriye’deki gelişmeler, İran’la yaşanan savaşın bölgesel dengelere etkisi, Irak üzerinden geliştirilen Kalkınma Yolu (Iraq Development Road) ve Zengezur Koridoru gibi başlıklar üzerinden bu yeni ağlarda kendisine daha avantajlı bir yer açmaya çalışıyor. Azerbaycan’ın Karabağ savaşındaki tutumuyla oluşan yeni dengeler ve Zengezur hattı, Türkiye’nin Kafkasya ve Orta Asya bağlantısını güçlendirme arayışının bir parçası. Irak’ın Basra Körfezi’ndeki Faw Limanı’ndan Türkiye’ye uzanması planlanan Kalkınma Yolu da Ankara’nın bölgesel ticaret ve ulaşım ağlarında merkez olma iddiasını destekliyor.
Böylece Türkiye, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi ile ABD öncülüğündeki IMEC arasındaki rekabetin dışında kalmak yerine, her iki hatla da ilişki kurarak kendi pazarlık gücünü artırmaya çalışıyor. Bu arayışın arkasında yalnızca devletin jeopolitik hedefleri bulunmuyor. Türk sermayesi de yeni pazarlara, enerji kaynaklarına, lojistik ağlara ve yatırım alanlarına erişmek istiyor.
Türk sermayesinin yeni bölgesel stratejisi
Türk sermayesi ve devleti, dünya ve Orta Doğu yeniden dizayn edilirken karşı karşıya olduğu riskleri azaltmak, ortaya çıkan fırsatlardan mümkün olan en yüksek düzeyde yararlanmak ve mevcut kazanımlarını büyüterek geleceğini güvence altına almak istiyor.
Bu nedenle ABD, İsrail ve Avrupa Birliği öncülüğünde şekillenen IMEC projesine mümkün olan en avantajlı koşullarda dahil olma çabası yürütülüyor. Türkiye, bir yandan Irak ve Suriye üzerinden geliştirilen ulaşım bağlantılarıyla bu ağın parçası olmayı, diğer yandan Körfez ülkeleriyle kurduğu ilişkiler üzerinden bölgesel sermaye hareketliliğinden pay almayı hedefliyor. Mekke Anlaşması da bu arayışın güvenlik ve askerî iş birliği boyutunun önemli ayaklarından birini oluşturuyor.
Türk sermayesinin yapısal krizlerini aşmak için ihtiyaç duyduğu kaynakların başında enerji geliyor. İthalata dayalı üretim ve ihracat yapısını dönüştürmek, enerji maliyetlerini azaltmak, yeni pazarlar bulmak ve savunma sanayii ihracatını büyütmek istiyor. Daha önce ağırlıklı olarak askerî personel ve güvenlik hizmetleri üzerinden kurulan bölgesel ilişkiler, bugün silah, mühimmat, savunma teknolojisi ve askerî sanayi ürünlerinin pazarlanmasına doğru genişliyor.
Bu nedenle Türkiye, kendisini yalnızca bir transit ülke olarak konumlandırmak istemiyor. Savaş ve çatışma bölgelerinde askerî kapasitesi, savunma sanayii ve diplomatik ilişkileriyle pazarlık gücü oluşturmayı; batıya aktarılacak enerji ve değerli madenlerden pay almayı; liman, demiryolu, otoyol ve lojistik yatırımlarından kazanç sağlamayı hedefliyor.
İstanbul’dan Şam’a, Ürdün üzerinden Mekke’ye uzanması gündeme gelen demiryolu bağlantıları ve yeni kara yolu projeleri de bu büyük ekonomik beklentinin parçaları. Ancak bütün bu yatırımların kimin yararına, hangi mülkiyet ilişkileri içinde ve hangi toplumsal bedeller karşılığında gerçekleştirileceği sorusu ortada duruyor.

Şimdiden otoyolların, köprülerin ve limanların satışa çıkarılması, mevcut altyapının özelleştirilmesi ve yeni güzergâhların inşası için hazırlıklar yapılması, bu dönüşümün sınıfsal yönünü ortaya koyuyor. Sermaye için yeni birikim alanları yaratılırken işçilere, köylülere ve doğaya düşecek bedeli tahmin etmek zor değil. Kamusal kaynaklarla inşa edilen altyapının özel sermayeye devredilmesi, yeni ulaşım hatlarının yaratacağı rantın belirli sermaye gruplarına aktarılması ve enerji projelerinin ekolojik yıkımı büyütmesi, bu tablonun en net çıktıları olacaktır.
Mekke Paktı, Abraham Anlaşmaları ve yeni güvenlik mimarisi
Mekke Anlaşması’nı Abraham Anlaşmaları ve Orta Doğu’daki yeni güvenlik yapılanmalarından bağımsız değerlendiremeyiz. Abraham Anlaşmaları, İsrail ile bazı Arap ülkeleri arasında normalleşme ilişkilerinin kurulmasını sağlarken, ABD’nin bölgedeki ittifak ağını genişletmesinin de aracı oldu. Mekke Anlaşması ise Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında ortak savunma, istihbarat ve savunma sanayii iş birliği üzerinden yeni bir bölgesel güvenlik çerçevesi kuruyor.
Bu iki mekanizmanın aynı hukuki ve kurumsal yapı olduğu söylenemez. Ancak ABD’nin bölgedeki müttefiklerini daha fazla askerî sorumluluk üstlenmeye yönelttiği, İsrail’in güvenliğini ve bölgesel nüfuzunu önceleyen düzenlemeleri genişletmeye çalıştığı bir dönemde, Mekke Anlaşması’nın bu genel mimariyle nasıl ilişkileneceği önem taşıyor. Türkiye’nin bu anlaşmayla Abraham sürecine (şimdilik) resmen dahil olduğu söylenemez; fakat bölgesel güvenlik yapılanmasının yeni bir halkası olarak bu sürecin tamamlayıcı unsurlarından birine dönüşmesi ihtimali göz ardı edilemez.
Mekke Anlaşması’nın bir diğer önemli jeopolitik boyutu da İran’ın Ortadoğu’daki etkisini sınırlandırma ve Tahran’ın bölgesel nüfuz ağını zayıflatma arayışıyla ilişkili. İran’ın Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen üzerinden geliştirdiği, literatürde “Şii Hilali” olarak adlandırılan nüfuz alanı, ABD-İsrail ekseninin ve Körfez monarşilerinin uzun süredir hedefinde. İran’ın askerî ve siyasi etkisini geriletmeye dönük bu strateji, bölgedeki yeni güvenlik ittifaklarının da önemli bir arka planını oluşturuyor. Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan hattının kurumsallaştırılması, İran’ı doğrudan karşısına alan bir askerî blok ilanı anlamına gelmese de Tahran’ın bölgesel hareket alanını daraltabilecek yeni bir güç dengesi yaratma potansiyeli taşıyor. Bu yönüyle Mekke Anlaşması, enerji ve ticaret koridorlarının güvenliğini sağlamanın yanı sıra, İran’ın bölgesel nüfuzunu yeniden sınırlamayı hedefleyen daha geniş bir jeopolitik dizilişin parçası olarak da okunmalı.
NATO 2.0 ve Mekke Anlaşması
ABD’nin yeni NATO 2.0 yaklaşımının temel yönelimlerinden biri de askerî yükü, maliyeti ve insan kaybı riskini ittifakın diğer üyelerine ve bölgesel ortaklarına daha fazla yüklemek. ABD kendisini silah tedarikçisi, güvenlik garantörü ve siyasi meşruiyet sağlayıcısı olarak konumlandırırken müttefiklerinden kendi kaynaklarını, askerî kapasitelerini ve bütçelerini daha fazla sahaya sürmelerini bekliyor. Avrupa’ya dayatılan ReArm Europe programıyla11 (Yeni isimiyle Readiness 2030 Projesi) Orta Doğu’daki müttefiklere sunulan askerî iş birliği ve silahlanma fırsatları, aynı stratejik yönelimin farklı görünümleri.

Bu açıdan Mekke Anlaşması, bölgesel ölçekte Abraham sürecine eklemlenebilecek, küresel ölçekte ise IMEC ve benzeri ekonomik projelerin ihtiyaç duyduğu güvenlik ortamını destekleyebilecekve NATO’nun yeni dönem yapılanmasıyla uyumlu bir çerçeve olarak okunabilir. ABD’nin bölgesel ortaklarına sunduğu şey, kendi askerini ve kaynaklarını doğrudan kullanmadan, onların askerî ve ekonomik kapasitesini kendi stratejik hedefleriyle uyumlu biçimde harekete geçirme imkânıdır.
Bu perspektifin ABD’deki seçim sonuçlarından bağımsız, daha yapısal bir yönelime işaret ettiğini de görmek gerekiyor. Trump’ın ya da Cumhuriyetçilerin seçimlerde güç kaybetmesi, ABD’nin Çin’le rekabet, enerji güzergâhlarını ve değerli madenleri denetleme, müttefiklerine daha fazla askerî sorumluluk yükleme stratejisinin değişeceği anlamına gelmez.
Kürt sorunu ve koridorların güvenliği
Bütün bu bölgesel yeniden yapılanmanın Türkiye açısından en önemli başlıklarından biri de neredeyse tüm bölgeye yayılan 100 yıllık Kürt meselesidir. Suriye, Irak ve İran parçalarında Kürdistan davası farklı düzey ve düzlemlerde devam ederken, Türkiye’de PKK ile başlatılan müzakere sürecinin tek nedeni elbette bu yeni ekonomik ve jeopolitik diziliş değil. Cumhur İttifakının iktidarını sürdürme çabası şüphesiz çok önemli bir etken. Ancak küresel sermayenin ve bölgesel güçlerin yeni Orta Doğu düzenine mümkün olduğunca az sorunla entegre olma arayışının da, sürecin belirleyici dinamiklerinden biri olduğu aşikar.
Enerji ve ulaşım koridorlarının güvenliği, Irak ve Suriye’deki siyasi düzenlemeler, İran’la devam eden gerilim ve çatışmalar, sınırların ve geçiş güzergâhlarının istikrarı, Kürt meselesini bu projelerin merkezine yerleştiriyor. Türkiye, bu sorunu demokratikleşme, eşit yurttaşlık ve halkların kendi kaderini tayin hakkı temelinde çözmek yerine, önündeki jeopolitik ve ekonomik projeler bakımından bir güvenlik ve teknik prosedür meselesine indirgeme eğiliminde.
Bu yaklaşımın mantığı açık: En az tavizi vererek en fazla kazanımı elde etmek, Kürt sorununu büyük bölgesel projelerin önünde bir engel olmaktan çıkarmak. Oysa gerçek bir barış, Kürt halkının siyasal, toplumsal ve kültürel kolektif haklarının tanınmasını; demokratik dönüşümü ve eşitlikçi bir toplumsal düzeni gerektirir. Bu talepleri koridorların güvenliği ve sermayenin ihtiyaçlarıyla sınırlayan bir yaklaşımın kalıcı barış üretmesi mümkün değil.
DOğu Akdeniz ısınırken
Türkiye’nin Kıbrıs ve Doğu Akdeniz politikası da bu yeniden dizilişin kritik başlıklarından biri. Enerji kaynakları, deniz yetki alanları ve Akdeniz limanları, IMEC’in Avrupa bağlantısı bakımından stratejik önem taşıyor. Ankara’nın Libya’daki Trablus merkezli yönetimle imzaladığı deniz yetki alanları mutabakatı ise bölgedeki diğer hak sahibi devletlerle ve uluslararası hukukla yaşanan ihtilafları ortadan kaldırmış değil. Türkiye’nin bu anlaşmaya dayanarak atacağı adımların yaratabileceği gerilimler, Doğu Akdeniz’deki güç mücadelesinin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor.
Avrupa Birliği’nin (AB) Birleşmiş Milletler kararı doğrultusunda Libya’ya yönelik silah ambargosunu denetlemek için başlattığı İrini Harekâtı kapsamında 23 Kasım 2020 tarihinde Doğu Akdeniz’de gerçekleşen Roseline-A kargo gemisi baskını2 Türkiye’nin “Mavi Vatan” hayalinin sınırlarını hatırlatmaya yetmiştir. İstanbul’dan Libya’ya insani yardım, gıda ve sivil malzemeler taşıyan Arkas Holding’e ait kargo gemisi, Mora Yarımadası açıklarında operasyonun komutasını yürüten Alman Hamburg fırkateyninden kalkan bir helikopterdeki Alman özel timi tarafından durduruldu. Uluslararası deniz hukukuna göre açık denizlerde arama yapılabilmesi için “Bayrak Devleti” olan Türkiye’nin resmî izni gerekmesine rağmen, AB unsurları kaptanın rızası ve Ankara’nın onayı olmadan gemiye zorla helikopterle asker indirerek mürettebatı alıkoydu ve saatlerce arama yaptı.

Kıbrıs’ta da gerilim yükselmeye devam etmekte; 19 Ekim 2025’te Tufan Erhürman, kuzeydeki liderlik seçiminde oyların yüzde 62,8’ini alarak seçildi. Erhürman, federal çözüm temelinde müzakerelerin yeniden başlamasını savunuyor.
Ankara iki devletli çözüm çizgisini sürdürürken, BM’nin 2026’daki girişimleri ve Genel Sekreter António Guterres’in adayı ziyareti, kapsamlı görüşmeleri yeniden başlatma çabasını canlandırdı. Guterres, Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık’ın da katılacağı daha geniş bir toplantıyla resmî barış görüşmelerinin önünü açmak istediğini açıkladı; Türkiye’nin iki devletli çözüm ısrarı ise bu çabayla çelişiyor.
Türkiye’nin müdahalesi yalnızca diplomatik tutumla sınırlı değil. AB Komisyonu’nun 4 Kasım 2026 tarihli Türkiye raporu3 Ankara’nın bu tutumunu ve kuzeydeki askerî kapasite artışını kayda geçiriyor. Aynı AB raporu; kuzeyde askerî altyapı ve insansız hava aracı kapasitesinin geliştirilmesini, askerî tatbikatları ve İran savaşı sırasında F-16’lar ile hava savunma sistemlerinin adaya konuşlandırılmasını belgeliyor. Yani Ankara iki devletli çözüm çizgisini kuzeydeki yerel siyasi iradeyi dayatmaya devam ediyor.
Türkiye ile Yunanistan arasında deniz yetki alanları ve enerji altyapısı konusunda yaşanan gerilim, Kıbrıs’ın bölünmüşlüğüyle birleşiyor. Ekim ayında Ankara’nın, Girit ile Kıbrıs’ı bağlaması planlanan deniz altı elektrik kablosunun araştırma çalışmaları öncesinde kendi deniz yetki alanı iddialarını ileri süren NAVTEX yayımlaması; Yunanistan’ın ise yetkili makamın kendi istasyonu olduğunu savunması, karşılıklı deniz yetki alanı iddialarının, askerî yığınağın ve çözümsüz Kıbrıs meselesinin önümüzdeki döenmde önemli bir gerilim odağı olacağını işaret ediyor.
Bizim açımızdan çözümün ilkesi açık: Kıbrıs’ın geleceğine Kıbrıslılar karar vermelidir. Bunun yolu Türkiye’nin adanın kuzeyindeki askerî varlığının ve siyasi vesayetinin sona ermesinden; Ada’daki bütün yabancı askerî üslerin kapatılmasından ve yabancı askerî güçlerin çekilmesinden geçer. İngiliz üsleri, Türk askerî varlığı ve başka devletlerin askerî konuşlanmaları sürdükçe, Kıbrıs halklarının iradesi dış güçlerin stratejik hesapları arasında sıkışacaktır.
Dolayısıyla Kürt sorunu, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz, Suriye, Irak ve Yemen dosyaları birbirinden kopuk başlıklar değil. Hepsi, yeni enerji ve ticaret ağlarının güvenliği ve denetimi etrafında şekillenen daha geniş bir bölgesel dizilişin parçaları.
Barış, demokrasi ve emek güçleri kendi yolunu kurmalı
Türk sermayesi, batı sermayesiyle kurduğu ilişkiler üzerinden içeride ve dışarıda kendi ihtiyaçlarına uygun bir düzen yaratmaya çalışıyor. Bu süreçte devletin güvenlik politikaları, askerî ittifaklar ve ekonomik projeler birbirini tamamlıyor. Ancak bu dizilişin demokratikleşme, halkların eşitliği ve toplumsal barış gibi hedeflerle buluştuğuna dair bir işaret yok. Tam tersine, bu hedeflerin sermayenin, siyasi iktidarın ve devletin ihtiyaçlarına göre daraltıldığı bir tabloyla karşı karşıyayız. Ülkedeki siyasi ve idari pratik toplumsal rıza üretme hedefiyle değil toplumsal biat yaratma hedefiyle faşizmi kurumsallaştırmaya devam ediyor.
Bu nedenle barış, demokrasi, özgürlük ve emek güçleri olarak yaşananları yalnızca günlük gelişmeler üzerinden değerlendirmekle yetinemeyiz. Enerji ve ulaşım koridorlarının hangi sınıfsal çıkarlar doğrultusunda inşa edildiğini, askerî ittifakların hangi siyasal ve ekonomik bağımlılıkları ürettiğini, yeni yatırımların emekçiler, ezilenler ve doğa üzerindeki sonuçlarını birlikte ele alan bir perspektife ihtiyacımız var.
Bugün Türkiye’de, Orta Doğu’da ve küresel ölçekte yaşanan yeniden yapılanma karşısında kendi projeksiyonumuzu oluşturmak zorundayız. Barışı, demokratikleşmeyi, özgürlüğü, halkların, inançların, cinsiyetlerin eşitliğini ve emeğin çıkarlarını esas alan bir bölgesel iş birliği anlayışını savunmak; savaş bloklarının ve sermaye koridorlarının karşısına halkların dayanışmasını ve ortak mücadelesini örme göreviyle yüz yüzeyiz.
DEM Parti’nin içine girdiği dönüşüm süreci ve üçüncü kutbun yeniden inşası, bu siyasal pozisyon alışın önemli merkezlerinden biri olabilir. Ancak bunun gerçekleşmesi, yalnızca parlamenter dengeler içinde yeni bir yer edinmekle mümkün değil. Emek hareketi, kadın özgürlük mücadelesi, LGBTİ+ hareketi, Alevilerin eşit yurttaşlık mücadelesi, ekoloji hareketi, Kürt özgürlük mücadelesi ve sosyalist güçler arasında ortak bir mücadele hattını kurmak zorundayız.
Mekke Anlaşması’nı bu geniş çerçeveden değerlendirip içinden geçmekte olduğumuz kasırganın yıkıcı etkisine ilişkin yeni bir uyarı etabı olarak ele almalıyız. Önümüzdeki süreci kimin hangi koridoru kontrol edeceğini izleyerek, bu koridorların kimin çıkarına işleyeceği, savaşın ve sermaye birikiminin bedelini kimin ödeyeceği tespit ederek geçiremeyiz. Sermayenin planları karşısında bölgenin geleceğini belirleyebilecek toplumsal- sosyal güçleri ortak bir perspektif etrafında bir araya getirmek ve kaderimizi ellerimize almaktan başka bir kurtuluş yolumuz yok.
Barışı, demokrasiyi, eşitliği ve özgürlüğü savunanları olarak bunu anlamak ve gereğini yapmakla mükellefiz.
Dipnotlar:
