Tüm çelişki ve krizlerine karşın emperyalist kapitalist sistemin ulaştığı muazzam güç, milyarlarca insanın gözünde aşılmaz bir duvar gibi durmakta. Sistemin kendi iç çelişkileriyle sarsılabileceğini ve üzerinde yükseldiği milyarlarca emekçinin fiili mücadelesiyle yıkılabileceğini bilen sosyalistler açısından dahi, bu nihai hesaplaşma senaryosunun oldukça uzağındayız. Emperyalist savaş ve nüfuz mücadelelerinin dünya çapında farklı yoğunluklarla tırmandığı bu kesitte, küresel bir ‘komünizm hayaleti’ dolaşmadığı gibi; tam aksine aşırı sağın yükselişine, gerici-ortaçağcı akımların kitlesel taban bulmasına ve burjuva demokrasisi düzleminin de gerisine düşüldüğüne tanıklık ediyoruz. İnsanlığın tarihsel kazanımlarının tasfiye edildiği bu karanlık dönem dünyanın farklı coğrafyalarında farklı biçimlerde karşımıza çıkıyor. Ve evet, hatırlatmak gerekir ki yaşadığımız tek başına Türkiye ile sınırlı bir AKP kâbusu değil.
Sınıfın parçalanması ve egemenlerin kuşatması
Tüm bu karanlık tablo karşısında ise sosyalistler, sınıftan kaçışın ve nesnel sıkışmaların etkisiyle kitlesel bir güç haline gelmekte ve işçi sınıfını bir araya getirmekte ağır zorluklar yaşamakta.
Bugün işçi sınıfı dünden daha örgütsüz, parçalanmış ve ideolojik-kültürel bakımdan gerici mekanizmalarla bölünmüş durumda. Egemenler rıza üretimini sürdürmek adına dinci ve milliyetçi ideolojik aygıtların tüm enstrümanlarını devreye sokarken; emek rejiminin sermaye tarafından esnekleştirilip atomize edilmesi ve üretimin mekânsal olarak parçalanması dayanışmacı toplum bağlarını tahrip etmekte.
“Sosyal diyalog” kılıfı: Sendikal emperyalizm ve sarı sendikacılık
Bütün bu tabloyu derinleştiren asli faktörlerden biri de gerileyen sınıf mücadelesinin açtığı alandan beslenen uluslararası sendikal merkezlerin, emperyalist güç odaklarıyla olan ideolojik ve pratik entegrasyonlarını en üst seviyeye çıkarmalarıdır. Küresel ölçekte ‘sendikal emperyalizm’ olarak adlandırılan bu çizgi, günümüzde ‘sosyal diyalog’ kılıfı altında kurumsal bir nitelik kazanmıştır. Devlet ve sermaye mekanizmalarıyla kaynaşarak işçinin denetiminden tamamen kopan, aidat yağmasına ve bürokratik ranta dayanan sarı sendikalar; ideolojik-politik bir mücadele mevzisi olma niteliğini yitirerek Türkiye’de de çürümenin en açık örneklerini sergilemeye devam etmektedir
Neticede proletarya, toplumsal zenginliğin tek yaratıcısı olmasına karşın örgütsüz ve savunmasız bırakılmaktadır.
Kitlelerin ‘duyarsızlığı’ mı, sosyalistlerin savrulması mı?
Bu tablo kimi zaman, liberallerin ‘işçiler zaten sağa oy veriyor’ yaygarasına eşlik eden ‘sınıftan kaçış’ korosunu genişletmek için bir malzeme olarak kullanılmaktadır Oysa sosyalist hareketin bugün içinde bulunduğu örgütlenememe hali, kitlelerin ‘duyarsızlığıyla’ ya da ‘bilinçsizliğiyle’ açıklanamaz. Bu halin nedeni, sermayenin sınırlarının durdurulamaz görünen bir hızla genişlemesi ve egemen sınıfların toplumu manipüle etme araçlarını sürekli güncellemesi bir yana; sosyalist hareketin ‘sınıftan kaçış’ı hızlandıran teorik ve pratik savrulmaya teslim olması, siyaseti ise büyük oranlarda düzen sınırları içerisine hapsetmesidir.
Temsil illüzyonundan ezilenlerin maddi gücüne
Bu kaçış sürecinde sosyalist siyasetin içeriği; parlamenter ya da sendikal temsil mekanizmalarına, seçim fetişizmine, retorik üretimine ve kent merkezlerinde yapılan sembolik gösterilere daralmış durumda. Sosyal medyanın yarattığı ‘yankı odaları’, ‘teşhir rutinleri’ ve kişisel görünürlük kaygıları, kitlelerle sahici ve organik bağlar kurmak yerine sosyalistleri dar ağlar içerisine hapsetmeye devam ediyor.
Sosyalistler sıklıkla görece güç kazandıkları tarihsel kesitlerin ilhamıyla söylemler üretmektedir. Oysa bu tarihsel dipnotların yaşandığı tüm deneyimler, fiili bir gücün inşa edildiği ve kitlelerin siyaseten özneleştirilebildiği anları kapsar. Tam da buradan hareketle; söylemsel temsil illüzyonlarını ve aktivizmin sınırlarını aşarak yeniden güç biriktirmeye, ezilenleri özneleştirmeye ihtiyacımız var. Güç biriktirmek; ahlaki bir temele ya da soyut bir haklılık fikrine değil, proletaryanın ve ezilenlerin nesnel, maddi kapasitesine yaslanır.
Kitle çalışmasının metodu: “Oraya gitmek”
Sosyalist kitle çalışmasında yöntemi ve araçları belirleyecek asli öncelik, her şeyden önce ‘oraya gitmektir’; mesafeleri aşarak doğrudan sömürünün ve direnişin aktığı yere nüfuz etmektir. Maden işçisinin yer altı vardiyasına, depo çalışanının bant arasına, toprağını ve suyunu savunan köylünün barikatına ve hem evde hem işte katmerli sömürüye maruz kalan kadın işçinin yanına gitmek… Buradaki ‘gitmek’; konfor alanlarından çıkıp bir direnişe uğramayı, vitrin gibi fotoğraf çektirip sosyal medyada paylaşmayı ya da rutin web sitesi açıklamalarıyla yetinen ‘aktivizmi’ kastetmez. Aksine kitlelerin kaderine ve gündelik yaşamına ortak olan, yapmacıksız ve kalıcı bir devrimci mesaiyi ifade eder.
Elitist “bilinç taşıma” yerine kitleleri özneleştirme
Sosyalistler için kitle çalışmasındaki en belirgin tıkanıklık, kitlelerle kurulan ilişkiyi yukardan didaktik önermeler savuran, elitist ve ukala bir “bilinç taşıma” seansına indirgeyen çalışma tarzıdır. Kitleleri siyasal mücadelenin pasif nesneleri veya birer eylem figüranı değil, kendi kaderini eline alan faal özneler kılmanın yolu; onların göz hizasında kalıcı yoldaşlık ilişkileri kurmaktan, derdiyle hemhal olmaktan geçer.
Dolayısıyla devrimci kitle çalışması; soyut ajitasyonların ötesine geçerek ezilenlerin hayatındaki en yakıcı sorunları sabırla örgütleme iradesidir.
Parçalanmış direniş nüvelerini devrimci sınıf siyasetiyle bütünleştirmek
Somut gündelik taleplerle başlatılan mücadele, kendiliğindenciliğe ve kuyrukçuluğa düşülmeksizin, kapitalist sistemin genel siyasal teşhiriyle ve iktidar hedefiyle organik olarak birleştirilmelidir.
Şüphesiz tüm bu nesnel ve öznel olumsuzlukların, kuşatmanın ve tıkanıklığın farkında olan devrimciler ve sosyalistler, hayatın ve sömürünün aktığı her kulvarda ‘bir şeyler’ yapmanın arayışı içindedir. Nitekim madenlerden fabrikalara, şantiyelerden mahallelere kadar yeni dönemin fiili-meşru mücadele hatlarını, taban komitelerini ve direniş nüvelerini ilmik ilmik ören devrimci pratiklerin varlığına şahidiz. Fakat önümüzdeki asli görev; havzalara ve tekil eylem alanlarına dağılarak parçalanmış bu direniş birikimini, tarihsel sınıf mücadelelerinin devrimci hafızasıyla birleştirmek ve sosyalist siyasetin ana eksenini yeniden kitle çalışmasına doğru kaydırmaktır. Bu doğrultuyu hâkim kılarken, kapitalizmin çok katmanlı krizlerinin yarattığı çelişkileri göğüsleyecek, kitlelerin özgüvenini ve öznelik kapasitesini açığa çıkaracak, halkların kardeşliğini, kadın özgürleşmesini ve doğanın savunulmasını sınıf mücadelesinin kurucu ve başat halkası kılacak adımları ortak bir iradeyle bulup çıkarmak en acil sorumluluğumuzdur.
