Türkiye’de LGBTİ+ dernekleri, aktivistler ve hak savunucularına yönelik baskılar geçtiğimiz günlerde yeni bir boyuta taşındı. “Ailem Güvende” adı verilen operasyonlarda 15 ilde 162 kişi, 9 dernek ve 13 işletme hakkında adli işlem yapıldığı açıklandı. Operasyonların gerekçesi çocukların, aile kurumunun ve toplum düzeninin korunması olarak açıklanırken, LGBTİ+ örgütleri ve insan hakları kuruluşları soruşturmanın LGBTİ+ kimlik ve örgütlenmesini kriminalize ettiğini belirtti.
Operasyonların hemen ardından ülkenin farklı kentlerinde düzenlenen protestolara da polis müdahale etti. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Michael O’Flaherty, LGBTİ+ sivil toplumuna yönelik gözaltı, baskın ve internet erişim engellerinden duyduğu kaygıyı dile getirerek, insan hakları savunuculuğunun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamında korunan ifade ve örgütlenme özgürlüğünün parçası olduğunu vurguladı.
Bu gelişmelerin yaşandığı günlerde Türkiye’de çocukların güvenliği tartışması da yeniden gündeme geldi. 22 Eylül sabahı (u sabah) Manisa’nın Turgutlu ilçesinde bir lisenin önünde düzenlenen silahlı saldırıda 11 öğrenci yaralandı. Saldırıda iki öğrencinin durumunun ağır olduğu bildirildi.
Gazeteci İrem Kabataş’ın DEM Parti İstanbul Milletvekili Özgül Saki ile yaptığı bu röportajda, “Ailem Güvende” operasyonlarının gerekçesinden Türkiye’de aile ve güvenlik politikalarının dönüşümüne, AKP’nin LGBTİ+ politikalarındaki değişimden Avrupa’nın göç ve iltica rejimine, devam eden barış tartışmalarından sosyalist hareketin önündeki görevlere kadar geniş bir çerçeve ele alınıyor.
“İktidar kendi bekasını güvenceye almak istiyor”
Savcılık, çocukların yönlendirildiği iddiasıyla operasyonları meşrulaştırmaya çalışıyor fakat daha bu sabah Manisa’da bir okula silahlı saldırı düzenlendi. Okullarda çocukların can güvenliği yokken ve bireysel silahlanma bu kadar artmışken devletin çocukları koruma refleksini dernek basmaya teksif etmesini nasıl yorumluyorsunuz?
Devlet son operasyonlarını, Akın Gürlek’in açıklamasında da gördüğümüz üzere aileyi ve çocuğu koruma adı altında meşrulaştırmaya çalıştı. Fakat burada asıl sorulması gereken soru şu: Güvende olan kim? Bütün bir saldırıya açık yaşayan toplumsal kesimler hangileri? Devletin güvenlik algısını biraz analiz etmek gerekiyor.
Evet, bugün bir okul saldırısı oldu. Çok yakın bir tarihte Maraş’ta da benzer bir saldırı yaşamıştık. Sözüm ona önlemler alınmıştı. Yalnızca kolluk kuvvetlerinin okullarda nöbet tutmasıyla bu meselenin çözülemeyeceğini defalarca belirttik.
Aynı zamanda son 24 saat içinde bu ülkede 6 kadın, birinci dereceden yakınları tarafından katledildi. İşçiler her gün yaşamını yitiriyor. Dolayısıyla hiçbir toplumsal kesim güvende değil.
İktidar kendi bekasını güvenceye almak adına tüm toplumsal kesimleri güvencesiz bir yaşama itiyor ve bu koşullarda hiçbir itirazın yükselmediği bir düzeni topluma dayatmak istiyor. Biz de soruyoruz: Buradaki güvenlik kimin güvenliği? Güvenlik adı altında yapılanlar neyi amaçlıyor?
AKP-MHP blokunun uzun süredir dillendirdiği “Güçlü Aile, Güçlü Türkiye” söylemine bakmak lazım. “Güçlü aile” dedikleri, kadınların aile içinde eritildiği, iktidar ilişkilerinin aile üzerinden tüm topluma yayıldığı, karşılıksız kadın emeğine el konulduğu ve bakım emeğinin kamusal bir hizmet olmaktan çıkarılıp kadınların sırtına yüklendiği bir modeldir.
“Güçlü Türkiye” söyleminin arkasında ise savaş, sömürgeci hevesler, silahlanma, İHA ve SİHA yatırımları, yani aslında güçlü bir ordu yatıyor. Bu paradigma dahilinde kadınlar, LGBTİ+’lar, işçiler, çocuklar ve öğrenciler mutlak anlamda güvencesiz ve hiçbir güven bağı kuramadıkları bir hayata mahkûm ediliyor.
“LGBTİ+’ların hedefe oturtulması tamamen politiktir”
Erdoğan’ın 2002 öncesinde LGBTİ+ bireylere özgürlük tanınacağına dair söylemleri ve vaatleri vardı. Zaman içerisindeki bu keskin dönüşü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu dönüşüm bize meselenin ne denli politik olduğunu açıkça gösteriyor. Feminist hareketin “Kadın cinayetleri politiktir” derken vurguladığı gibi, üzerimizde inşa edilmeye çalışılan toplumsal düzen siyasal bir tercihtir. Konjonktüre bağlı olarak LGBTİ+’ların sistematik biçimde hedefe oturtulması da tamamen politiktir.
AKP’nin yükseliş dönemi olarak adlandırılan 2002 sürecinde iktidar, toplumsal bir meşruiyet ve onay arayışındaydı. Kendini devlete ve kamuoyuna “radikal İslamcı olmayan, merkezde konumlanabilecek bir hareket” olarak takdim etmek istiyordu. Avrupa Birliği üyelik müzakerelerinin yoğunlaştığı, Alevi ve Kürt açılımlarının konuşulduğu o dönemde LGBTİ+’lar konusunda da oldukça esnek bir pozisyondaydılar. Hatta mitinglerinde gökkuşağı bayrağı dalgalanabiliyordu. Ancak meselelere tamamen araçsal yaklaştıkları için dönemin konjonktürü bunu gerektiriyordu.
Özellikle 2008 krizinin ardından dünyada neoliberalizmin tıkanmasıyla birlikte, egemen güçler çıkış yolunu ırkçı ve faşizan politikalarda aradı. Savaş artık geçici bir yöntem değil, sürekli bir rejim biçimi haline geldi. Bu rejim, otoriterleşmeyi, işçi sınıfının ve göçmen emeğinin en güvencesiz koşullarda sömürülmesini beraberinde getirdi.
AKP-MHP iktidarı da Ortadoğu’daki yayılmacı ve Yeni Osmanlıcı heveslerini bu emperyalist eksene entegre etti. Fakat bu topraklarda devrimcilerin, sosyalistlerin ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin ciddi bir dinamizmi vardı. İktidar açısından derin kırılmalar yaratan Gezi direnişi, bu düzenin değişebileceğini somut olarak gösterdi.
Bunun sonucunda AKP, 2015 sonrasında yeni bir evreye geçti. Artık rıza ve toplumsal onay üretmek yerine, zor aygıtlarına yaslanan bir yönetim kuruldu. OHAL ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi meşrulaştırılarak tüm yetki yürütmede toplandı. Geçmişteki bütün açılım söylemleri terk edildi, tüm toplum baskıyla bu eksene hapsedilmek isteniyor. Doğal olarak buna karşı direniş ve mücadele de sürüyor.
“Avrupa’nın sınırları bir duvara dönüştü”
Avrupa’dan yükselen hümanist söylemlere rağmen Türkiye’den iltica başvurusunda bulunan mülteciler, özellikle de LGBTİ+ bireyler ret alıyor, oturum hakkı kazanamıyor ve sınır dışı ediliyor. Bu çelişkiyi nasıl yorumluyorsunuz?
Son dönemdeki sınır dışı uygulamalarının, 12 Haziran’da yürürlüğe giren yeni AB Göç ve İltica Paktı ile doğrudan bir bağı var. Bu metin, Avrupa sınırlarını özellikle Ortadoğu, Asya ve Türkiye’den gelecek göçmenlere karşı adeta bir duvara dönüştürdü. Zaten Avrupalı hak savunucuları da bu yaklaşımın aşılmaz engeller ördüğünü belirterek “Kale Avrupa” diyorlar.
Yeni pakt yürürlüğe konurken, her zaman olduğu gibi ilk hedef, en korumasız ve yalnız gördükleri kesim olan LGBTİ+’lar oldu. LGBTİ+’ların iltica başvuruları sistematik olarak reddediliyor. Halihazırda orada yaşayanların oturumlarını uzatmayıp uydurma gerekçelerle sınır dışı etmeye çalışıyorlar.
Esasında savaşların ve derinleşen yoksulluğun yol açtığı bu kitlesel göçler, emperyalist kapitalist sistemin politikalarının doğrudan bir sonucudur. Ancak kendi yarattıkları krizlerin faturasını yine mağdurlara çıkarıyorlar.
Meselenin ideolojik boyutunda ise dikkat çekici bir durum var. Türkiye’de AKP propagandasıyla eşcinsellik sanki tarih boyunca büyük bir tehditmiş gibi sunuluyor. Oysa ne Osmanlı’da ne de Cumhuriyet kanunlarında eşcinsellik bir suç olarak tanımlanmıştır. Buna karşın ABD’de, Rusya’da ve birçok Avrupa ülkesinde eşcinsellik tarihsel olarak ceza kanunlarında suç sayılmıştır. Hatta Birleşmiş Milletler ancak 1990’larda eşcinselliğin bir suç sayılamayacağını kabul etti. Hâlâ onlarca ülkede suç kapsamında.
Bu zihniyetin kökeninde Katolik din anlayışı yatıyor. Bizde de İslam referansıyla toplumu dönüştürme çabası var. Ancak ana akım İslam anlayışında bu denli katı sınırlar olmamasına rağmen siyasal İslam, günah kavramını suça tahvil etmeye çalışıyor.
Nitekim LGBTİ+’lara yönelik operasyonlarda geçmişte “genel ahlak” veya “Türk aile yapısına aykırılık” gibi kavramlar öne sürülürken, son soruşturma tutanaklarına ilk kez “Türk-İslam aile yapısına zarar veren akımlar” ibaresi girdi. Müfredattan Diyanet bütçesine kadar topluma zerk edilen bu ideolojik kalıp, artık kolluk belgelerine doğrudan yansıyor.
Avrupa cephesinden gelen “kaygılıyız, endişeliyiz” açıklamalarına ise fazlasıyla aşinayız. Kavala, Demirtaş ve Gezi süreçlerinde AİHM kararları defalarca çiğnendi ama Avrupa hiçbir somut yaptırım eşiğini aşmadı.
Ne var ki son dalgada bir nüans görüyorum. 160’tan fazla insanın arandığı, 82 kişinin tutuklandığı, İstanbul’daki basın açıklamasına katılan herkesin gözaltına alınıp kötü muameleye maruz kaldığı bu süreçte Avrupa’dan yükselen tepkiler bireysel parlamenter açıklamaları aştı. Avrupa Parlamentosu ve BM düzeyinde kurumsal açıklamalar yapılıyor, konsolosluklar önünde kitlesel eylemler örgütleniyor. Bu kez durumun vahametinin daha net kavrandığını ve dayanışmanın daha örgütlü gelişebileceğini gözlemliyorum.
“İktidar muhalif dinamiklere alan açmak istemiyor”
Bir barış süreci tartışması yürütülürken diğer yanda sosyalistlere, feministlere ve LGBTİ+’lara yönelik baskı ve operasyonlar hız kesmeden sürüyor. İktidar muhalif kesimleri, kadınları ve toplumsal cinsiyet eşitliğini dışarıda bırakan bir barış mı hedefliyor?
Türkiye tarihi açısından kritik bir dönemeçteyiz. İlk defa gerilla hareketi silahları bırakıp demokratik siyasete katılacağını deklare etti ve devlete siyasal sorumluluklarını yerine getirmesi çağrısında bulundu. Masadaki özneler çeşitli müzakereler yürütüyor ancak henüz hakiki bir barış sürecinin eşiğindeyiz, tam olarak oluşmuş bir barış zemininden söz edemeyiz.
AKP-MHP iktidarı, Ortadoğu’daki gelişmeler karşısında sıkıştığı için bu sürece mecbur kaldı. Kürt halkıyla ve Kürt hareketiyle temas kurmadan bölgede siyasal bir varlık gösteremeyeceğini anladı. Çünkü Irak’ta, Suriye’de, İran’da ve ülke sınırları içinde Kürtlerin siyasal iradesini tasfiye etmeye dayalı strateji çöktü. Şimdi başka bir taktik deniyorlar. İktidarın saikleri ne olursa olsun, bu gelişmeyi önemsemek mecburiyetindeyiz.
Ancak iktidar hiçbir zaman gerçek bir demokratikleşme ya da toplumsal barış iddiası taşımadı. Dünyada faşizan eğilimlerin güçlendiği bir dönemde, topluma vadedebileceği hiçbir şeyi kalmayan iktidar bloku yalnızca zor aygıtlarıyla ayakta kalabiliyor. Ekonomik iflasın ortasında, kendi tabanına dahi güven veremeyen bir yapı söz konusu.
Yaklaşan seçimler öncesinde iktidarını koruma refleksiyle hareket ettiği için de hiçbir muhalif dinamiğe alan açmak istemiyor. Kültürel ve ideolojik hegemonyasını kuramadıkça şiddet ve zor aygıtlarına sarılıyor.
Sosyalistler açısından iktidarın bu hamleleri şaşırtıcı değildir. Fakat asıl tehlike şurada: İktidar bir yandan “barışıyoruz, çözüyoruz” propagandası yaparken, süreci onların iki dudağı arasına terk edemeyiz. Bu durum bize yeni bir mücadele alanı açıyor.
Sürekli iktidarın ne yapacağını tartışmak yerine, ezilen halkların, işçi sınıfının, kadınların ve LGBTİ+’ların eşitlik mücadelesini birleşik bir hatta nasıl öreceğimizi konuşmalıyız. Gündelik hayatın sorunlarına temas eden, ezme-ezilme ilişkilerini kökten lağveden “Başka bir dünya mümkün” şiarını programatik bir hatta kavuşturmak zorundayız.
İktidara yalnızca “tutarsızsınız” demek hiçbir sonuç üretmez. Çünkü onların varoluşu zaten bu zemin üzerinedir. Asıl mesele, bizim ne inşa edeceğimizdir.
“Başka bir dünya mümkün”
Peki, bu gidişata karşı sizler ne yapmayı düşünüyorsunuz?
Tabloyu karanlık tarif etmiş olabilirim ancak direnişler hiç durmuyor. Latin Amerika’dan Ortadoğu’ya kadar halklar bu cendereden çıkmak istiyor. Kürt halkının yarım asırlık kesintisiz mücadelesinin yanı sıra, Gezi direnişi bu ülkede ezici bir çoğunluğun bu düzeni reddettiğini açıkça gösterdi.
Sol ve sosyalist hareketlerin dünyadaki ve coğrafyamızdaki diri örneklere odaklanması gerekiyor. Berlin seçimlerinde Sol Parti’nin (Die Linke) ve Elif Eralp’in elde ettiği başarı ortada. Konut ve kira krizi gibi halkın en temel sorunlarına temas eden, göçmenlerle dayanışmayı büyüten ve “Başka bir dünya mümkün” iddiasını somutlaştıran bir hat kurdular.
Halk sanıldığı gibi ırkçı reflekslere mahkûm değil. Eşitlik ve özgürlük temelinde sahici bir dil kurulduğunda kitleler hızla bu hatta yönelebiliyor.
Türkiye’ye baktığımızda da sayısız fiili işçi grevi, sokakları terk etmeyen feminist hareket ve adalet mücadelesi veren kesimler var. Bizim bu potansiyeli bugünün diliyle örgütlememiz şart.
Sadece 1980 öncesi nostaljisiyle ya da yalnızca anmalarla günümüz toplumunda ideolojik hegemonya kurulamaz. Anmalar elbette değerlidir ancak bugünün toplumuna ve toplumsal çelişkilerine dokunan organik bir hat inşa etmek zorundayız.
Bugün işçilerin aylarca ödenmeyen maaşlarını veya kıdem tazminatlarını alabilmesi dahi bir “kazanım” gibi sunuluyor. Bu durum sınıf hareketinin ne denli geri bir mevziye itildiğini ve bağlarımızın zayıflığını gösteriyor.
Diğer yanda iş cinayetleri, maden katliamları ve deprem suçlarına karşı adalet arayan ailelerin ördüğü sahici ağlar var. Toplumsal alanda yürütülen bu hak mücadeleleriyle siyasal mücadele arasındaki bağı organik ve berrak bir programla kuramadığımız müddetçe çıkış yolunu bulamayız.
Bütün mesele, bugünün sömürü ilişkilerine denk düşen bu yeni hattı kolektif olarak örebilmektedir.
