Şair Murathan Mungan’ın şarkısı yapılmış güzel bir şiiri vardır.
Sakın çıkma patika yollara
O dağlara kırlara
O karlı ovaya.
Yenik düşüyor her şey zamana,
Biz büyüdük ve kirlendi dünya.
Yıllarca, özellikle şu dizelere takılıp kaldım ben, ” Yenik düşüyor her şey zamana, Biz büyüdük ve kirlendi dünya”… İnsanoğlunun geldiği noktayı çok iyi özetliyor bu dizeler…
Evet biz büyüdük ve kirlendi dünya. İçtenlikli bir tutarlılığa sahip olmak günümüzde zor. Geçmişten geleceğe taşıdığımız, karanlığın içinde ya da bilinemezliğin kaotik dönemlerinde bizlere yol gösteren değerlerimize bağlı kalmak zor mesele.
Ankara, 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde tarihi bir “ağırlamaya” ev sahipliği yapıyor. Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nin kapıları, Soğuk Savaş’ın en eski ve en sadık bekçisi olan NATO’nun liderlerine ardına kadar açıldı. Şehrin sokakları, zirve güvenliği bahanesiyle “halkın huzuru” gerekçe gösterilerek adeta bir açık hava hapishanesine dönüştürülmüş durumda. Protesto hakkı, demokratik ifade biçimleri ve sokağın sesi; “kamu düzeni” ve “terörle mücadele” yasalarının soğuk duvarlarına çarpıyor. Ancak bu zirveyi sadece alınan güvenlik tedbirleriyle, trafiğe kapatılan yollarla ya da liderlerin protokol gülümsemeleriyle okumak büyük bir yanılgıdır. Ankara’da kurulan bu masa, sadece bir güvenlik toplantısı değil, aynı zamanda Türkiye’nin on yıllardır süren “yerli ve milli” söyleminin gerçeklikle girdiği büyük çelişkinin son sahnesidir.
İktidar çevreleri yıllardır dış politika ve savunma sanayiindeki gelişmeleri “yerli ve milli” bir zafer edasıyla sunuyor. İnsansız hava araçlarından savaş uçaklarına kadar uzanan, sanayinin ve teknolojinin millileştirildiği iddiası, büyük bir gururla kitlelerin önüne servis ediliyor. Ancak “NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahipken”, bir yandan da “stratejik özerklik” masalları anlatmak, hem iç tutarsızlığı hem de dışa bağımlılığın yapısal karakterini ele veriyor.
Sormadan edemiyorum: Kime karşı, neyin “yerli ve milli” savunması yapılıyor? NATO, özü itibarıyla emperyalist bir güvenlik mimarisidir. Bu mimarinin bir parçası olarak “yerli” silahlar üretmek, o silahları emperyalizmin küresel jandarmasının hizmetine sunmaktan başka ne anlama gelir? Savunma sanayiinde atılan adımları, “bağımsızlık” olarak niteleyenlerin, aynı ittifakın stratejik planlarına göre hareket etmesi; emperyalizmin, “yerli aktörler” eliyle kendi çıkarlarını tahkim etme becerisinin en somut kanıtıdır. Yerlilik ve millilik, bu denklemde bir özgürleşme aracı değil, küresel sisteme eklemlenmenin daha pahalı ve sofistike bir yolu haline gelmiştir.
Zirve bildirilerinde sıkça geçen “NATO 3.0”, “dayanıklılık” ve “stratejik özerklik” gibi kavramlar, aslında sistemin kendi kendini güncelleyerek sömürü ilişkilerini nasıl derinleştirdiğinin kodlarıdır. Bugün Türkiye’nin “jeopolitik konumunu” bir pazarlık gücü gibi sunanlar, aslında ülkeyi emperyalist bloklar arası çatışmaların tam merkezine, bir ileri karakol olarak yerleştirmektedir.
Emperyalizm, sadece ülkeleri işgal ederek egemenlik kurmaz. Emperyalizm; siyasi iktidarları kendine bağımlı kılarak, ekonomiyi dışa bağımlı hale getirerek ve savunma stratejilerini kendi ajandasına göre yeniden yapılandırarak da hüküm sürer. Ankara Zirvesi, bu hükümranlığın en net resmidir. Bir tarafta Trump’tan Macron’a, Zelenski’den Avrupa’nın güvenlik bürokratlarına kadar uzanan “küresel seçkinler” kulübü; diğer yanda ise bu kulübün kapısında “bekçi” olarak kalmayı bağımsızlık zanneden bir iktidar aklı. Bu zirve, Türkiye’nin bölgesel krizlerde bir “lider güç” olma hülyasının, aslında emperyalist stratejilerin taşeronluğuna dönüşmesini tescil etmektedir.
Ankara Valiliği’nin aldığı güvenlik önlemleri, zirveye katılan liderlerin konforu için halkın haklarının nasıl askıya alınabileceğinin bir göstergesidir. Protesto yasakları, gözaltılar ve kamusal alanın işgali; NATO’nun “demokrasi ve özgürlükleri koruma” söylemiyle tam bir tezat oluşturuyor. NATO, tarih boyunca demokrasileri korumakla değil, kendi çıkarlarına uygun rejimleri ayakta tutmakla anılmıştır. 1952’den bu yana Türkiye’nin NATO’ya olan bağımlılığı, sadece askeri değil, aynı zamanda siyasi ve toplumsal bir vesayeti de beraberinde getirmiştir. Bugün Ankara’da yaşananlar, bu vesayetin güncellenmiş ve “yerli sosla” tatlandırılmış bir versiyonudur.
Gerçek bir yerlilik ve millilik, emperyalist bir askeri paktın üyesi olarak o paktın çıkarlarını savunmakla değil; halkın kendi öz kaynakları ve iradesiyle, tam bağımsız, eşitlikçi ve özgür bir toplum kurma çabasıyla olur. NATO’nun Ankara’da toplanması, halkın çıkarlarının savunulması değil, küresel sermayenin ve silah lobilerinin, Orta Doğu’dan Kafkaslar’a uzanan bir coğrafyada yeni bir “tehdit algısı” üzerinden tahakküm kurma çabasıdır.
Son tahlilde, Ankara Zirvesi bir kez daha göstermiştir ki, neoliberal sistemin dayattığı “savunma sanayii milliliği” bir çıkmaz sokaktır. Emekçi sınıfların, işsizlerin, yoksulların sırtına binen bu büyük askeri harcama yükü, hiçbir şekilde “milli güvenlik” değil, emperyalist bir sistemin sürdürülebilirliğinin maliyetidir. Türkiye’nin geleceği; emperyalist bir paktın ikinci büyük ordusu olmakta değil, bu paktın zincirlerini kırarak, bölge halklarıyla emperyalizm karşıtı, barışçıl bir çizgide buluşmakta yatar.
NATO, Türkiye’ye güvenlik değil; istikrarsızlık, bağımlılık ve militarist bir kültür dayatmaktadır. Ankara’da kurulan bu masa kalktığında, geriye ne kalacak? Yine aynı bağımlılık, yine aynı emperyalist prangalar ve yine aynı “yerli ve milli” maskesi altında gizlenen acı bir gerçeklik. Biz bu maskeyi düşürmeye; gerçek bağımsızlığın, ancak emperyalist bir ittifaktan çıkışla ve halkın iktidarıyla mümkün olacağını savunmaya devam edeceğiz.
