İttihatçı hükümet idaresindeki Osmanlı, Birinci Paylaşım Savaşı’na Almanya ile 2 Ağustos 1914’te imzaladığı gizli antlaşmayla gireceğini beyan etmişti.
İki ay sonra hem de cihat ilan ederek girdi.
İttihatçı hükümet o kadar Almancıydı ki, ordusunun Genelkurmay Başkanlığı koltuğunu[1] Alman Tuğgeneral Bronzart von Shellendorff’a teslim etmiş ve savaşın finansmanını[2] da Alman markıyla yapmıştır.
Antlaşma sonrası alınan kararlardan ikisini hatırlatıyorum.
Birincisi, 2 Ağustos’tan itibaren Osmanlı vatandaşı Türk’ü, Kürt’ü ve Ermeni’si, Rum’u dâhil 18-45 yaş arasında olan her erkeği silahaltına alan seferberlik ilanıydı. Güya Osmanlı tarafsızdı.
İttihatçı hükümet o kadar savaş taraftarıydı ki, toprak bile bağışladı. Savaşa girildikten bir yıl sonra 1 Ekim 1915’te Bulgaristan’ın ittifak gücü olarak savaşa katılması için Almanya’nın talebi üzerine, Bulgaristan’a Trakya’da Osmanlı toprağı verildi.[3]
Ne garip çelişkidir ki, Bulgaristan’a toprak bağışlayan İttihatçı hükümet, aynı günlerde de Ermeniler toprağımı kopartacak diye soyunu kırmıştı.
İkincisi, Ermeni milletinden liderlik yeteneği olanların 6 Eylül 1914’ten itibaren izlenmesiydi.[4] Böylece 24 Nisan 1915’teki şifreyle belirlenmiş olanların hemen tutuklanması sağlandı. Liderlerin tasfiyesinden birkaç hafta sonra, sıra Ermenilerin kitlesel olarak yerinden-yurdundan kovalanmasına gelmişti.
Böylece harici harple, dâhili harp birleştirilmişti.
Almanya ile antlaşma gereği Osmanlı, 2 Ağustos 1914’ten itibaren Almanya ve Avusturya ile İngiltere, Fransa ve Rusya’ya karşı emperyal savaşın ittifak gücüydü.
Osmanlı, savaşta bu blok yenildiği için 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesini imzaladı. Lozan’daki antlaşma bu ateşkesin devamıydı. Ankara hükümeti de Osmanlı’nın devamı olarak masadaydı.
Osmanlı, Birinci Paylaşım Savaşı’nın galibi İngiltere’nin karşısında yenilen bir emperyal güçtü ve İngiltere gibi bir de sömürge imparatorluğuydu.
Kimse, Sünni İslamcılar ve Türkçüler gibi “Batı’nın hedefi Osmanlı’yı parçalamaktı” diye mağduriyet edebiyatı yapmasın.
Almanya ile ne planlar yapıldı? Biliyor muyuz?
Sonuç olarak emperyal güç Osmanlı, emperyalist paylaşım savaşına girmiştir ve yenilmiştir.
Osmanlı’nın mirasçısı Ankara
Büyük Millet Meclisi (BMM) açıldığında Ankara, yeni iktidar merkezi olarak Osmanlı’nın İstanbul’u karşısında konumunu güçlendirdi ve zamanla da tasfiye etti.
Osmanlı’nın egemeni Saray hariç, Ankara’nın da egemeniydi.
Osmanlı’nın askeri, mülki ve sair organları, Ankara’nın da kurumlarıydı.
Ankara’nın resmî ideolojisi, Osmanlı’nın resmî ideolojisinin Türkçülükle mayalanmasıyla üretilmişti.
Devletten ulusa modelinde Türkler, yeni devlet kurmadı, mevcudu dönüştürdü.
Türkler dışındaki ezilen milletlerin böyle bir imkânı yoktu; Kürtler, Çerkesler, Rumlar, Ermeniler ve saire.
Ankara, sömürgeci Osmanlı’nın, sömürgeci mirasçısıydı!
Halen sömürgeci mirasın sorunlarıyla boğuşmuyor muyuz?
Kürt meselesi de Dersim meselesi de Hıristiyanlar meselesi de sömürgeci Osmanlı’dan mirastır.
Hatta 30 Ekim 1922 tarihli TBMM kararıyla da “mirasçı olmanın” gerekli meşruiyeti sağlanmıştır.[5]
Ankara’nın yedi düvele kafa tutan anti-emperyalizm söylemi, aslında ‘sömürgeci’ statüsü üzerine bina edildiği için tutarsızdır.
Yeni bir dünya iddiasındaki sosyalist hareketler ve sosyalistler de anti-emperyalizm barikatını aşamadı ve vatandaş Hıristiyan milletlere neler yapıldığına mercek tutamadı.
Halen de tutulmuş değildir.
Çanakkale’den 1920’lere
Yakın döneme kadar, ‘Kurtuluş Savaşı’ söylemine öznesini ekleyerek değerlendirmede bulunuyordum.
‘Türk’ün Kurtuluş Savaşı’ derdim.
Artık bu söylemin yanlış olduğunu düşünüyorum.
Özne tespiti doğruydu, ama ‘kurtuluş’ söylemi hayli sorunluydu.
Yunan ordusuna karşı cephe savaşı, aynı dönemde vatandaş Hıristiyanlara neler yapıldığını maskeledi; çünkü cephe savaşı anti-emperyalist olarak değerlendiriliyordu.
Yedi yıl önce de Çanakkale’de İngiltere ile çarpışmadan ve zaferden anti-emperyalizm üretilmişti.
Çanakkale’de anti-emperyalist mücadeleyi veren ordunun, Sarıkamış’ta Rusya toprağına girmesi neydi?
Başını Almanya’nın çektiği emperyalist kampın üyesi Osmanlı’nın diğer emperyalist kampla savaşından anti-emperyalizm nasıl üretilmişti? Sömürgeci, nasıl anti-emperyalist olmuştu? Genelkurmay Başkanı Alman olan Osmanlı ordusu, nasıl anti-emperyalist mücadele vermişti?
Ve böylesi Osmanlı’nın mirasçısı Ankara’nın, 1919-1922’deki anti-emperyalizmi de aynı derecede sorunluydu.
Aslında Yunan ordusuyla cephe savaşı anti-işgalciydi…
Bu yıllarda İngiltere’nin asıl derdi Moskova’daki Bolşevik iktidarıydı, Ankara değildi. Rusya’dan pılını pırtısını toplayıp ayrıldıktan sonra İngiltere, Malta tutsaklarından kurtulup, Ankara ile temasa öncelik vermiştir.
Üç cephede vatandaşın tasfiyesi
1919-1922 yıllarında Ankara’nın dâhili ve harici ikili hedefi vardı.
Harici hedef, işgalciydi; batıda 15 Mayıs 1919’da İzmir’i ve sonrasında Ankara’ya kadar tüm bölgeyi işgal eden Yunanistan’dı.
Yunanistan, İngiltere’nin vekalet savaşını sürdüren ve Anadolu’yu işgal edendi.
O günlerde Yunanistan komünistleri ise halkların kardeşliği mücadelesinin yoldaşlarıydı.
Yunanistan’dan, Anadolu işgaline karşı çıkan komünistlerin gazetesi Rizospastis [Radikal]barışın kürsüsüydü.
Rizospastis’e göre, Yunanistan’ı İngiltere’nin kucağına atan Venizelos’tu (18.11.1920), işgalin yaygınlaşması “korkunç bir savaş macerası”ydı (21.7.1921) ve halka, cephedeki gerçek anlatılmıyordu (30.7.1921).[6]
Peki Anadolu komünistleri, bu çizgide miydi?
Okuduğum kadarıyla değildi…
Dâhili hedef, vatandaştı; Anadolu’nun kuzeyinde, güneyinde ve batısında hem Türk hem de Sünni İslam olmayan Osmanlı-Ankara/Türkiye vatandaşlarıydı. Bu, 1895-96’dan 1915’e değişmez hedef Anadolu’yu İslamlaştırma ve Türkleştirilme politiğinin, 1914-1918’den sonra yeni bir aşamasıydı.
O yıllarda hem batıyı Yunan Ordusu işgalinden hem de Anadolu’yu ‘vatandaş gayri İslam milletleri’nden kurtarmak hedeflenmişti.
Yani ‘işgalci’ ve ‘vatandaş’ eşitlenmişti.
Böylece vatandaşını ‘düşman’ gören rejimin, demokrasiyle pek derdinin olmadığı ilan edilmişti; böyle olduğu tarihiyle de sabittir.
O gün bugündür, mevzuatta “vatandaşlar eşittir” hükmü yazsa da Türk ve Sünni İslam, Ankara’nın makbul vatandaş kriteridir.
Abdülhamid’den beri yürürlükteki Anadolu’yu İslamlaştırma ve Türkleştirme politiğini dikkate almadıkça, 1919-1922 döneminin anlaşılması mümkün değildir.
İslam birliği/kardeşliği politiğiyle, önce TBMM seçiminde Hıristiyan vatandaşların katılımı engellendi ve tasfiyesine de aynen devam edildi.
1919-1922’de vatandaş Hıristiyanlar üç cephede hedeftir: Güneyde, kuzeyde ve batıda.
Adı geçmeyen şark da 1925 sonrasında yeni fetih bölgesidir.
Buralar ‘iç mesele’ olup, vatandaşın tasfiyesi hedeflendiğinden can kaybı, ‘Millî Mücadele’nin toplam kaybına eklenmemiş ve sadece Yunanistan’la cephe savaşı dikkate alınmıştır; o da 9167 kişidir.[7]
Güneyde, kuzeyde ve batıda neler olduğuna kısaca değineceğim.
1- Güneyde vatandaş Ermeniler ve diğerleri
Osmanlı hükümeti 1918 sonunda sürgün edilenlerin (aslında kovalananların) dönmesine ve evine-barkına gelmesine izin verdi. Ayakta olanlar döndü, ama çoğunun malına-mülküne çökülmüştü.
Bu, Kasım 1918’de Adana Valiliği’nde şöyle gündem olmuştur: Dönen Ermenilerin ve Rumların yaratacağı iç kargaşa kaygısı![8]
O gün Valilik kararıyla da kadroda temizlik yapılmıştır: Ermeni tehcirindeki görevli memurlar hemen değiştirilmiştir.[9]
Malların iadesi ve sair sorunların çözümü, 8 Ocak 1920 tarihli kararnameyle[10] amaçlanır, ama Ankara nazarında kararname sorundur, pek uygulanmaz. Kararname, İzmir’e Türk askeri girdikten beş gün sonra 14 Eylül 1922’de TBMM kararıyla[11] ilga edilir. Çökmenin yasal dayanağı 15 Nisan 1923 tarihli kanunla[12] sağlanır. Arkasından da ilgili transfer ve tapu kaydını yenileme yasaları bir bir yürürlüğe konur.
Mondros Mütarekesi’yle gerekçelendirilerek, Adana-Antep hattında önce İngiliz sonra Fransız işgaline karşı, Mustafa Kemal’in bölgedeki kolordulara verdiği talimat, “Fransızlara karşı gayrinizami harp yöntemiyle mücadele edilmesidir.”[13]
Hayli yoğun çatışmanın ardından Ankara hükümeti, 20 Ekim 1921’de Fransa ile anlaşmayı imzaladı.[14]
Sınırlar çizildi ve Fransızlar çekildi.
Hatta Fransa, Anadolu’yu terk ederken Ankara hükümetine bir miktar silahı, cephaneyi ve uçağı hediye etti ve bazı malzemeyi sattı.[15] Fransızlar, İstanbul dışında Tekirdağ, Zonguldak ve Mersin’de de cephane sevkiyatında destek olmuştu.[16]
Ankara, anlaşma (madde 5) gereği, “genel af ilan etmediği” için 25 bin[17] veya 30 bin[18] vatandaş Ermeni, Adana’dan geldiği Suriye’ye gitmiştir.
Çünkü kalmaları istenmemiş, “can ve mal güvenliğiniz sağlanacaktır” sözü verilmemiştir.
2- Batıda vatandaş Rumlar ve diğerleri
1919’da İzmir’e çıkan ve iki yılda Bursa, Uşak, Kütahya, Eskişehir dâhil pek çok vilayeti işgal eden Yunanistan, ‘dış hedef’tir.
‘Riskli vatandaş’ zihniyetiyle, işgalle illiyet bağı kurularak, özelinde Rumların ve genelinde Hıristiyanların, vatandaş oldukları dikkate alınmamıştır.
İşgal öncesinde bölgedeki Hıristiyanlar resmen kovalandı; kararnamelerde de şuraya gidiyorsunuz denmedi.
15 Eylül 1920’de resmen kovalamaya başlandı: Ankara hükümeti, “askeri ve siyasi” gerekçeyle, [işgal bölgesine sınır vilayetler] Bolu, Geyve, Bilecik, Eskişehir, Kütahya, Afyonkarahisar, Denizli, Burdur ve Isparta’da bulunan Rum ve Ermenilerden “şimdilik 20-40 yaşında bulunan erkeklerin” sevkini kararlaştırmıştır.[19] Sevkin nereye yapılacağı belirtilmemiştir.
Denizli örneğinde olduğu gibi kararname öncesinde de yerel birimler harekete geçmiş, Hıristiyanlar kovalanmış olabilir.
5 Haziran 1920’de Kuva-yı Milliye Reisi Müftü Ahmet Hulusi, Demirci Mehmed Efe’ye çektiği telgrafla Denizli’deki Rum erkeklerin içeriye sevkini [kovalanmasını] istemiştir. Denizli mutasarrıf vekili, kadı ve Askerlik Dairesi Reisi Albay Tevfik, sürgüne karşı çıkmıştır. Demirci Mehmed’le sürgüne karşı çıkanlar arasındaki gerilim sonrasında Albay Tevfik dâhil 68 kişi öldürülmüştür. Konu TBMM’de görüşülmüş, sonunda kapatılmış ve Demirci’ye maaş bağlanmıştır.Demirci’nin adamları sadece Denizli’de değil, Isparta ve Burdur’da da Rumları yerinden-yurdundan kovalamıştır.[20]
Anlaşıldığı üzere Denizli’de müftünün icrasına resmi onay, Bakanlar Kurulu’nun 15 Eylül 1920 tarihli kararıyla verilmiştir.
1921 Şubat başında Bilecik’te cepheye yakın yerlerdeki Hıristiyanların hepsi ‘geriye’ sevk edilmiştir.[21] Nereye? Cevap yok.
1921 Nisan’da İnönü’de savaş kazanıldıktan sonra Garp Cephesi Kumandanı İsmet’in şifresiyle, Söğüt, İnegöl, Beyşehir, Bilecik ve Eskişehir’deki tüm Hıristiyanların “geri bölgelere” sürülmesi ve köylerine İslam ahalinin yerleştirilmesi önerilmiştir.[22]
Gereği yapılmaz mı?
11 Mayıs 1921’de Batı Cephesi’nden (Afyon, Kütahya, Eskişehir’le Bilecik) ve Cenup Cephesi’nden (Konya, Karaman, Ereğli) 18-50 yaş arasındaki Hıristiyan erkeklerin Elaziz’e ve Sivas’a sevki kararlaştırılmıştır.[23] Garp Cephesi Kumandanlığı da sürgünün nasıl yapılacağının talimatnamesini hazırlamıştır.[24]
İlk kez, sürgün mahali Elaziz ve Sivas olarak yazılmıştır. Peki, bu tarihe kadar sürülenler nereye gönderilmiştir?
Hıristiyanlar Batı’dan Sivas’a sürülürken, Sivas’ın Zara kazasında 15 Rum köyü halkı da Giresun’un Kırık nahiyesine sevk edilmiştir.[25]
28 Haziran 1921’de hedef, Muğla, Aydın, Burdur ve Silifke’dir: 18-50 yaşları arasında eli silah tutan Hıristiyanlar, Elaziz’e ve Sivas’a gönderilecektir.[26]
Bölgenin temizlenmesi ve gerekli lojistiğin sağlanması sonrasında Ağustos 1922’de Türk Ordusu’nun harekâtıyla Eskişehir 2 Eylül’de ve İzmir 9 Eylül’de işgalden kurtarılmıştır.
Sırada vatandaş Rumlar ve Ermeniler vardır.
İki hafta sonra Eskişehir’in Hıristiyanlardan temizlenmesinde neler yaşandığını Hakimiyet-i Milliye gazetesinden okuyoruz:
“Yavaş yavaş baş gösteren korku, yerini paniğe bıraktı. Üç gün zarfında Rum ve Ermeniler, mevkilerini terk ettiler, hepsi gitti ve kalmak isteyenler cebren sevk edildi. […] İnsan sürüleri acıklı bir surette yekdiğeri üzerine yığılıyordu. Haykırışlar, çığırışlar, kadın, çocuk, ihtiyar, hasta ve sakatların bağırışına karışıyordu.”[27]
İzmir yakıldıktan sonra da 19 Eylül 1922’de Genelkurmay Başkanı Fevzi’nin [Çakmak], TBMM’ye gönderdiği rapordan öğreniyoruz ki o tarihte bile Hıristiyanlar sahile kovalanmaktadır.[28]
İşgal bitmiştir, ama vatandaş Hıristiyanların çilesi bitmemiştir!
3- Kuzeyde vatandaş Rumlar ve diğerleri
Kuzey; güney ve batı gibi işgal edilmemiştir.
Kuzeyde neler yapıldığına kısaca değineceğim; seferber edilen Merkez Ordusu’dur.
Kuzeyde vatandaş Pontos Rumlarına yönelik harekâtı, Merkez Ordusu planlamış ve yapmıştır.
Merkez Ordusu, Koçgiri ve Pontos harekâtı için 9 Aralık 1920’de kurulmuş ve görevini tamamladıktan sonra 25 Şubat 1922’de varlığına son verilmiştir.
Merkez Ordusu Kumandanı Sakallı Nureddin, Ocak 1921’de ayağını Koçgiri’ye ve Pontos’a basmadan, ne yapacağını iki genelgeyle açıklamıştır.[29] Daha sonra Kumandan Nureddin, hükümetin verdiği görevi yaptığını söylemiştir.[30]
Koçgiri ilk ve Mayıs 1921’den itibaren Pontos ikinci hedef sahasıdır. Karadeniz, devlet kararıyla savaş bölgesidir.
Harekâtta, Merkez Ordusu denetiminde Topal Osman Çetesi gibi çeteler de kullanılmıştır.
Hatta 19 Ocak 1922 tarihli kanunla, 45-50 asker katili Katil İlyas Çetesi de “Karadeniz’de Rumları vurmak” koşuluyla affedilmiştir.[31]
Stefanos Yerasimos’a göre Karadeniz, Sivas ve Kastamonu dâhil bölgenin toplam Rum nüfusu 450 bin olup, bunun ancak 22 bini mübadele anlaşması sonrasında Yunanistan’a gitmiştir.[32]
Peki, 430 bin Karadenizli Rum’a ne oldu?
Nüfusun yüzde 20’sine ne oldu?
1895-1896’da temellendirilen Anadolu’nun İslamlaştırılması politiğinde 1922’de sona yaklaşılmıştı.
30 Ocak 1923’te de Türkiye-Yunanistan Mübadele Sözleşmesi imzalandı. Aslında bu, Rumların Anadolu’dan temizlendiğinin onayıydı. Çünkü 1,2 milyon Rum mübadilin ancak 112 bini imza sonrasında gitmiştir.[33]
Anadolu sadece Rumlardan değil, diğer Hıristiyan milletlerden de temizlenmişti. Rakamlarla sabittir, 1914’te Hıristiyan nüfusun toplamda yüzde 20 olan payı, 1927’de yüzde 2,8’e gerilemiştir.[34] Bu pay, tasfiye politiğine devam edildiği için bugün binde bir kaçtır.
Demografik yapıdaki yüzde 20’ye ne mi olmuştur?
Bir kısmı öl(dürül)müştür!
Bir kısmı kovalanmıştır!
Kalan da Sünni İslamlaş(tırıl)mıştır (ve Türkleştirilmiştir)!
Ve iktisadi yapıdaki malı-mülkü de transfer edilerek Türkleştirilmiştir!
Demografik ve iktisadi (ve kültürel) yapıdan tasfiye, soyu kırmak değilse nedir?
NOTLAR
[1] Fahri Belen, Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi 1914 Yılı Hareketleri, Genelkurmay Basımevi, Ankara-1964, s. 47-8; İsmet Görgülü, On Yıllık Harbin Kadrosu, 1912-1922, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara-2014, s. 65.
[2] Maliye Nazırı Cavid’in beyanatı, MMZC, devre: III, cilt: 2, sene: 4, 21.2.1918, s. 416-438 ve MAZC, devre: III, cilt: 1, sene: 4, 2.3.1918, s. 527-544.
[3] Lozan Barış Konferansı, tutanaklar-belgeler, çeviren: Seha. L. Meray, cilt: 1, Yapı Kredi Yayınları, 2. baskı, İstanbul-2001, 22 ve 23 Kasım 1922 tarihli oturum, s. 29, 33, 43, 46; Halil Menteşe’nin Anıları, Hürriyet Vakfı Yayınları, İstanbul-1986, s. 220-221; Celâl Bayar, Ben De Yazdım, Millî Mücadeleye Gidiş, cilt: 4, Sabah Gazetesi Kitapları, İstanbul-1997, s. 162-166; Henry Morgenthau, Büyükelçi Morgenthau’nun Öyküsü, Çeviren: Attila Tuygan, Belge Yayınları, İstanbul-2005, s. 203-204; Ali Fethi (Okyar), Türk Parlamento Tarihi, TBMM I. Dönem (1919-1923), cilt: 3, TBMM Vakfı Yayınları, Ankara, s. 502-504.
[4] BOA, DH.ŞFR, 44/200, 24 Ağustos 1330/6 Eylül 1914.
[5] TBMM’nin 30.10.1922 tarih ve 307 sayılı Osmanlı İmparatorluğunun İnkıraz Bulup [bittiği] Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti Teşekkül Ettiğine Dair Kararı, TBMM ZC, devre: I, cilt: 24, 30.10.1922, s. 292-298 ve DÜSTUR, 3. Tertip, cilt: 3, Milliyet Matbaası, İstanbul-1929, s. 149.
[6] Çiğdem Kılıçoğlu Cihangir’in makalesi, Yunan Arşiv Kaynaklarında İşgal Eskişehir’i, Mehmet Ö. Alkan-Ayşe Ozil (editörler), Tarih Vakfı, İstanbul-2022, s. 65-89.
[7] Sabahattin Selek, Millî Mücadele, cilt: 2, 2. baskı, Örgün Yayınları, İstanbul-1982, Ek-19.
[8] ATASE, aktaran Mehmet Ö. Alkan, Kurtuluş Savaşı’nda Adana ve Adana’nın Kurtuluşu Belgeler, Tarih Vakfı, İstanbul-2022, s. 112-118, 120; BOA, aktaran Suavi Aydın, Adana Milli Mücadelesi, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul-2022, s. 29-30.
[9] BOA-Katalog, DH.ŞFR, 94/13, 1.12.1918.
[10] Takvim-i Vekayi, 12 Kânun-u Sani 1336/12 Ocak 1920, no: 3747’den aktaran, DÜSTUR, 2. Tertip, cilt: 11, İstanbul-1928, s. 553-561.
[11] TBMM’nin 14 Eylül 1338/1922 tarih ve 284 sayılı kararı, DÜSTUR, 3. Tertip, cilt: 3, 2. basılış, Ankara-1953, s. 82.
[12] 15 Nisan 1339/1923 tarih ve 333 sayılı kanun, DÜSTUR, 3. Tertip, cilt: 4, 2. basılış, Ankara-1953, s. 65-67; TBMM ZC, devre: I cilt: 29-15 Nisan ve 16 Nisan 1339/1923, s. 159-175 ve 199 ve Fihrist-s. 4.
[13] 25.1.1920’de Mustafa Kemal’in Sivas, Diyarbakır, Ankara ve Konya’daki kolordulara talimatı, Türk İstiklal Harbi IV’üncü Cilt Güney Cephesi, Genelkurmay-ATASE, Ankara-2009, s. 318.
[14] Kemal Çelik, Millî Mücadele’de Adana ve Havalisi (1918-1922), Türk Tarih Kurumu, Ankara-1999, s. 476-478; ATASE, aktaran Türk İstiklal Harbi IV’üncü Cilt Güney Cephesi, s. 279-280; İsmail Sosyal, Türkiye’nin Siyasal Andlaşmaları, cilt: 1 (1920-1945), 3. baskı, Türk Tarih Kurumu, Ankara-2000, s. 50-52.
[15] Alptekin Müderrisoğlu, Kurtuluş Savaşının Mali Kaynakları, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara-1990, s. 508, 510, 555; Kâzım Özalp, Millî Mücadele, 1919-1922, cilt: 1, Türk Tarih Kurumu, Ankara-1998, s. 220-221; Fikret Ünal, Muzaffer Tıraş, Zafer Kükrer, 1920-1929 Bütçe Kanunları, Başbakanlık Basımevi, Ankara-1979, s. 19.
[16] Hüsamettin Ertürk, İki Devrin Perde Arkası, Samih Nafiz Tansu (hazırlayan), Ararat Yayınevi, 3. baskı, İstanbul-1969, s. 7, 123-125, 206, 233, 374, 493, 517.
[17] Suavi Aydın, age, s. 174.
[18] Türk İstiklal Harbi IV’üncü Cilt Güney Cephesi, s. 320.
[19] 13 [15].9.1920 tarih ve 215 sayılı kararname, BCA: 30.18.1.1/K: 1, D: 11, S: 17.
[20] Cengiz Mutlu, Mütareke Döneminde Rum Nüfus Hareketleri (1918-1922), Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara-2004, s. 284-289; Bilal Yıldız, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Yıl: 2013/2, sayı:18, s. 157-181.
[21] 9.2.1921 tarih ve 657 sayılı kararname, BCA: 30.18.1.1/K: 2, D: 35, S: 3.
[22] ATASE, aktaran Kemal Yakut, Eskişehir’in Kurtuluşu, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul-2023, s. 68-73.
[23] 11.5.1921 tarih ve 839 sayılı kararname, BCA: 30.18.1.1/K: 3, D: 19, S: 7.
[24] 20.5.1921’de, ATASE, aktaran Kemal Yakut, Eskişehir’in Kurtuluşu, s. 80-83.
[25] 29.5.1921 tarih ve 924 sayılı kararname, BCA: 30.18.1.1/K: 3, D: 23, S: 15.
[26] 28.6.1921 tarih ve 979 sayılı kararname, BCA: 30.18.1.1/K: 3, D: 26, S: 10.
[27] Hakimiyet-i Milliye, ‘Eskişehir Mezalimine Ait Bir Mektup’ başlıklı yazı, 18.9.1922, ATASE, aktaran Kemal Yakut, Eskişehir’in Kurtuluşu, s. 600, abç.
[28] Genelkurmay Başkanı Fevzi’nin [Çakmak] TBMM’ye gönderdiği 19.9.1922 tarihli harp raporu, ATASE, aktaran Kemal Yakut, Eskişehir’in Kurtuluşu, s. 566-567.
[29] Koçgiri Tahkikat Heyeti Raporu, aktaran Dilek Kızıldağ Soileau, Koçgiri İsyanı Sosyo-Tarihsel Bir Analiz, İletişim Yayınları, İstanbul-2017, s. 191-192; Merkez Ordusu Kumandanı Nureddin’in 12.1.1921 tarihli ve 2082 sayılı genelgesi, aktaran Pontus Meselesi, Dr. Yılmaz Kurt (hazırlayan), TBMM Hükümeti Matbuat Müdiriyet-i Umumisi 1338 (1922), TBMM Basımevi, Ankara-1995, s. 398-399.
[30] Koçgiri Tahkikat Heyeti Raporu, aktaran Dilek Kızıldağ Soileau, age, s. 291-293; TBMM GCZ, cilt: 2, 22.11.1337/1921, s. 434-436.
[31] 19 Ocak 1922 tarih ve 183 sayılı Tecili Takibat Hakkında Kanun, TBMM ZC, devre: 1, cilt: 16, 12 ve 19 ve 21.1.1922, s. 31-34, 92, 111-112 ve Fihrist-s. 3; TBMM GCZ, cilt: 2, 11.8.1921 ve 4.10.1921 ve 19.1.1922, s. 215-217, 263-264, 635-643; Hamdi Ertuna, Türk İstiklâl Harbi, VI’ncı cilt, İstiklâl Harbinde Ayaklanmalar (1919-1921), Genelkurmay Basımevi, Ankara-1974, s. 170-176.
[32] Stefanos Yerasimos, ‘Pontus Meselesi (1912-1923)’ makalesi, Toplum ve Bilim içinde Güz 1988-Kış 1989, sayı: 43-44, s. 68; Nüfus İşleri Genel Müdürlüğü’nün 10 yıllık Çalışma Raporu (1933), s. 1-2 ve İlişik sayı 8: Vilâyet dahilinde mübadeleye tabi elyevm mevcut Rum miktarı, BCA: 30.10/K: 124, D: 885, S: 4.
[33] Nüfus İşleri Genel Müdürlüğü’nün 10 yıllık Çalışma Raporu (1933), s. 1-2 ve İlişik sayı 8: Vilâyet dahilinde mübadeleye tabi elyevm mevcut Rum miktarı, BCA: 30.10/K: 124, D: 885, S: 4; TBMM ZC, devre: 3, cilt: 26, 19.3.1931, s. 60-67 ve zabıt sonundaki 92 no’lu raporda s. 4, 9.
[34] Kemal H. Karpat, Osmanlı Nüfusu (1830-1914), çeviren: Bahar Tırnakcı, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul-2003, s. 208-227; Umumi Nüfus Tahriri (1927), Fasikül 1, İstatistik Umum Müdürlüğü, Ankara-1929, s. xvıı, lx.
[35] Nüfus İşleri Genel Müdürlüğü’nün 10 yıllık Çalışma Raporu (1933), s. 1-2 ve İlişik sayı 8: Vilâyet dahilinde mübadeleye tabi elyevm mevcut Rum miktarı, BCA: 30.10/K: 124, D: 885, S: 4; TBMM ZC, devre: 3, cilt: 26, 19.3.1931, s. 60-67 ve zabıt sonundaki 92 no’lu raporda s. 4, 9.
[36] Kemal H. Karpat, Osmanlı Nüfusu (1830-1914), çeviren: Bahar Tırnakcı, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul-2003, s. 208-227; Umumi Nüfus Tahriri (1927), Fasikül 1, İstatistik Umum Müdürlüğü, Ankara-1929, s. xvıı, lx.
