Close Menu
Siyasi HaberSiyasi Haber

    Subscribe to Updates

    Get the latest creative news from FooBar about art, design and business.

    What's Hot

    Dünyanın bütün halkları, NATO haydutluğuna karşı birleşelim! -1-

    2 Haziran 2026

    Bloomberg: Trump’tan Erdoğan’a “seçim bütçesi” desteği

    2 Haziran 2026

    Mutlak butlan krizi ve Kürt siyasetinin ilkesel tutumu

    1 Haziran 2026
    Facebook X (Twitter) Instagram
    Facebook X (Twitter) Instagram YouTube Bluesky
    Siyasi HaberSiyasi Haber
    • Güncel
      • Ekonomi
      • Politika
      • Dış Haberler
        • Dünya
      • Emek
      • Kadın
      • LGBTİ+
      • Gençlik
      • Ekoloji ve Kent
      • Haklar ve özgürlükler
        • Halklar ve İnançlar
        • Göçmen
        • Çocuk
        • Engelli Hakları
      • Yaşam
        • Eğitim
        • Sağlık
        • Kültür Sanat
        • Bilim Teknoloji
    • Yazılar

      Dünyanın bütün halkları, NATO haydutluğuna karşı birleşelim! -1-

      2 Haziran 2026

      Mutlak butlan krizi ve Kürt siyasetinin ilkesel tutumu

      1 Haziran 2026

      11 ayın Onur’u hoş geldin

      1 Haziran 2026

      Gezi yaşıyor

      30 Mayıs 2026

      Cumhuriyet her zaman antidemokratikti ama…

      30 Mayıs 2026
    • Seçtiklerimiz

      Butlan neyi örtüyor?

      1 Haziran 2026

      Küresel Haklar Endeksi 2026: Türkiye işçiler için en kötü 10 ülke arasında

      1 Haziran 2026

      Hiyerarşi yönetimi olarak emperyalizm

      31 Mayıs 2026

      ‘CHP’ye operasyon yüz yıllık demokratik birikimin tasfiyesine yöneliktir’

      25 Mayıs 2026

      Tukidides Tuzağı’ndan kaçarken İran ve Küba’ya çarpmak!

      17 Mayıs 2026
    • Röportaj/Söyleşiler

      “Avrupa savaşa hazırlanıyor”

      28 Mayıs 2026

      Şampiyonluk sevinciyle yurttaşlara forma dağıttı, ırkçıların hedefi oldu

      4 Mayıs 2026

      Hatimoğulları: Süreç, siyasi partilerin gündelik siyasetteki çıkarlarına kurban edilemez

      2 Mayıs 2026

      Av. Sevda Karataş: Zulüm varsa direniş de var!

      21 Nisan 2026

      ABD-İran savaşı içeride baskı bahanesi

      7 Nisan 2026
    • Dosyalar
      • “Süreç” ve Sol
      • 30 Mart Kızıldere Direnişi
      • 8 Mart Dünya Kadınlar Günü 2022
      • AKP-MHP iktidar blokunun Kürt politikası
      • Cumhurbaşkanlığı Seçimleri
      • Ekim Devrimi 103 yaşında!
      • Endüstri 4.0 üzerine yazılar
      • HDK-HDP Tartışmaları
      • Kaypakkaya’nın tarihsel mirası
      • Ölümünün 69. yılında Josef Stalin
      • Mustafa Kahya’nın anısına
    • Çeviriler
    • Arşiv
    Siyasi HaberSiyasi Haber
    Anasayfa » Dünyanın bütün halkları, NATO haydutluğuna karşı birleşelim! -1-

    Dünyanın bütün halkları, NATO haydutluğuna karşı birleşelim! -1-

    HELİN ENGİN, UMUR TUĞRUL ÖZBEK, BURHAN KAAN SOMUNCU yazdı: Emperyalizm, parasını alamayan her işçiyle ve susturulan her öğrenciyle nefes alan bir sistem. Bizler ise bu düzenin karşısında barikat kuranların, meydanları dolduranların mirasını taşıyoruz. Biz bu kavgayı Denizlerden, Mahirlerden ve İbrahimlerden öğrendik. Kampüslerden yükselen her boykot çağrısı, fabrikalarda örgütlenen her grev, tarlalarda büyüyen her itiraz aynı zincirin halkalarıdır; Dolmabahçe’de körüklenen aynı kıvılcımın yangınıdır.
    H.Engin-U.T.Özbek-B.K.Somuncu2 Haziran 2026
    Facebook Twitter Pinterest LinkedIn WhatsApp Reddit Tumblr Email
    Share
    Facebook Twitter LinkedIn Pinterest Email

    1- “Ebedi barış”tan sürekli savaşa

    1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılışı ve akabinde Sovyetler Birliği’nin tasfiyesiyle Soğuk Savaş noktalanmış, dünya yeni bir döneme girmişti. Fukuyama’nın ilan ettiği “tarihin sonu” liberal demokrasinin nihai galibiyeti olarak sunuldu ve emperyalist kapitalizmin merkezleri belki de insanlık tarihinin en olağanüstü zafer sarhoşluğunu yaşıyordu. Kantçı “ebedi barış” anlayışının modern bir yorumuna dayanan bu yeni temellendirmeye göre artık savaş, küresel serbest piyasaya entegre olmuş ülkeler arasında arkaik bir pratikti. Oysa Lenin, 1916’da kapitalizmin emperyalizm aşamasında paylaşım savaşlarının kaçınılmaz olduğunu kanıtlamıştı, nitekim tarih boyunca görülmemiş yoğunlukta bir küreselleşmenin ortasında 1914 yılında Birinci Paylaşım Savaşı patlak vermişti.

    Lenin’in “finans kapital” çözümlemesi bu noktada belirleyicidir. Banka sermayesi ve sanayi sermayesinin iç içe geçmesiyle oluşan finans kapital, ulusal sınırları aşarak küresel ölçekte faaliyet gösteriyordu; ancak bu küreselleşme, rekabeti keskinleştirmekle kalmıyor, onu büyük devletler arası düzleme taşıyordu. Güçlü devletlerin zayıf devletler üzerinde baskı kurması, sömürge ya da yarı-sömürge bölgelerden kaynak çekme yarışı, kaçınılmaz biçimde büyük devletler arası silahlı çatışmayı besleyen bir dinamik oldu.

    Yugoslavya’nın çözülme sürecinde NATO’nun üstlendiği rol bu açıdan son derece açıklayıcıdır. 1999 Kosova müdahalesi, BM Güvenlik Konseyi’nin onayı alınmadan gerçekleştirilen bir askeri operasyondu; ancak “insani müdahale” söylemiyle meşrulaştırıldı. Komünizmin yayılmasını engelleme ve küresel kapitalizmin koruyucusu rolüyle ortaya çıkan NATO SSCB’nin yıkılışının ardından, bu fonksiyonunu kaybedince kendisine “insani müdahale, demokrasiyi ve barışı koruma” adı altında yeni bir saldırganlık görevi verdi.

    Lenin’in kavramsal çerçevesi bu dönüşümü şaşırtıcı bir berraklıkla öngörmüştü. Emperyalizm, Lenin’in analizinde, mali sermayenin yayılma ihtiyacından doğan bir siyasi-ekonomik sistemdi. Bu sistem, görünümünü ne kadar insani ya da medenileştirici bir söylemle gizlerse gizlesin, özünde mali sermaye tekelinde şekillenen mali oligarşiden doğru “zor”un daha sofistike bir biçim kazanması demekti. “Demokrasi götürme” retoriği bu zorun ideolojik giysisiydi; SSCB’nin müttefikleriyle birlikte çökmesi ve ÇHC’nin dünya kapitalist pazarına entegre olmasıyla birlikte NATO’nun ve onun patronu ABD emperyalizminin saldırgan yüzü, çıkardığı savaşlarla apaçık bir biçimde ortaya çıktı.

    ***

    Neoliberalizm, 1970’lerde ortalama kâr oranlarındaki istikrarlı düşüş eğilimini tersine çevirmek için üretilmiş yeni bir sermaye birikim sistemi/programı idi. Batı’da Thatcher ve Reagan iktidarlarının damga vurduğu bu dönemde sermayenin yeniden yapılanması için, önündeki tüm engeller -ulusal kalkınmacı politikalar, refah devleti, işçi sınıfının o zamana kadar kazandığı bütün haklar ve çalışma alanındaki reformlar- kaldırılmalıydı. Ancak işçi sınıfına karşı, ideolojik, politik, örgütsel saldırıya geçmek, işçi sınıfının iç dayanışmasını kırmak ve ucuz işgücü yaratmak üzere geleneksel tarımın küresel düzeyde yıkılmasıyla köylülerin kente göçertilmesi sonucu anormal bir yedek işçi ordusu yaratılması olarak demografik bir saldırı olan bu projeyi sadece bir ekonomik politika değişikliği olarak da okumak oldukça yanlış olacaktır.

    Tarihsel olarak, Şili’de Pinochet darbesiyle ülkeye giren “serbest piyasa” belki de en sembolik olanıdır. Friedman’ın Chicago ekolünün öğrencisi ekonomistler ülkede fiyat serbestisi reformları kaleme alırken, stadyumlar işkencehanelere dönüştürülmüştü.

    Şili’de faşist diktatörlük eliyle kurulan bu kanlı laboratuvar, Ortadoğu coğrafyasında da sömürgeci karakollar ve emperyalist müdahaleler eliyle çok daha köklü, yıkıcı ve kesintisiz bir biçimde işletilmiştir. 1949 mütareke anlaşmalarının ardından, Filistin halkının kitlesel olarak mülksüzleştirilmesi (Nakba) üzerine inşa edilen Siyonist rejim, bölgede sadece yerel bir sömürgecilik biçimi olarak kalmamış; Batı emperyalizminin Ortadoğu’daki en büyük askeri-politik ileri karakolu olarak konumlandırılmıştır. Tıpkı Latin Amerika’da ulusal kalkınmacı ya da sosyalist alternatiflerin kanla bastırılması gibi, Ortadoğu’da da 1949-1990 dönemi, kapitalist küreselleşmenin ve militarizmin bölgeyi ehlileştirme, pazarlaştırma ve sömürgeleştirme tarihidir.

    Özellikle 1967 işgaliyle birlikte Filistin topraklarının tamamen boyunduruk altına alınması, metinde bahsedilen “yedek işçi ordusu” yaratma stratejisinin en vahşi laboratuvarlarından biri olmuştur. Toprakları gasp edilen, geleneksel tarım üretiminden koparılan ve mülksüzleştirilen yüz binlerce Filistinli, İsrail kapitalizminin çeperlerinde en ağır koşullarda, güvencesiz ve sendikasız çalıştırılan ucuz işgücü havuzuna dönüştürülmüştür. Dolayısıyla Siyonist işgal, sadece askeri bir yayılmacılık değil; aynı zamanda Filistin halkının emeğini ve coğrafyasını sermaye birikim sürecine vahşice eklemleyen yapısal bir transformasyon projesidir.

    Küresel neoliberal taarruzun olgunlaştığı 1970’ler ve 1980’ler, Ortadoğu’da da Filistin direnişinin ve bölgedeki devrimci dinamiklerin fiziksel olarak tasfiye edilme operasyonlarına sahne olmuştur. Şili’deki işkencehanelerin bir benzeri; Ürdün’deki Kara Eylül (1970) katliamlarından Lübnan’ın işgaline, Tel el-Zaatar’dan 1982 Sabra ve Şatila katliamlarına kadar tüm bölgede emperyalizm ve yerli işbirlikçileri eliyle kurulmuştur. Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) şahsında somutlaşan anti-emperyalist ve ulusal kurtuluşçu direnç odağı, Reagan dönemi militarizminin ve onun bölgesel ortağının “terörle mücadele” konsepti altında boğulmak istenmiştir. Buradaki esas amaç, bölge halklarının kolektif dayanışma ağlarını parçalamak ve Camp David (1978) süreciyle başlayan teslimiyetçi hat üzerinden tüm Ortadoğu’yu Washington eksenli yeni dünya düzenine entegre etmekti.

    Ancak, Şili’den Filistin’e uzanan bu kurumsal şiddet ve rızasız hegemonya dalgası, 1987’de patlak veren Birinci İntifada (Taş Devrimi) ile tarihsel bir duvara çarpmıştır. İntifada, sadece askeri işgale karşı bir öfke patlaması değil; aynı zamanda Filistin halkını sömürgeci pazarın kölesi, ucuz işgücü ve mülksüzleştirilmiş tebaası yapmaya çalışan o neoliberal-militarist akla karşı tabandan gelişen, komünal dayanışmaya dayalı bir halk ayaklanmasıdır. 1990’ların eşiğine gelindiğinde Filistin direnişi; tanklara, kurşunlara ve emperyalist kuşatmalara karşı taşla, barikatla ve genel grevlerle direnerek, sermayenin ve silah baronlarının Ortadoğu’ya biçtiği kölelik gömleğini yırtıp atmanın tarihsel manifestosu olmuştur.

    1990’lar boyunca NATO, üstlendiği askeri rolün ötesine geçerek neoliberal küreselleşmenin silahlı koordinatörü ve siyasal güvencesi olarak işlev gördü. Bu dönemde kapitalizm, küresel düzeyde düşen kâr oranlarını yeniden yükseltmek adına yapısal bir saldırı dalgası başlatmıştı. Sermaye ihracının önündeki engelleri kaldırarak güvencesiz ve ucuz işgücüne engelsizce ulaşmayı hedefleyen bu neoliberal proses; çevre ülkelerde geleneksel tarımın çökertilmesini, mülksüzleşen milyonlarca köylünün kentlere göç ettirilmesini ve böylece devasa bir yedek işgücü ordusu yaratılmasını şart koşuyordu. Bu dönüşüme eşlik eden sınıfsal örgütlenmelerin, sendikal hakların ve kamusal koruma mekanizmalarının tasfiyesi için ise vahşi bir ideolojik-politik taarruz yürütüldü; bu taarruz, açık diktatörlüklerin kurulmasına varan askeri darbelerle tahkim edildi. Sonuçta; ideolojik, politik ve örgütsel olarak savunmasız bırakılan ve kendi içinde rekabete sürüklenen işçi sınıfı, “esnek çalışma” adı altında yeni bir kölelik rejimine mahkum edilerek sermayenin kâr oranları yukarı çekildi. İşçi sınıfının bugün hâlâ sonuçlarından kurtulamadığı bu can alıcı sömürü mekanizması, militarizmin ve “şiddetin taşeronlaştırılması” sürecinin de zeminini oluşturdu. Nitekim devletin şiddet tekelinin yanı sıra Blackwater gibi özel askeri şirketlere devredilerek savaşın kendisi devasa bir pazar alanına dönüştürüldü. David Harvey’in “mülksüzleştirme yoluyla birikim” olarak tanımladığı bu yeni safhada NATO; kâr maksimizasyonu için “sürekli tehdit” üreten bu güvenlik sektörünün hamisi olmuş, Ortadoğu ve Afrika’daki enerji koridorlarının, stratejik hammadde yataklarının ve bakir yerel pazarların uluslararası finans kapitale zorla açılmasında yerli ulusal dirençleri kıran temel bir “zor aygıtı” olarak işlev görmüştür.

    ***

    Eylül 2008’de Lehman Brothers’ın iflasıyla başlayan küresel sermaye ve finans krizi bütün dünyayı sarstı; neoliberalizmin “barış ve yeni düzen” anlatısı tamamen sarsılmıştı. Kriz, “Washington Konsensüsü”nün evrensel geçerlilik iddiasını yerle bir ederken, Batılı merkezlerdeki refah devleti söylemi yerini sert kemer sıkma (austerity) politikalarına bıraktı. Sistemin rıza üretme kapasitesi daraldıkça, hegemonyanın ekonomik araçlarının yerini giderek daha fazla askeri ve güvenlik odaklı araçlar almaya başladı. Bu ekonomik türbülans, ABD hegemonyasının mutlak üstünlüğünün sorgulandığı, Rusya’nın jeopolitik bir aktör olarak geri döndüğü ve Çin’in küresel üretim merkezine dönüştüğü çok kutuplu bir konjonktürü tetikledi. Lenin’in “dünyanın paylaşımı tamamlanmıştır, kâr oranları değiştiğinde yeniden paylaşım için savaş kaçınılmazdır” tespiti, 21. yüzyılın bu yeni safhasında yeniden güncellik kazandı.

    NATO’nun doğuya doğru genişleme stratejisi ve Baltık ülkelerinden eski Varşova Paktı üyelerine kadar uzanan askeri tahkimatı, bu “yeniden paylaşım” mantığının kurumsal ve silahlı bir yansımasıdır. Dışarıdaki bu militarist yayılma, içeride de toplumsal muhalefeti kontrol altına almayı hedefleyen bir otoriterleşme dalgasıyla el ele yürümektedir. Kemer sıkma politikalarının yarattığı yoksullaşmaya direnen halk kesimlerini dizginlemek amacıyla polis teşkilatları askeri ekipman ve taktiklerle donatılarak “ordulaştırılmış”, dijital teknolojileri toplumsal yaşamın kılcal damarlarına sızmıştır. Kapitalizm, içinden geçtiği uygarlık krizini aşma gayretiyle bir yandan ulusal ölçekte militarist bir güvenlik rejimini kalıcı bir yönetim biçimi haline getirirken, diğer yandan küresel jeopolitik çatışmaları derinleştirmektedir. Ne var ki, sermaye egemenliğini korumada şimdilik işlevsel olan bu militarist şiddet, neoliberalizmin iflası neticesinde ortaya çıkan yeni bir birikim modeli ihtiyacına yanıt üretememektedir. Nitekim 2008 krizi sonrası yapısal arayışa giren dünya oligarşisi, 4. Sanayi Devrimi odaklı yeni bir sermaye birikim modeli üzerinde egemenlik kurma yarışı içinde kendi iç rekabetini tırmandırmış ve dünyayı üçüncü bir paylaşım savaşının eşiğine getirmiştir.

    Neoliberalizmin bu yapısal iflası ve rıza üretemeyen hegemonyanın tamamen askeri araçlara yaslanması, militarizasyonun boyutlarını radikal bir düzleme taşımıştır. Derin bir medeniyet krizinin içerisine girmiş olan kapitalizm artık kemer sıkma ve şiddet yoluyla sermaye birikimini sağlayamayacak bir hale gelmiştir. Nitekim NATO’nun İspanya zirvesinde askeri bütçelerin GSYİH’nın %2’sinden %5’ine çıkarılması dayatması, bu kurumsal şiddetin ve yeni paylaşım dalgasının en somut ilanıdır. Ancak bu tırmanış, emperyalist blok içinde homojen bir ortaklık yaratmaktan uzaktır; aksine sistem, bizzat Washington’ın hırçınlığıyla derinleşen yapısal zaaflar barındırmaktadır. Trump’ın söylemlerinde somutlaşan; müttefiklerini askeri güçle tehdit etme, Grönland’ı istilaya veya Kanada’yı ilhaka kalkışacak ölçüde pervasız tehditler savurma eğilimi, ABD’nin NATO dışı tek taraflı operasyon arayışlarını ele vermektedir. Dahası ABD’nin, Ukrayna-Rusya savaşının mali ve askeri yükünü Avrupa’nın sırtına yıkarak transatlantik bağları gevşetmesi ve olası bir İran saldırısı karşısında Birleşik Krallık ile AB’nin bu operasyona destek vermekten kaçınması, ittifakı tarihinde ilk kez bu denli ciddi bir çözülme konjonktürüne itmektedir.

    Bu tek taraflı operasyon arayışları ve Washington merkezli hırçınlık, sadece Atlantik ittifakının iç çatlaklarında değil, küresel emperyalizmin tarihsel olarak hedef tahtasına koyduğu coğrafyalarda, özellikle de Latin Amerika ve Karayipler’de doğrudan birer asimetrik saldırı dalgası olarak tezahür etmektedir. Yakın dönemde Küba ve Venezuela’ya yönelik yoğunlaştırılarak devreye sokulan çok boyutlu operasyonlar, hegemonyasını rıza ile üretemeyen ABD emperyalizminin nasıl tam anlamıyla bir “haydut devlet” aygıtına dönüştüğünü ve çaresizliğini askeri-ekonomik terörle örtmeye çalıştığını en çıplak biçimde teşhir etmektedir.

    Küba’ya uygulanan ve onlarca yıldır süren canice abluka, son dönemde adanın enerji altyapısını felç etmeyi, halkı en temel insani gıdalardan ve tıbbi malzemelerden mahrum bırakarak toplumsal bir patlama yaratmayı amaçlayan radikal bir ekonomik ve siber terörizm aşamasına taşınmıştır. Washington’ın Küba’yı uydurma “terörü destekleyen ülkeler” listesinde tutmaya devam ederek uluslararası finans sisteminden tamamen izole etme çabası ve adanın meşru egemenliğini hedef alan hibrit operasyonları, konvansiyonel bir işgalin ötesinde bir halkın yaşam hakkına yönelmiş açık bir emperyalist haydutluktur. Bu saldırganlık, neoliberal iflasın getirdiği vahşetin, sosyalist bir iradeye diz çöktürme hırsıyla birleştiği sömürgeci bir hınç eylemidir.

    Aynı sömürgeci korsanlık mekanizması, Venezuela’da halkın iradesini ve coğrafyanın devasa yeraltı kaynaklarını gasp etmek adına paramiliter yapılar, siber sabotajlar ve doğrudan paralı asker sızdırmalarıyla tahkim edilmektedir. Ülkenin milyarlarca dolarlık ulusal varlığına gayrihukuki yollarla el koyan, petrol gelirlerini gasp eden ve meşru yönetimi gayrimeşru araçlarla devirmek için her fırsatta suikast ve darbe tezgahlayan ABD emperyalizmi, Monroe Doktrini’ni 21. yüzyılın kirli savaş konseptleriyle yeniden üretmektedir. Venezuela’ya yönelik bu operasyonlar, askeri aygıtın sadece sınırlar ötesine bomba yağdırmakla kalmayıp, bir ülkenin ekonomik damarlarını tıkayarak toplumu teslim almaya çalışan kurumsal bir şiddet dalgası olduğunu kanıtlamaktadır.

    Gerek Küba’yı karanlığa ve açlığa mahkum etmeye çalışan kuşatma politikaları, gerekse Venezuela’daki siber-paramiliter darbe mekanizmaları, çürüyen kapitalist sistemin artık hiçbir uluslararası hukuku, egemenlik hakkını ya da insani normu tanımadığının ilanıdır. Kendi medeniyet krizini yönetemeyen Washington, sömüremediği ve boyunduruk altına alamadığı her vahayı birer imha sahasına çevirmek istemektedir. Bu nedenle, Latin Amerika’daki bu emperyalist haydutluğu teşhir etmek, militarizmin ve sömürgeci şiddetin küresel çarkına karşı durmanın, halkların kendi kaderini tayin hakkını ve onurlu yaşam mücadelesini savunmanın kaçınılmaz bir gereğidir.

    ***

    Tam da bu yapısal tıkanıklık ve küresel savaş tamtamları karşısında, NATO’ya karşı alınacak tutumun teorik sınırları aşarak aktüel bir mücadele programına dönüşmesi kaçınılmazdır. Bugün küresel düzeyde NATO’ya karşı çıkış soyut bir barışseverliğin ötesinde, doğrudan emperyalist militarizme ve bu aygıtın can damarı olan ABD militarizmine karşı en geniş birleşik cepheden bir mücadele olarak formüle edilmek zorundadır. Çünkü NATO’yu geriletmek, küresel sermayenin silahlı şantaj şebekesini felç etmek anlamına gelmektedir.

    Bu mücadelenin en sıcak hatlarından biri ise hiç kuşkusuz Ortadoğu sahası ve TC’nin bu denklemdeki rolüdür. Türkiye egemenlerinin NATO karşısındaki tutumu; anti-emperyalist bir eksenden tamamen uzak, taktiksel pazarlıklara, bağımlılık ilişkilerine ve bölge halklarının kaderini masaya süren ikircikli bir pragmatizme dayanmaktadır. Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren emperyalist saldırganlığın ve bölgesel taşeronluk ilişkilerinin boşa çıkarılması, TC’nin NATO blokuyla olan göbek bağının teşhir edilmesini zorunlu kılar. Dolayısıyla dünyanın bütün halkları için güncel görev; NATO üslerinin kapatılması, askeri bütçelerin halkın kaynaklarından çalınmasının engellenmesi ve Ortadoğu’da emperyalizme karşı ezilen halkların birleşik direniş odağının yaratılmasıdır. NATO haydutluğuna karşı mücadele, militarizme karşı ödünsüz bir kavgadan geçmektedir.

    2- NATO’nun tarihsel genetiği: Gladio’dan genişlemeye

    Bundan 70 yıl öncesinde Lenin’in heyulası dolaşıyordu dünyayı, ne sınırlar kapatabiliyordu yolunu ne barikatlar ne de dikenli teller kanatabiliyordu kolunu. Asya’da ve Avrupa’da, Latin Amerika’da ve Afrika’da; siyah, esmer, beyaz, herkes tanıyordu onu. Ve güneşin ufku aydınlattığı anda, geceyle şafak arasında bir kızıl yıldız parıldıyordu. “Sosyalizmin heyulası, dünyayı adımlıyordu.”

    Bu yolculuk, limanda greve çıkan işçilerin, kampüsleri işgal eden öğrencilerin, sömürge zincirlerini kıran halkların ortak yürüyüşüydü. Sosyalizm artık yalnızca Hegel’in ters koyduğu masayı düzeltecek bir fikirden ibaret değildi, dünyanın alışılmış düzenini tersine çeviren tarihsel bir dalgaydı. Fabrika bacalarının isinden kararmış işçiler sadece ekmek talep etmiyordu, onlar yönetmek istiyordu; üniversite amfileri, gençlerin daha özgür, daha adil ve daha yaşanabilir bir dünya talebiyle sarsılıyordu: Çin’de milyonlar ayaklanırken dünyanın en büyük savaş makinesi Vietnam’ın pirinç tarlalarında yıpranıyordu. Küba’da başlayan hareket Bolivya’ya ulaşmış, dağlardan şehirlere umut taşıyordu. Paris’te barikat kuran öğrenciyle Havana’da nöbet tutan devrimci, İstanbul’da yürüyen gençlikle Hanoi’de direnen köylü aynı çağın çocuklarıydı. Onların öfkeleri bir avuç sermayedar için zenginlik, milyonlar için yoksulluk anlamına gelen bu düzenden besleniyordu.

    İşte emperyalizmin asıl korkusu buydu: Yirminci yüzyılda, emperyalizmin karşısında bütün kıtaları aşan bir devrim fikri yükseliyordu. Bu fikir, greve çıkan işçinin yumruğu, sömürge askerlerine karşı kazılan bir mevzi ve gençliğin üniversite duvarlarında yankılanan sloganlarıydı. Bir grev artık sadece bir fabrikanın meselesi değildi. Bir halk ayaklandığında dünyanın dört bir yanında gençlik sokaklara dökülüyordu. Dayanışma sınırları aşıyor, kızıl bayrak daha da, daha da yukarı çekiliyordu. Dünya halklarının düşmanı NATO, işte tam da bu korkunun bağrında doğdu. Bir “savunma ittifakı” denilen NATO, emperyalistlerin çökmekte olan sömürü düzeninin savunucusuydu.

    Dünyada yükselen sosyalist dalga, Batı’daki mali-oligarşi açısından sömürgelerden, ucuz emekten ve küresel paylaşım ilişkilerinden beslenen sermaye düzeninin sarsılması anlamına geliyordu. Çünkü halklar ayağa kalktıkça yalnızca hükümetler değişmiyordu, emperyalistlerin madenleri, petrol sahaları, limanları ve ticaret sahaları üzerindeki hâkimiyeti de tartışmalı hâle geliyordu. Bu sebeplerle CIA ve NATO öncülüğünde, görünürde olası Sovyet işgaline karşı savunmak için, aslında sosyalist hareketleri bastırmayı amaçlayan gizli kontrgerilla ağları örgütlendi. “Gladio” adıyla anılan bu yapı, Avrupa’dan Türkiye’ye kadar uzanan geniş bir coğrafyada yalnızca bir istihbarat operasyonu değildi, aynı zamanda emperyalist sistemin sigortası olarak çalışıyordu. Bombalı provokasyonlar, faili meçhul saldırılar, darbeler ve psikolojik savaş teknikleriyle toplumlara sürekli bir korku iklimini dayatan, yerel anti-komünist bileşenler ile işbirliği içerisindeki bu yapı, pogromlarla, işkencelerle ve katliamlarla 20. yüzyıla damgasını vurdu.

    Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla beraber emperyalistler, “tarihin sonunu” ilan ettiler ancak NATO dağılmadı, aksine “sermaye düzeninin askeri yayılma aracı” olma görevine layık bir şekilde gittikçe genişlemeye ve faaliyet alanını artırmaya devam etti. Polonya, Macaristan, Çekya gibi eski Sosyalist blok ülkelerinin NATO’ya katılmasıyla başlayan süreç, Baltıklardan Balkanlara kadar yayıldı ve NATO, Yugoslavya’dan Afganistan’a, Libya’dan Ukrayna’ya yeni savaşların çığırtkanı oldu. “Savunma” adı altındaki bu müdahaleler aslında emperyalizmin yeni yüzyıldaki askerî yapılanmasıydı. Bu dönemde ittifak, enerji hatları, jeopolitik koridorlar ve finansal istikrar üzerinden şekillenen daha geniş bir strateji ile hareket etmeye başladı. Yugoslavya’nın parçalanması ile Balkanlarda yeni bağımlılık ilişkileri oluşturulurken Afganistan’ın işgali ve Libya müdahalesi, enerji kaynaklarının kontrolü açısından önemliydi. Ukrayna-Rusya savaşı ise Avrupa ile Rusya arasındaki tarihsel gerilimi keskinleştiren bir cephe hâline geldi. Reel sosyalizmin çöküşüyle başlayan bu süreçte NATO, aynı zamanda ülkelerin silahlanma politikalarını besleyen ve savunma sanayisi üzerinde devasa bir sermaye birikimi yaratan bir mekanizmaya dönüştü. Askerî bütçelerin her geçen yıl artışı, kriz zamanlarında bile aynı “güvenlik” masalları ile meşrulaştırılırken oluşan yük, emekçi kitlelerin sırtına bindirildi. “İnsani müdahale”, “demokrasi götürmek” ve “terörle mücadele” gibi kavramlar, askerî operasyonların ideolojik çerçevesini oluşturan yeni söylemler olarak hayatımıza girdi ve pratik karşılıkları olarak artlarında yıkılmış kentler ve parçalanmış toplumlar bıraktı. Böylece NATO, “barış vaatleriyle” kurulan daha esnek ve küresel bir askerî müdahaleler sisteminin merkezine yerleşti.

    3- Savaşın ekonomi-politiği ve ekolojik yıkım

    Savaş sırasında olumsuz etkilenen tek grup savunma sanayisi vergileri altında ezilen halklar olmamıştır. Savaştan ve diktatörlerin krizinden sadece insanlar değil aynı zamanda insanlıktan önce var olan doğa ve hayvanlar da nasibini almıştır. Bu krizde giderek talan edilen, kirletilen, yıkıma uğrayan doğa ve bu doğada yaşayan canlılar; barış ortamı sağlansa bile kendi yakasını kurtaramamaktadır. Doğa, kirletilen kısımlarını yeniden onarmakta güçlük çekmektedir. Diktatörler başlatır savaşı, faturayı da savaşa doğrudan girmeyen giderek yoksullaşan halk ve bir kısmı yok edilmeye yüz tutmuş doğa öder. Bu noktada ekoloji mücadelesi daha da önem kazanır.

    Çünkü diktatörlerin ve onların arkasındaki silah tekellerinin bütçesi, halkın sofrasından, geleceğinden çalınanlarla doldurulur. Bir işçinin ömrünü vererek, bankalara otuz yıl borçlanarak alabildiği o küçücük evler, bir gecede emperyalistlerin ya da yerli işbirlikçilerinin bombalarıyla yerle bir olur. Savaş sanayisi baronları kârlarına kâr katarken, halkın payına düşen sadece daha fazla borç, daha fazla vergi ve yıkımdır. Devletlerin bütçeleri sosyal haklara, eğitime, sağlığa değil, NATO aygıtının ve egemenlerin bitmek bilmeyen savaş aygıtlarına akıtılır. Yoksul halklar her gün biraz daha borç batağına saplanırken, o bombaları üreten şirketler milyar dolarlık bilançolarını kutlar.

    Doğa ise bu kör açgözlülüğün en sessiz, en savunmasız ama en ağır darbe alan kurbanıdır. Mayınlanan topraklar, kimyasal atıklarla zehirlenen akarsular, jetlerin ve füzelerin yakıtlarıyla kararan gökyüzü, sadece savaş haritalarında birer koordinattan ibaret değildir. Orası, insanlıktan önce de orada olan, binlerce canlı türünün, kurdun, kuşun, börtü böceğin tek yuvasıdır. İnsanlar sığınaklara kaçabilir, göç edebilir; fakat bombanın düştüğü ormandaki hayvanın, zehirlenen nehirdeki balığın kaçacak hiçbir yeri yoktur.

    Tam da bu noktada, Efrîn’de yaşananlar savaşın ekonomi-politiğinin ve ekolojik yıkımının ne denli sınır tanımaz bir barbarlığa dönüşebileceğini gözler önüne sermektedir. Yüzyıllardır o toprakların hafızası, bereketi ve yaşam kaynağı olan zeytinlikler, işgalci çeteler ve paramiliter yapılar tarafından yağmalanmakta, köklerinden sökülerek çalınmaktadır. Bir halkın emeği ve coğrafyanın can damarı olan bu zeytinler, sınır ötesi pazarlarda satılarak diktatörlerin kirli savaş bütçelerine sermaye yapılmaktadır. Efrîn’deki zeytinliklerin çalınması ve katledilmesi, sadece ekonomik bir hırsızlık değil; bir halkın kimliğini, tarihini ve doğayla kurduğu köklü bağı yok etmeyi amaçlayan bilinçli bir sömürgeci eko-kırımdır.

    Buna karşın, egemenlerin sömürgeci ve yıkıcı aklına karşı Ortadoğu’nun bağrında filizlenen Rojava Ekoloji Devrimi, bu karanlığa karşı somut bir yaşam alternatifi sunmaktadır. Savaşın, ambargoların ve bombaların gölgesinde, kapitalist modernitenin doğa düşmanı döngüsünü kırmayı hedefleyen bu deneyim; komünal ekonomiyi, yerel meclisleri ve doğayla barışık bir toplumsal inşayı esas almaktadır. Militarizmin çölleştirdiği topraklara binlerce ağaç dikerek can suyu olan, biyoçeşitliliği korumayı ve komün yaşamı savunan bu ekolojik devrim, doğanın sömürülmesine karşı kolektif bir direnişin ve ekolojik bir yaşamın mümkün olduğunu tüm dünyaya kanıtlamaktadır.

    Savaş baronları masalarda el sıkışıp yapay barış antlaşmaları imzaladığında bile, o topraklar on yıllar boyunca zehir solumaya, ölmeye devam eder. Doğa, kirletilen, yakılan bağrını kendi döngüsü içinde yeniden onarmakta muazzam bir güçlük çeker. Bu yüzden militarizme ve NATO haydutluğuna karşı çıkmak, sadece siyasi bir saf tutuş değil; toprağın, suyun, kurdun ve kuşun yaşam hakkını savunma mücadelesidir.

    Bu yıkıcı, talancı ve barbar dil, gücünü aynı zamanda erkek egemen sistemin militarist yapısından alır. Diktatörlerin hırsı, savaşı körükleyen o kaba ve acımasız erkek diliyle beslenir. Savaş rejimi tahkim edildikçe toplumda şiddet normalleşir; evde kadına, sokakta hayvana, doğada ağaca yönelen saldırganlık egemenlerin ortak sopası haline gelir. Silahların gölgesinde en çok kadınlar yoksullaşır, en çok kadınlar ve çocuklar göç yollarında vahşete maruz kalır.

    Bu yüzden ekoloji mücadelesi gibi, kadınların barış mücadelesi de bu kirli çarkın dönmesini engelleyecek en büyük barikattır. Diktatörlerin krizlerine, onların yarattığı yoksulluğa ve doğa katliamına karşı yaşamı, barışı ve geleceği savunmak; bu faturayı ödemeyi reddeden halkların, kadınların ve doğanın ortak direnişiyle mümkündür.

    4- NATO haydutluğuna karşı birleşik cephe

    Türkiye de bu fırtınanın gözünde bulunuyor: “Gladio” yapılanmasının ortaya çıkışı, NATO’ya üyelik süreci ve Soğuk Savaş koşullarıyla birlikte şekillendi. Türkiye, emperyalistlerin İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında dünya halklarının düşmanı Amerika öncülüğünde kurulan anti-komünist güvenlik mimarisi içerisinde Sovyetler Birliği’ne karşı “ileri karakol” olarak konumlandırılmıştı. NATO ile benzer zamanda, Amerikan uydusu olan ülkelerde tefecilik yapmak amacıyla kurulan IMF de Türkiye’deki faaliyetlerine 1947 yılında başlamıştı. Truman Doktrini ile başlayan bağımlılık ilişkileri, Marshall yardımlarıyla ve IMF’den alınan borçlarla derinleşmiş; ülkenin ekonomisi, siyaseti ve ordusu emperyalist merkezlerle “iç içe geçirilmişti”. Borçlanmalar sebebiyle yaşanan krizlerin üzeri devalüasyonlarla örtülmeye çalışılsa da bu geçici çözümlerin faturası yine işçi sınıfına kesiliyordu. Fabrikalarda düşük ücretler, köylerde yoksulluk ve şehirlerde büyüyen eşitsizlik derinleşirken iktidarlar çözümü halkın ihtiyaçlarında değil emperyalist merkezlerle kurulan ilişkileri daha da tahkim etmekte arıyordu. Köylerden koparılan milyonlar, ucuz işgücü olarak şehirlere sürülürken Amerikan üsleri Anadolu’ya yayılıyordu. Bu sebeple NATO’ya giriş sadece siyasal bir tercih değildi, Türkiye’nin emperyalist sisteme eklemlenmesiydi. “Bağımsızlık”, komünizm tehdidi altında bastırılması gereken bir fikirden ibaretti.

    İşte bu sıkışmışlık içerisinde, emperyalizmin bileklerimize taktığı prangaları parçalayacak ateş bundan 58 sene önce, Sultanahmet’te, Alman Çeşmesi’nde, Nazım’ın türküsünü okuyan bir delikanlı tarafından yakıldı. Çeşmenin duvarları “Yankee, Go Home!” ve “Tam Bağımsız Türkiye” sloganlarını haykıran gençlerin gür sesiyle yankılanıyordu ve mermerde açılan çatlaklardan Vedat Demircioğlu’nun öfkesi sızıyordu. Bundan bir ay önce “bağımsız dış politika” sloganlarıyla meydanları adımlayan öğrenciler, “üniversite yönetiminin demokratikleşmesi, bilimsel ve parasız eğitim” talepleri etrafında İstanbul Üniversitesi’ni işgal etmişler, ardından hız kesmeden İstanbul’a demirleyen Amerikan donanmasını protesto etmek için toplanmışlardı. Alman Çeşmesi’nin etrafındaki kalabalık, Türkiye’nin kapitalist sistem içerisindeki konumlanışına dair bir itirazdı. Gençlerin karşı çıktığı, 6. Filo’nun İstanbul’un üzerine çöken gölgesini mümkün kılan, siyasal ve ekonomik bağımlılık ilişkileriydi. Türkiye’nin NATO’ya eklemlenmesiyle büyük sermaye çevreleri, ülkenin kaderini emperyalist merkezlerle ortaklaştıran bir düzen inşa etmişlerdi. Bu noktada “Tam Bağımsız Türkiye” söylemi de romantik bir milliyetçilikten ziyade Amerikan üsleri, ülkeyi dışa bağımlı hâle getiren ekonomi politikaları ve halkın iradesini baskılayan anti-demokratik uygulamaları ile NATO’nun yerli işbirlikçileri ile kurduğu düzenden yapısal bir kopuşu işaret ediyordu ve tüm bu karmaşanın arasında, Alman Çeşmesi’nin üstünde bir delikanlı haykırıyordu: “Amerikalıları denize dökeceğiz!”

    Birkaç ay sonra ODTÜ’yü ziyarete giden ve “Vietnam Kasabı” olarak bilinen Komer’in arabası ters çevrilerek yakıldı. Vietnam’da süren savaş, Ankara’da okuyan öğrenciler için uzak bir coğrafyadaki bir çatışma değildi, Türkiye’nin de dâhil olduğu emperyalist sistemin bir müdahalesiydi. ODTÜ de bilimsel, parasız eğitim ve akademik özgürlük talepleriyle işgal bayrağını göndere çektiğinde ABD’nin politikalarına ve askerî varlığına karşı çıkıyordu. Kısa zamanda üniversite, üst dönemlerin alt dönemlere dersler anlattığı, yemeklerin birlikte hazırlandığı ve kampüs içi forumların sergilendiği bir yaşam alanına dönüştü. Bu öğrencilerin hayalindeki dünyaydı ve Komer’in yanan arabası ise eski sistemin kalıntılarıydı. Türkiye’nin meydanlarından Filistin’in gerilla kamplarına taşan eylemler, küresel bir mücadele hattı çizdi. Üniversitelerden sokaklara, kampüs forumlarından kitlesel protestolara uzanan bu hat, bağımlılık ilişkilerinin günlük yaşamı nasıl şekillendirdiğini ve düşünme biçimlerini nasıl kuşattığını da açığa çıkardı. Bu nedenle itiraz da yalnızca dış politikadaki askerî varlıklara değil, bu varlığı mümkün kılan içsel yapısal bağımlılıklara yöneliyordu. Böylece Latin Amerika’daki devrimci hareketler ve dünyanın dört bir yanında ayaklanan halklar, Türkiye’deki hareketle ortak bir hafızada buluştu ve sergilenen mücadele, bir protesto anının ötesine geçerek, toplumsal dönüşümün ve gerçek bir bağımsızlık arayışının sürekliliğine işaret eden bir hatta bağlandı.

    Yani emperyalizm yalnızca sınırların ötesinden gelen bir dış müdahaleden ibaret değil, ülke içindeki egemen sınıflar, sermaye çevreleri ve devlet yapıları aracılığıyla sürdürülen bir düzen. Mesele yalnızca “yabancı askerler değil”, onların çıkarlarını koruyan yerli egemen sınıfları da görmek gerekir. Emperyalizm Türkiye’de, bankaların verdiği borçlarda, holdinglerin ucuz işgücü ve dışa bağımlı büyüme üzerine kurduğu düzende, bakanlıklarda IMF ve NATO politikalarına uyumlu biçimde hazırlanan ekonomik programlarda, karargâhlarda anti-komünist doktrinlerle şekillenen güvenlik anlayışında ve polisin toplumsal muhalefetin karşısına kurduğu her barikatta somutlaşıyor. Türkiye’nin askeri, emperyalizmin askeri; polisi, emperyalizmin polisidir. Ordu, NATO doktriniyle yeniden şekillenirken “milli güvenlik” adı altında halkın örgütlü mücadelesine karşı konumlandırılmış, polis ise işçilerin grevlerine ve gençliğin bağımsızlık taleplerine karşı düzenin sopası hâline gelmiştir. Çünkü mevcut bağımlılık ilişkileri içerisinde devlet aygıtı, sermaye düzeninin, onun bekçisi NATO’nun ve böylece emperyalist çıkarların korunması için işlemektedir. Fabrika önündeki grev kırıcı kimse, Amerikan üssünü koruyan asker aynı kişidir. Bu nedenle anti-emperyalist mücadelenin düşmanı, Türkiye’de NATO ahtapotunun kollarını uzattığı her bir kurumdur. Mevzimiz her bir fabrika ve her bir tarladır. Üniversite amfilerinde yükselen her boykot çağrısı, grev çadırlarında yanan her ateş, madenlere karşı yapılan her direniş ve halkın alın teriyle var ettiği bütün alanlar bizim manifestomuzdur.

    Emperyalizm, parasını alamayan her işçiyle ve susturulan her öğrenciyle nefes alan bir sistem. Bizler ise bu düzenin karşısında barikat kuranların, meydanları dolduranların mirasını taşıyoruz. Biz bu kavgayı Denizlerden, Mahirlerden ve İbrahimlerden öğrendik. Kampüslerden yükselen her boykot çağrısı, fabrikalarda örgütlenen her grev, tarlalarda büyüyen her itiraz aynı zincirin halkalarıdır; Dolmabahçe’de körüklenen aynı kıvılcımın yangınıdır. Şimdi gözyaşı dökmenin, yenilgiden korkup sinmenin zamanı değil. Safları yeniden dizelim, yarın yine kavga var: Bırakın onlar, tarihin sonunu ilan etsinler. Bu topraklarda biriken öfke, halkların kaderini haritalar üzerinde belirleyenlere, masa başında pazarlık konusu yapanlara karşı çelikten bir duvardır. Ve bu tarihsel hattın en sonunda, tüm barikatların, tüm direnişlerin, tüm isyanların birleştiği yerde tek bir hakikat kalır: Emperyalizme karşı Deniz olmalı!

    Dünyanın bütün halkları, NATO haydutluğuna karşı birleşelim!

    Share. Facebook Twitter Pinterest LinkedIn Tumblr Telegram Email

    İlgili İçerikler

    Mutlak butlan krizi ve Kürt siyasetinin ilkesel tutumu

    1 Haziran 2026

    11 ayın Onur’u hoş geldin

    1 Haziran 2026

    Hiyerarşi yönetimi olarak emperyalizm

    31 Mayıs 2026
    Destek Ol
    Yazılar
    H.Engin-U.T.Özbek-B.K.Somuncu

    Dünyanın bütün halkları, NATO haydutluğuna karşı birleşelim! -1-

    Yekta Armanc Hatipoğlu

    Mutlak butlan krizi ve Kürt siyasetinin ilkesel tutumu

    Mehmet Murat Yıldırım

    11 ayın Onur’u hoş geldin

    Mehmet Murat Yıldırım

    Gezi yaşıyor

    Bağlantıda Kalın
    • Facebook
    • Twitter
    Seçtiklerimiz
    Aziz Çelik

    Butlan neyi örtüyor?

    Kıvanç Eliaçık

    Küresel Haklar Endeksi 2026: Türkiye işçiler için en kötü 10 ülke arasında

    Ümit Akçay

    Hiyerarşi yönetimi olarak emperyalizm

    Ertuğrul Kürkçü

    ‘CHP’ye operasyon yüz yıllık demokratik birikimin tasfiyesine yöneliktir’

    Güncel Kalın

    E Bültene üye olun gündemden ilk siz haberdar olun.

    Siyasi Haber, “tarafsız” değil “nesnel” olmayı esas alır. Siyasi Haber, işçi ve emekçiler, kadınlar, LGBTİ+’lar, gençler, doğa ve yaşam savunucuları, ezilen etnik ve inançsal topluluklardan yanadır.

    Devletten ve sermayeden bağımsızdır.

    Facebook X (Twitter) Instagram YouTube Bluesky
    EMEK

    Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’ndan MEB önünde protesto: “Mülakat dediniz, hakkımızı yediniz!”

    1 Haziran 2026

    Bakanlıkların sözü havada kaldı: Engellenen Doruk Madencilik işçileri Ankara yolunda!

    1 Haziran 2026

    P&G’de Kurban Bayramı grev gölgesinde: 85 işçi bayramı direniş çadırında kutladı!

    27 Mayıs 2026
    KADIN

    Kızılay Kayseri İl Başkanı Cafer Beydilli’ye çalışan kadınları hedef alan paylaşımı nedeniyle suç duyurusu!

    20 Mayıs 2026

    EŞİK: “Eşitlikten ve laiklikten vazgeçmiyoruz”

    18 Mayıs 2026

    Kadınların sesini sahneye taşıyan “Adımı Hatırla” oyunu yoğun ilgi gördü

    18 Mayıs 2026
    © 2026 Siyasi Haber. Designed by Fikir Meclisi.

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.