İşçi sağlığı ve işçi güvenliği konusu, Soma’da olduğu gibi toplu katliamlar ya da çocukların ölümüyle sonuçlanan, hikayesi çok trajik iş cinayetleri olmadığı sürece, ülkemizde politik gündem olamıyor maalesef. Her yıl ortalama iki bin işçinin ölümüne, binlercesinin de sakat kalmasına sebep olan böylesine önemli bir konu, başta İSİG meclisi olmak üzere az sayıda mücadeleci sendika, meslek örgütü, konuya özel olarak duyarlılık gösteren kimi çevreler ve yine az sayıdaki sosyalist parti dışında ne politik mücadelenin ne sendikal mücadelenin konusu olabilmektedir.
İş cinayetleri için ‘kaza değil cinayet’ demenin slogan olmaktan çok daha öte bir anlamı var. Çünkü günümüzde teknik ilerlemenin vardığı boyutlar göz önüne aldığımızda, yapılan iş ne kadar tehlikeli olursa olsun, gerekli eğitimler verildiğinde, gerekli güvenlik önlemleri alındığında, azami kâr ve işin güvenliğine değil de işçinin sağlığına ve güvenliğine öncelik verildiğinde iş kazası olasılığı sıfıra yakındır. O yüzdendir ki ülkemizde iş cinayetlerinde yaşanan ölümlerin tamamına yakını önlenebilir sebepler yüzündendir. O yüzden ‘görünmez kaza değil, göz göre göre cinayet’ diyoruz. O yüzden ‘kaza değil, kâr hırsı öldürür’ diyoruz.
Dolayısıyla, iş cinayetlerinden söz ediyorsak sadece mesleği, ilgi alanı ya da araştırma konusu bu olan bir grup insanın dert etmesi gereken bir konudan değil; bu ülkedeki kapitalist sömürü sisteminin ve onun üzerine inşa edilmiş olan siyasal iktidar ve yönetim biçiminin doğrudan sonucu olan politik bir sorundan; milyonlarca işçinin, emekçinin önüne ya da ardına ‘işçi’ sıfatı eklemenin bile utanç verici olduğu milyonlarca çocuğun hayatından bahsediyoruz demektir.
Kaldı ki bu mesele, yani iş cinayetleri meselesi sadece bizim için, emeğin, hayatı çalınan işçilerin tarafında olanlar için değil; egemen sınıf ve onun hizmetinde olan iktidar ve devlet aygıtının bütün ilgili organları için de öyledir.
‘Kaza değil cinayet’ demek ve böyle diyenlerin aldığı pozisyon ne kadar politikse, ‘istenmeyen kaza’, ‘kader’, ‘fıtrat’ demek ve böyle diyenlerin aldığı pozisyon da en az o kadar politik ve sınıfsaldır. Yani politik karşıtlığın en dolaysız biçimiyle tam bir ‘sınıfa karşı sınıf’ durumu.
Bir taraf ısrarla ‘kaza’ ve ‘fıtrat’ diyerek iş cinayetlerinin altında yatan dizginsiz sömürüyü, aşırı kâr hırsını ve bunun sınıfsal ve politik karakterini gizlemeye çalışırken; diğer taraf, yani bizim taraf ise ‘kader, fıtrat’ denerek üstü kapatılmak istenen bu sınıf kavramının politik ve sınıfsal karakterini bütün açıklığıyla teşhir etmeye çalışıyor.
Bu meseleyi varlık meselesi ve en temel mücadele sorumluluğu olarak gören bir sendikal anlayışın temsilcisi olarak benim tutuklanmam da dahil, yargısından kolluğuna kadar bütün bir iktidar ve devlet aygıtının göz yumma ve cezasızlık politikasıyla bu sınıf kavramına ortak olarak ortaya koyduğu pratiklerin tamamı sermaye sınıfının çıkarlarıyla son derece uyumlu politik bir tutumdur.
Buraya kadar yazdıklarıma, yani iş cinayetleri meselesinin sadece mesleği ve ilgi alanı, özel duyarlılığı bu konuya dair olanların değil de emeğe, işçi sınıfına ve genel olarak halka ve ülkeye dair derdi, sözü, iddiası ve sorumluluğu olan her kurum ve çevrenin en öncelikli mücadele konusu ve sorumluluklarından biri olduğuna itiraz yoksa, buradan sonra yazacaklarıma kimse kızmasın.
Birkaç soru
Her yıl birkaçı toplu katliam şeklinde, önemli bir kısmı da çocuk olmak üzere ortalama iki bin civarında işçinin hayatına mâl olan ve neredeyse tamamı da cezasız kalan iş cinayetleri yüzünden, yüzbinlerce üyesi olan koca koca sendikalar, konfederasyonlar neden ülkeyi ayağa kaldırmaz?
Eğer bu sendikalar, bu örgütler gerçekten işçilerin örgütleriyse; görevleri ve varlık sebepleri sermayenin ve iktidarın saldırılarına karşı temsil ettikleri işçi sınıfının haklarını, çıkarlarını ve insanca yaşam haklarını savunmaksa; diğer haklarını ve ‘insanca’ kısmını geçtim, en temel hakkı olan yaşama hakkını neden savunmaz?
İşçi öldürmenin artık fiilen suç olmaktan bile çıktığı, onlarca, yüzlerce işçinin ölümünden sorumlu olanların elini kolunu sallayarak gezebildiği, hatta üzerine bir de ödüllendirildiği bir ülkede kıyamet kopmuyorsa, bu koca koca sendikalar ne işe yararlar, niye varlar?
Kendi sınıfının ölüsüne bile sahip çıkmayan sendikalar o sınıfın örgütü olabilir mi? O sınıfın yaşam hakkına sahip çıkabilir mi?
Bu satırları okuyan pek çok kişinin aklına haklı olarak şu soru gelecektir: İşçilerin, kendi üyelerinin haklarına yaşarken bile sahip çıkmayan, en temel hakları gasp edilirken, işten atılırlarken, sefalet ve kölelik koşullarına mahkum edilirlerken bile kılını kıpırdatmayanlar, işçilerin yaşam hakkına mı sahip çıkacak? Bu çok yerinde ve haklı bir soru olur kuşkusuz. Ama bu aslında cevabı da içinde olan bir soru. En başında kendi üyelerinin haklarını savunmak için bile mücadele etmeyen bir sendikanın işçi sınıfının genel ve ortak talepleri için mücadele etmesi de beklenemez. En başta kendi üyelerinin, TİS masasında temsil ettiği işçilerin iradesini yok sayan, kendi üyesinin söz ve karar hakkını bile tanımayan bir sendikal anlayış işçi sınıfının sözünü söyleyebilir mi? Söylese de sözün bir karşılığı, aldığı kararın işçi sınıfına bir hayrı olabilir mi?
Böyle söyleyince kimi sendikacılar kızıyor. Bunların bir kısmı da zaman zaman işçilerin haklı taleplerini dile getiren, en son geçtiğimiz 1 Mayıs’ta da meydanlarda düşük ücretlerden sendikal örgütlenme haklarının engellenmesine, iktidarın işçi sınıfına ve bütün emekçilere yönelik bütün sermaye yanlısı politikalarına kadar pek çok konuda ‘ses çıkaran’ sendikacılar üstelik.
Şimdi yukarıda yazdığımız soruları ve eleştirileri sorsanız, bu tüm açıklamaları ve ‘dostlar alışverişte görsün’ türünden eylem ve etkinlikleri koyarlar önünüze. Yanlış anlaşılmasın, bu tür açıklama ve eylemlere bir itirazımız yok. Yönetimlerinin bütün bu bürokratik ve sınıf işbirlikçisi tutumlarına rağmen bu sendikaları sınıfın ve mücadelenin ortak çıkarları adına doğru tutum almaya ve ortak hareket etmeye zorlamayı ve bunun için işyerlerinden, tabandan bir tepkiyi örgütlemeyi de ihmal etmemeliyiz kuşkusuz.
Ancak eğer söz konusu olan işçi sınıfının çıkarları, hakları ve hepsinden de öte her yıl binlercesi ölen, sakat kalan işçilerin hayatıysa ve bu koca koca sendikalar da işçilerin yaşam haklarına bile sahip çıkmıyorsa; dahası, pek çoğu bu konuda dahi sınıfın katilleriyle, düşmanlarıyla dostluğunu ve işbirliğini sürdürüyorsa; bu işçi kırımının çarklarını işçilerin kanıyla ve etiyle dönen bu cinayet düzenini sürdürenler bu gücü ve cesareti biraz da ‘bu dostluktan’ ve işbirliğinden alıyorsa;
Hiç kimse kusura bakmasın, politik ve sınıfsal karşı karşıya gelişin en dolaysız biçimlerinden biri olan bu sınıf kırımı, bu iş cinayetleri konusunda pozisyonu böyle olanların tarafı işçi sınıfının tarafı değildir.
İşte tam da bu yüzden iş cinayetleri ne kadar politikse, iş cinayetlerine sessiz kalmak da o kadar politiktir.
* Birleşik Tekstil Dokuma ve Deri İşçileri Sendikası (BİRTEK-SEN) Genel Başkanı Mehmet Türkmen, 16 Mart’ta, bu kez Antep’te ücretlerini alamayan Sırma Halı işçilerine destek için katıldığı basın açıklamasındaki sözleri nedeniyle yeniden tutuklandı. Türkmen, Gaziantep E Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuluyor.
