Urfa ve Maraş’ta yaşanan okul saldırıları sonrasında psikologlar yeniden medyanın uzmanlığına başvurdukları bir meslek grubu olarak öne çıktı. Meslektaşlarımız geçen birkaç gün içinde silahlara erişimden, öğretmenlerin bu tür durumlarda psikolojik “ön belirtileri” nasıl tespit edebileceklerine, dijital oyunların, dizilerin etkisine ve ailelerin rolüne kadar geniş bir yelpazede analizler yaptılar ve önerilerde bulundular.
“…analizlerde meselenin saldırıyı yapan gençlerin bireysel psikolojisi ile, en fazla yakın çevresiyle olan ilişkileriyle sınırlı olarak ele alınması… hayli politik bir konu olan okul saldırılarının bireyselleştirilmesi, psikolojikleştirilmesi riskini beraberinde getiriyor.”
Bu analizlerin ve önerilerin çoğunun doğru olduklarını söylemek gerekir. Ancak bu analizlerde eksik kalan bir yan var. Bu da meselenin saldırıyı yapan gençlerin bireysel psikolojisi ile, en fazla yakın çevresiyle olan ilişkileriyle sınırlı olarak ele alınması. Bu bir hayli politik bir konu olan okul saldırılarının bireyselleştirilmesi, psikolojikleştirilmesi riskini beraberinde getiriyor. Bu önerilerin içinde barındırdığı çözüm önerileri de bireylerden küçük gruplara kadar bir dizi müdahale ile sınırlı kalıyor.
Dolayısıyla meseleyi tartışmaya öncelikle bir adım geriye atarak başlamakta fayda var. Okul saldırılarını gerçekleştiren gençler hangi kültürel koşullar içinde bu eylemleri gerçekleştiriyorlar ve neden okulu hedef alıyorlar? Bu sorular bu gençlerin davranışını anlamak açısından önemli ipuçları veriyor. Bu ipuçları da psikologlar da dâhil olmak üzere konuyla ilgili herkesi daha geniş bir çerçeveden düşünüp, çözüm önerileri getirme sorumluluğu ile karşı karşıya bırakıyor.
Bu sorulardan ilki psikolojinin temel bir ilkesine dayanıyor. Kültürel ortam insan davranışının sadece bir arka planından ibaret değildir. Bu kültürel ortam aslında bireysel olan insan davranışına sadece bilgisayar oyunları ya da televizyon dizileri gibi sadece tekil kültürel ürünler vasıtasıyla etkilemez. Bir taraftan hangi bilgisayar oyunlarının, hangi dizilerin popüler olduğunu da belirleyen bütüncül bir kültürel yapıdan bahsetmemiz gerekir. Diğer taraftan toplumsal yapı ve toplumsal ilişkiler bireylerin davranışlarını bir bütün olarak belirlerler. Ancak aynı zamanda bireyler de kendi aktif eylemleriyle bu ilişkileri değiştirir ya da varlıklarının devamını sağlarlar. Yani birey-toplum arasındaki diyalektik dışsal bir birbirine etki etme ilişkisi değil, içsel olarak birbirini belirleme ilişkisini ifade eder.
Kültürel ortam
Düşünmeye hepimizin yakından bildiği bir şeyle, Türkiye’de günümüzde egemen olan kültürel ortamla başlayalım. Günümüz Türkiye’sinin başlıca etik kodu, iktidarda olanın, güçlü olanın her türlü hukuki yaptırımdan muaf olarak istediği her şeyi yapabilmesine, iktidarda olanın çıkarlarının her şeyin üzerinde olmasına dayanıyor. Burada temel ilke ne pahasına olursa olsun kazanmak. Hileyle kazandığı şampiyonluktan sonra devasa bir Türk bayrağını gözümüze sallayarak kutlama yapan Recep İvedik karakteri “yeni Türkiye”nin bu temel etik ilkesini en iyi temsil eden film kahramanı.
“Unutmamak gerekir ki, okul saldırılarını gerçekleştiren gençler bu etik, toplumsal ve kültürel ortamdan başka bir ortamda yaşamadılar, hatta ‘eski‘ Türkiye’yi ve ‘eski’ dünyayı bile tanımıyorlar.“
İktidarda olmayanlar, güçsüzler bu etik anlayışta tümüyle iktidarda olanların eylemlerinin nesnesi olarak düşünülüyor. Bu insanlar, kurumların ve hukukun hiçbir şartla kendilerini korumadığı bir ortamda, kendi örgütsüzlükleri içinde hayatta kalma mücadelesi veriyorlar ve birçok durumda kendilerinden daha kötü durumda olan insanlar, mesela mülteciler üzerinde iktidar kurup kendi eylem olanaklarını genişletmeye çalışıyorlar. Hukuk sisteminin tümüyle bir iktidar aracına dönüşmüş olması, toplumun geniş bir kesiminde adaletin devlet ve kurumları tarafından sağlanamayacağına, sadece bireysel olarak sağlanabileceğine dair bir inanç oluşturmuş durumda. Okul saldırılarında etkisi olduğu düşünülen dijital oyunlar ve televizyon dizileri bu kültürel ortamın ürünleri ve bir taraftan da bu durumu meşrulaştırma işlevi görüyorlar. Adalet sadece gücünüz, silahınız ya da bunlara sahip tanıdıklarınız varsa, tek taraflı olarak tesis edilebiliyor. Bunun dışındaki her türlü hak arayışı güç sahipleri tarafından bir suça dönüştürülüyor.
Üstelik sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada “mafya kapitalizmi” denilen şey giderek kendi hukuksuzluğunu bir norm olarak dayatıyor ve toplumun geniş kesimleri tarafından da giderek daha fazla normal olarak kabul ediliyor, sessizlikle karşılanıyor. Kendileri “kazanan” tarafta olduğu sürece insanların hiçbir adaletsizliğe ses çıkartmamaları neredeyse toplumun tümünde yerleşmiş bir norma dönüşmüş durumda.
İşin diğer tarafında iktidar sahiplerinin savunuculuğunu üstlendikleri ataerkil sistem üzerine de durmadan geçmemek gerekiyor. Toplumsal ve kültürel ortama egemen olan “erkek” imgesi sadece kadınlara yönelik şiddeti ve baskıyı meşrulaştırmıyor, aynı zamanda erkekleri de belli davranış ve anlayış biçimlerine zorluyor. Özellikle kimlik arayışı ve inşası yaşında olan gençler kendi cinsel kimliklerini toplumdaki şiddete dayalı cinsiyet ilişkilerinin içinde keşfetmeye ve tanımlamaya çalışıyorlar. Belli “erkeklik” performansları kendilerinden bekleniyor ve bu performansların neredeyse hepsi şiddeti, üstünlük duygusunu, “iktidarı” içeriyor. Bu erkek imgesi siyasetçiler, medya ve kültür endüstrisinin ürünleri tarafından tekrar tekrar üretiliyor.
Unutmamak gerekir ki, okul saldırılarını gerçekleştiren gençler bu etik, toplumsal ve kültürel ortamdan başka bir ortamda yaşamadılar, hatta “eski” Türkiye’yi ve “eski” dünyayı bile tanımıyorlar.
Otoriter ve totaliter bir kurum olarak okul
Böylesi bir toplumsal-politik ilişkiler ağının okulunu da ele almak önemli. Günümüzün eğitim sistemi bir hayli hiyerarşik, otoriter ve öğrencilerin bütün hayatını belirleme iddiasında olacak kadar da totaliter. Eğitim sisteminin özü, merkezden belirlenmiş bir müfredatın, bireysel farklılıkları göz ardı ederek belli bir süre içinde tamamlanmasına dayanıyor. Bu noktada öğretmen bu müfredatın pasif uygulayıcısına, öğrenci de pasif alıcısına dönüşüyor. Öğrencilerin ilgi ve arzuları bu sistemde sadece birer engel olarak görülmek zorunda. Yani onların bireysellikleri sistemin işleyişini engelleyen bir bozucu etkenden fazlası değil. Bu sürece uyum sağlayamayanlar için cezalar, psikologlar, dikkat eksikliği tanıları var. Çocuklar zamanlarının çok önemli bir kısmını geçirdikleri kurumun içeriğine ve işleyişine dair her türlü karar sürecinin dışındalar. Öğrencilerin katılımını arttırmaya yönelik her çaba ve demokratik lise mücadelesi kriminalize ediliyor.
Öğrenciler okulda toplumsal ve kültürel ortamın bir cisimleşmesini görüyorlar. Hiyerarşik ve otoriter yapıyı değiştirmeye çalışan, haklarını savunmaya çalışan öğretmenler baskılara, soruşturmalara maruz kalıyor. Kendini “kazanan” tarafta gören velilerin oluşturduğu ihbar ağı bu öğretmenlerin tepesinde sallanıyor. Bir kez daha güçlü olanın, elinde iktidar olanın sözü geçiyor. Adaletin tesis edilmesi bir tarafa, hak arama olanakları bile ortadan kaldırılıyor.
Diğer taraftan eğitim sistemi öğrenciler arasında dayanışma ve işbirliğine değil, bireysel rekabete dayanıyor. Not sistemi, giriş sınavları, ortalama kaygıları öğrencileri birbirlerini engel ve rakip (hatta düşman) olarak görmeleri gereken bir ilişkiler biçimini öngörüyor. Öğrenciler arasındaki dayanışma teşvik edilmek yerine cezalandırılıyor. Bireysel rekabet, genel toplumsal yapının da belirleyiciliğiyle gençler arasında hiyerarşik güç ilişkilerine, akran zorbalığına ve bütün bunların “normal” olarak algılanmasına yol açıyor.
Demokratik katılım olanaklarının, dayanışma ve işbirliğinin ortadan kaldırıldığı bir ortamda bireysel şiddet görünür olmanın, “kaybeden” olmamanın bir aracı olarak ciddi ve günlük bir eylem olanağı olarak ortaya çıkıyor. Kimi aşırı biçimlerinde ise son günlerdeki trajik olaylara kadar varıyor.
“…yaşanan şiddet, boyutları ve gerçekleşme biçimiyle bizim normallerimizin dışında olduğu için şoke edici olsa da çoktan normalleştirdiğimiz kurumsallaşmış şiddetin sadece bir yüzü…”
Çözüm var mı?
Bunlara dayanarak diyebiliriz ki, yaşanan şiddet boyutları ve gerçekleşme biçimiyle bizim normallerimizin dışında olduğu için şok edici olsa da çoktan normalleştirdiğimiz kurumsallaşmış bir şiddetin sadece bir yüzü olmaktan başka bir şey değil. Maraş’taki saldırgan çocuğun linç edilerek öldürülmüş olması ve çocuğu bıçaklayan velinin basın tarafından “kahraman veli” olarak gösterilmesi de bu normalleştirmenin ne kadar akıl dışı bir noktaya vardığını gösteriyor. Aynı günlerde palalarla üniversite basan bir grubun geniş bir haber değeri bulmadığını da hatırlatmak lazım.
Peki, çözüm var mı? Bireysel şiddetin, cinnet noktasına gelmeden nasıl fark edilip bireysel önlemler alınabileceğine dair psikologlar şu ana kadar pek çok şey yazdı. Ancak bunlar da meseleyi ortadan kaldıracak önemler değil.
Şu ya da bu önlemi almak, muhalefet liderinin ileri sürdüğü gibi neredeyse hepsi erkek uzman çavuşlarla her okulun kapısına karakol kurarak ataerkil bir şiddet ortamını sıradanlaştırmak gibi güvenlikçi yaklaşımlarla böylesi bir toplumsal sorunu çözmek mümkün görünmüyor. Kısa süreli tedbirlerle çözüm beklemek yanıltıcı olduğu kadar, sorunun kaynağını da görünmez hale getiren bir yaklaşım.
“Gençlerle temas eden herkesin pedagojik görevi dayanışmacı, katılımcı, demokratik eylem olanaklarının fark edilmesine, öfkenin, adaletsizliğin, görülüp duyulmamanın yol açtığı şiddet duygusunu daha yaratıcı, daha dönüştürücü bir enerjiye nasıl dönüşebileceğine dair bir farkındalığın oluşmasına yardımcı olmaya dayanıyor.”
Bireysel şiddetin kendilerinin ve yaşadıkları adaletsizliklerin, zorbalığın, baskının, dışlanmanın görülmediğini ve duyulmadığını düşünen gençler için içinde bulundukları koşullara en uygun ve en rasyonel eylem olanağı olarak görülmemesi için alternatif eylem olanaklarını farkına varmaları ve bunları (başarılı bir şekilde) denemeleri gerekiyor. Gençlerle temas eden herkesin pedagojik görevi bu dayanışmacı, katılımcı, demokratik eylem olanaklarının fark edilmesine, öfkenin, adaletsizliğin, görülüp duyulmamanın yol açtığı şiddet duygusunu daha yaratıcı, daha dönüştürücü bir enerjiye nasıl dönüşebileceğine dair gençlerde bir farkındalığın oluşmasına yardımcı olmaya dayanıyor. Bu da gençlerin kendi duyuş, düşünüş ve eylemlerini anlamlandırırken mevcut toplumsal yapının belirleyiciliği ile hesaplaşabilecekleri, alternatif toplumsal ilişkilerin hayalini kurabilecekleri, belli cinsiyet rollerinin gerekliliklerini yerine getirmek zorunda kalmayacakları, kendilerinin aktif olarak inşa edebilecekleri, yeni ilişki biçimleri deneyebilecekleri, dayanışmacı ve katılımcı alanların oluşabilmesiyle mümkün. Eğitimcilerin sadece cinnetin ilk sinyallerini algılamaya çalışmakla kalmayarak, mevcut antidemokratik, ataerkil ve hiyerarşik toplumsal yapıyla ve okul sistemiyle nasıl mücadele ve baş ettiklerine dair kendi deneyimlerinden öğrencilerin faydalanabilecekleri imkânlar yaratabilmeleri de büyük önem taşıyor.
Ve tabii velisiyle, öğrencisiyle, öğretmeniyle dayanışmacı ve demokratik bir okul ve ülkeyi şimdiden inşa etmek için eylem alternatiflerini, yeni ilişki biçimlerini ve yeni eğitim yöntemlerini aramaktan da vazgeçmemek gerekiyor.
* Sertan Batur, klinik psikolog
