Kimi zaman susmak saçmalamaktan evlâdır. Oğuzhan Müftüoğlu da, 12 Mart’ın yıldönümünde böyle yapabilir, uzun, karmaşık ve çok özneli, hâlâ kendisini üretmeyi sürdüren bir toplumsal-politik ilişkiler yumağını bir video kaydı yayınında biyografisinin özetiymişçesine topluma sunmaktan pekâlâ imtina edebilirdi.
Böylece kendisini galiz bir politik saldırının failine dönüştürmemiş, beni ve başkalarını esasen politik ve toplumsal gündemimizin hiçbir ihtiyacına karşılık vermeyen bir mübarezenin içine çekmemiş, bir kişilik hakları meselesini tetiklememiş olurdu.
Varsa meselelerimiz, baki kalırdı. Elli beş yıl sonra hâlâ hesaplaşmamışsak, hesaplaşırdık. Usûlünü, yordamını paydaşlarla birlikte belirler ve bunu yapardık –hakikaten maksat bu olsa ve böyle bir maksattan haberimiz olsaydı. Hele Oğuzhan’dan geldikten sonra bu daveti reddetmezdim doğrusu.
Saldırının merkezi
Oğuzhan, söz konusu yayında, bana yönelik yakışıksız rivayetleri kapsayan, daha teferruatlı bir anlatımın içinden şu parçayı kesip dolaşıma sokturmayı seçti. Saldırının merkezi buydu. Şunları söyledi:
“Orada sağ yakalanıp diğer bütün evde bulunan herkesin öldürülmesinden sonra bir tek kendisinin sağ çıkıp, eee, gelmesinden sonra mahkemede karşılaştık. Eee mahkemedeki tutumu Yusuf Küpelilerle beraber tavır almak şeklinde oldu. Eee, geçmişte yapılan bütün, eee, eylemlerin yanlışlığını, emperyalizme hizmet etmek anlamına geldiğini İstanbul’daki mahkemede savundular. Ben Ankara’daki davada, eee, o zaman İstanbul’da görülüyordu. Ben Ankara Dev-Genç’te hem THKP-C davasında ayrı ayrı yargılanıyordum. Onları şeye de, onların getirilip yargılanmasını da istedim.
Eee, Ankara mahkemesinde aynı şekilde bunlar, eee, ifade vererek, işte Mahir’i suçlayarak, onun yüzünden oldu diyerek kendilerini aklamaya çalıştılar. Ertuğrul da bunların içindeydi. Eee, oysa Yusuf Küpelilerden ayrılma olayıyla ilgili o tartışıldığında, eee, bizimle beraber kalmıştı. Fakat yakalanıp yargılanmaya başlayınca tutumu Yusuf Küpelilerle beraber oldu ve bana göre çok, eee, çok sağ, çok teslimiyetçi.
Yani bu görüşleri, eylemleri yanlış buluyorduktan ibaret değil. Bütün devrimci hareketi suçlayarak, bütün devrimci eylemleri, devrimci düşünce tarzını suçlayarak, sağcılığı savunan, eee, Abdülhamit yurtseverliğinden başlayarak, eee, Türkiye’deki solun, eee, işte her şeyini suçlayarak bir çizgiye savruldular. Hatta Dev-Genç davasına gelip sorgulanırken bunları ifade ettiler.”
Belge: Gerekçeli Hüküm
25.12.1973 tarihli, 4. Kolordu Komutanlığı Nezdinde Kurulu Sıkıyönetim 1. No’lu Askeri Mahkemesi Evrak No. : 1973/4, Esas No. : 1973/4 Karar No. : 1973/60 DEV-GENÇ davası Gerekçeli Hükmü*, bu davada yargılanan herkesin polis, savcılık ve mahkemedeki sorguları ile savunmalarının, kendi ifadelerine dayalı geniş özetlerini kapsıyor. Halen bu dava sürecine ait elimizdeki tek otantik mahkeme kaydı budur.
Bu belgede Oğuzhan’ın, benim, Yusuf (Küpeli), Münir (Ramazan Aktolga) ve İrfan’ın (Uçar) da mahkeme önündeki beyanları yer alıyor.
Gerekçeli Hüküm’de, Oğuzhan’ın sözünü ettiği duruşmada, İrfan ve Yusuf’un mahkeme önündeki konuşmalarına yapılan atıflarda, onun beyanına kısmen yaklaşan kimi ifadeler bulunmakla birlikte, benimle ilgili olarak bu iddiaları doğrulayacak bir tek sözcük yoktur, bulunamaz.
Çünkü o duruşmada, daha önceki ifadelerimi kabul etmediğimi söylemek dışında bir görüş beyan etmedim. İrfan ve Yusuf hayatta değiller, ancak kayıtlar ortada. Münir yaşıyor. Ben de…
Dahası, karar metninde atıfta bulunulan tüm ifadeler arasında bir tek kez olsun “Demirel” veya “Abdülhamid” atfına rastlanamaz. Çünkü, özellikle ikincisi, THKP-C davasında yargılananların ilgi alanında değildi. Bu bağlamda İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi’nde bir beyanda bulunan tek kişi, THKO davasında yargılanan Nahit Tören’di. Birincisi ise gizli saklı, ya da mahcupça değil, açıkça İrfan ve Münir tarafından “üretici güçler” teorisi kapsamında ileri sürülüyordu, ancak o duruşmada gündeme gelmiş değildi. İrfan başka şeyler söyledi. Münir yazılı ifade vereceğini ifade etti. Benim ise hiçbir atıfta bulunmadığım ortada.
Mahkemenin benimle ilgili olarak verdiği karar şöyledir:
“[…] huzurda 40 sayfa halinde teferruatlı şekilde ifadesi alınırken evvelki hazırlık ifadelerini yer, zaman ve oluş tarzı itibarıyla doğrulayarak, tamamlayarak ifade vermiş olmasına rağmen, bazı konuları titizlikle saklamış ve birçok konuda da diğer arkadaşlarını kurtarmak çabası içinde olarak sorumluluğu üzerine alma yoluna gitmiştir […] T. C. K.’nun 141/1 nci maddesinde yazılı suçun unsurlarını oluşturduğu yolunda tam bir vicdani kanaata varılarak adı geçen madde uyarınca cezalandırılması uygun görülmüştür.”
Bu duruşma ya da başka duruşmalara birlikte sevk edilmek dışında, ne Yusuf ve Münir artık birlikte hareket ediyorlardı, ne ben onlarla hareket ediyordum. Herkes kendi yolunu çizdi… 1977’de o tahliye olana kadar cezaevi yolculuğum, Orhan Savaşçı’yla sürdü.
Bütün bunlar ortadayken, pek çoğumuz gibi, ben de başlangıçta, Oğuzhan’ın kendi şahsi mecrasında gün aydınlığında şimşek çakmışçasına başlattığı bu bağlamsız, ihtiyaç fazlası saldırıyı neye yoracağımı bilemedim. O kadar saçmaydı ki, saçma olması saçma görünüyordu.
Birgün’ün “haberciliği” ve kolektif aklıselim
Hepimizin içinde şöyle ya da böyle uyukladığını sandığım vehim kumkuması, bir gözünü açıp dürtmeye başladı: “Kesin altında bir şey var…” Birgün’ün “operasyon haberciliği” tadındaki “Ertuğrul Kürkçü gerçeği” başlığıyla dolaşıma soktuğu video, ister istemez daha fazla kaşın kalkmasına yol açtı. Fakat kötü niyetlilerin bekledikleri değil, beklemedikleri şey oldu: Kolektif aklıselim galip geldi.
Sosyalistler, söyledikleri kadar söylemedikleriyle de ortak tarihimizin işportaya düşürülmesine, hizipçiliğin ateşinde kavrulmasına ortak olmayacaklarını, ortaya koydular ve sınırları işaret ettiler. Hepsine müteşekkirim.
Yanlış anlaşılmak da istemem: Kolektif aklımız ve ahlâkımızdan, bu sonucu kendime yontmayacak kadar sebeplendiğimi sanıyorum. Genel tutum, esasen bir “usûle davet”ten ibaretti. Ancak, hukuk diliyle söylersek, “usûl her şeydir.”
Tarihsel kayda ve siyasal etiğe dair sorumluluklarımız
Ama konu burada kapanamazdı. Oğuzhan’ın 12 Mart 2026 videosundaki, Türkiye sosyal mücadeleler tarihinin kritik geçiş süreçlerini de içeren, yarım asra yayılan ortak geçmiş ve deneyimlerimize dair kimi hakikatlerin yanılsamalarla, bilgi kırıntılarının rivayetlerle, şahsiyatın fikriyatla yer yer iç içe geçtiği bu galiz saldırı, usûlü dairesinde bir karşılığı hak ediyor. Oğuzhan’ı bundan mahrum bırakmak olmaz.
Her şeyden önce, bu vasıfsız dilin, hoyrat, mesnetsiz suçlamaların, vurup kaçmaların bir bedeli olması gerekir. Dahası, anlatılanlara ve onları anlatanlara önem veren yeni kuşaklara saygıyla onların farklı bir anlatının da olduğunu bilmelerine yardımcı olmak bir siyasal zorunluluk.
Öte yandan, karşı karşıya olduğumuz mesele yalnızca bir şahsi saldırıyı yanıtlamakla sınırlı değil. Aynı zamanda, ortak mücadele tarihimizin nasıl anlatılacağı, tanıklığın hangi sınırlar içinde kurulacağı ve nasıl değerlendirileceği meselesinin de bir parçası. Tarihsel kayda ve siyasal etiğe dair sorumluluklarımız da bir tutum almayı gerektiriyor.
Lissagaray’nin yolu
Paris Komünü’nün tarihçisi Prosper Olivier Lissagaray, “mağluplar için tarihlerinin basit ve içten bir anlatımından daha iyi bir savunma bilme[diğini]” söyler:
“[…] Bu tarih [mağlupların] çocukları, yeryüzünün bütün işçileri için. Çocuğun anne-babasının yenilgisinin nedenlerini, sosyalizmin bayrağının bütün ülkelerde nasıl dalgalandığını bilmeye hakkı var. Halka devrimci efsaneler anlatanlar, onu duygusal öykülerle avutanlar denizciler için uydurma haritalar çizen coğrafyacılar kadar ağır bir suç işlemiş olurlar.”
Biz Lissagaray’nin yolundan gidelim…
Yaşadıkça ve çalıştıkça devrimci hareketimizin başından geçenlerin sahici bir bilgisine ulaşmanın, bunu anlamlandırarak ortak bilgi kılmanın tek yanlı bir öykü anlatıcılığına yeltenmekten uzak durmayı gerektirdiğini; hareketimizin nesnel bilgisinin ancak bir öznellikler toplamı olarak vücuda geleceğini öğrendiğim kanısındayım.
Mücadele ve tartışma alanlarında, halkın arasında, hapishanelerde, sorgu merkezlerinde, tenhalarda veya dünyanın orta yerinde girilen kavgalarda, sohbetlerde, her bir insanın kendileri kadar biricik olan deneyimlerini gözleyerek ve dinleyerek vardığım sonuç bana şunu söylüyor:
Hakikate en yakın bilgi, binlerce, on binlerce öykünün dolaylı ya da dolaysız bir başka ânını ve cephesini kurduğu bir çatışma tablosu suretinde birbirleriyle eklemlenmesi ve her gün yeniden kurulmasıyla meydana gelebilir.
Benim için tarihi, sadece anlamanın değil, yapmanın yolu da buradan geçiyor. Bu yola koyulanların tamamının feraha çıkacağının bir garantisi yok. Hatta denebilir ki, bu yola girip kendinizi başkalarıyla eşitlediğinizde, onların meşruiyetini tanıdığınızda, eğer elinizde hizip mensubiyetinizden başka bir servetiniz yoksa, yolun sonuna geldiğinizde elinizde bir şey kalmayacağı zannına kapılabilirsiniz. Fakat uzun vadede emek zayi olmaz, ekilen tohumlar sonunda yeşerir.
12 Eylül’den çıkış dönemi ve “aynı zeminden seslenmek”
Bu kurucu zihniyetin nihayet uç verdiği 12 Eylül’den çıkış döneminde kendi tarihimizi temellük etmeye, onu egemen ideolojinin elinde parçalanmaktan kurtarmaya yönelik en parlak işlerimizden biri, Türkiye sosyalist hareketine uzunca bir dönem musallat olmuş hizip diline topluca meydan okuduğumuz Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi’nin (STMA) meydana getirilmesiydi.
Sosyalist hareketimizin, aralarında Oğuzhan’ın da bulunduğu, hapiste veya dışarıda, memlekette veya sürgünde, dağda veya ovada kendilerinden çoğu adına konuşabilme gücü olan fikir sahipleri, uzun süren bir ideolojik iç savaşı izleyen mezar sessizliği döneminin ardından, aynı zeminden seslenmeye ilk kez rıza göstermiş ve ellerinden gelenin en iyisini vermişlerdi. Sonuç, solun yüksek alkışlarla selamlanan bir resmigeçidi gibiydi.
Çoğulculuğun bu ilk parlak çıkışının toplumsal muhalefet katında böylece ödüllendirilişi hızla siyasete de yansıdı; meşruiyet alanlarının karşılıklı açılması, sosyalist siyasetin dilini ve kabullerini kökten dönüştürdü.
Kuruçeşme Toplantıları ve ÖDP’nin kuruluşu
Siyasi tarihimizde “Birlik”in olası dolayımlarının tek tek elden geçirildiği, bütün seçeneklerin kendilerini eşit hakla ifade imkânı bulduğu, her bir tasavvurun diğerleri kadar meşru olduğunun peşinen kabul edildiği bir forum olarak, bir yandan “Birlik”e giden yolların serinkanlılıkla araştırıldığı, öte yandan yeni bir müzakere dilinin kurulup öğrenildiği, “Kuruçeşme Toplantıları” olarak bilinen “Birlik Tartışmaları” bu sürecin doğal ürünüydü.
“Kuruçeşme Toplantıları”, kurucuları ve yöneticileri arasında benim de Oğuzhan’ın da olduğu Özgürlük ve Dayanışma Partisi’ne (ÖDP) giden yolun başlangıcıydı.
ÖDP’nin eninde sonunda kurulmuş olmasının yarattığı iyimserliği, ferahlığı ve heyecanı birlikte yaşamış olanlar, bu deneyimin hepimizi dönüştürerek bir dönem için sosyalist solun tanzim edici odağı haline getirişinin önemini teslim edeceklerdir.
Siyasal tıkanma anlarında ortaya çıkan refleks
Heyhat, bu ortak başarılardan sonra geldiğimiz yerin köhneliğine bakın: Bunca yol gittikten sonra bir kez daha, dönüp dolaşıp 12 Eylül öncesinin sol içi çatışma diline, kültürüne ve ahlâkına ricata davet ediliyoruz. Ne var ki, aynı ırmakta iki kez yıkanılmıyor.
Bu, siyasal tıkanma anlarında ortaya çıkan bilinen bir refleks: Yenilgiler sonrasında türeyen “arkadan hançerlendik” mitleri; parti içi tasfiyeleri takip eden resmi tarihler; ulusal hareketler, devrimler ya da iç savaşların ardından kurulan lineer doğruluk anlatıları…
Bunlarda ortak olan şey, karmaşık ve çok özneli geçmişin, bugünkü meşruiyet ihtiyacına uyacak biçimde sadeleştirilmesi ve seçici biçimde yeniden kurulmasıdır. Yapılan, maddi koşullar kökten değişmişken, esasen imkânsız olan tarihsel bir geri dönüşü hakikaten gerçekleştirmeye değil, bugünkü yoksunlukları telafiye dönük ideolojik bir işlemin ötesine geçemez.
Böyle anlarda geçmiş, yaşanmış bir gerçeklik olarak değil, yitirilmiş kudretin, bozulan birliğin ya da çalınmış meşruiyetin efsaneleştirilmiş sureti olarak geri çağrılır. Ama sonuçta varılacak yer, geçmişin restorasyonu değil, seçilmiş imgeler çevresinde örgütlenen bir “sekt” siyaseti, hıncın siyasal yönetimiyle ulaşılacağı umulan dışlayıcı bir saflaşma sürecinden başka bir şey değildir.
12 Eylül öncesinin hakikatleri
Hakikate dönersek, 12 Eylül öncesinde sosyalist hareketi yaran iç çatışma ve onun tekçi dili ve kültürü –aşılmadıkça hareketin düzlüğe çıkmasına imkân olmayan tüm kıyıcılığına karşın– bir kurmaca, bir pozlar ve jestler toplamı değildi, kendisine özgü acı, kötü ve can yakıcı bir hakikatti.
Güdük bir sosyalizm tasavvurunun yol gösterdiği, bu tasavvurun patentini elinde tuttuğuna inanan öncü, bir yandan faşist hareketle göğüs göğüse çarpışırken, öte yandan sırf bu vehim dolayısıyla kendisini insanlık tarihinden tevarüs eden bütün erdemlerle donanmış sayıyordu. Sağındaki ve solundaki diğer sosyalist odaklarla da aynı husumetle çatışıyordu.
Bu tutum, devlet çıkarlarıyla da bölünmüş uluslararası komünist hareketin iç çatışmalarından ve iktidar anlayışından beslenen bir dünya durumunun ürünüydü.
O sebeple, muarızına “düşman” muamelesi yapan aklın ve ahlâkın o dönemin klişelerinden edinilmiş dili ve donanımını “zamanın ruhu”yla mazur göstermesi mümkün, hatta kaçınılmazdı.
Bu iklimde, ne kadar öznel, hakikatlerden ne kadar uzak ve kopuk da olsa hakikat olduğuna inanılanın peşine düşen insanlar, kaba ama yalın bir akıl yürütme ve daracık bir lügatle dahi olsa, ne diyeceklerse der, bunun için elli beş sene beklemez ve fikriyatlarının dolaysız ifadesi olacak şekilde davranır, daha doğrusu, davranmadan edemezlerdi, çünkü genel mutabakat bu yöndeydi.
Hakikat-sonrası dönemde söylem ve siyaset
Oysa, artık “hakikat-sonrası”na intikal etmiş bulunuyoruz. Burada olgusal doğruluk değil, anlatının kendisi önemli. Bazı kronolojik kaymalar, rivayetle tanıklığın karışması, doğrudan bilinmeyen alanlarda verilen kuvvetli hükümler, anlatıyı çökertmiyor, tam tersine, iş görüyor.
Hakikat sonrası söylem, öznenin kasten muğlak bırakılmasıyla karakterize olur, çünkü amaç çoğu kez tam bilgi vermek değil, etki üretmek, kuşku dolaşıma sokmak, isnatta bulunup isnadın yükünü üstlenmemektir.
Beyan, ayrıntıların doğruluğundan çok, bir genel hissiyat üretmeye dönük çalışıyor. “Ben doğru taraftaydım, ötekiler savruldu, teslim oldu, –hatta– kişilik bozukluğuna uğradı.” Hedef, artık tarihsel gerçeğin ince dokusunu kurmak değil, izleyicide doğru olmasa da ahlâki-siyasi bir kanaat yaratmaktır ki, yankı odasındakiler, ya da hazır kanaatine bir medyatik ima arayanlar için bu kadarı fazla fazla iş görür: Eski tabirle, “çamur at, izi kalsın.”
Hakikat çağında kanıt önemliyken, hakikat sonrasında kanıt imayla ikame ediliyor artık. Hakikat sonrası medya dilinin en belirgin özelliklerinden biri bu: Kesin ispat sunulmaz, ama kuşku dolaşıma sokulur: “Ertuğrul Kürkçü gerçeği”.
Anlatı da bunu besler: “Tevatürler var”, “bana tutarlı gelmedi”, “öyle demiyorum, ama böyle olduğunu sanıyorum”, “herkes bilmeyebilir, ama söyleyeyim: her şeyi ben idare ediyordum”, “ben olsaydım her şey başka türlü olurdu” türünden yapılar bunun içindir. Dile getirilen, tam yükümlülüğü üstlenilmiş bir suçlama ya da övünme değildir ama, izleyicinin, dinleyicinin zihninde bir gölge bırakacak kadar güçlüdür. Hakikat sonrası siyaset çoğu zaman budur: İddia tam olmasa da, etki tam olmalıdır.
“Sertlik”ten müzakereciliğe, “tek”çilikten çoğulculuğa
12 Eylül’den çıkışı kuşatan hâkim siyasal-entelektüel iklim, eleştirel bir hakikat kuşkusu olarak postmodernliğin bu kuşkunun siyasal iletişim düzeyinde yozlaşmış ve araçsallaştırılmış biçimi olan hakikat sonrasıyla el ele vererek oluşturuldu. STMA, bir bakıma bu kültürel-entelektüel kuşatmaya isyan olarak okunduğu için bir mızrak başı haline gelebildi.
ÖDP ise esasen bu kadar kategorik bir postmodernlik karşıtlığıyla belirlenmese, hatta yer yer bu yönde kısmi uzlaşmalara kapı açarak kendini genişletmeye yönelmiş olsa dahi, 12 Eylül öncesi dönemin ukdesi olan “Birlik” arzusuna gecikerek de olsa verilmiş ortaklaşa bir yanıt, katılanların gücü “Birlik”ten üretmeyi esas almaksızın edemeyecekleri kendine özgü bir ittifaktı.
12 Eylül öncesinin her bir aktörüne “tek doğru”, “tek sınıf” ve “tek parti” doktrininin bir başka versiyonunun yol gösterdiği soldaki “sıfır toplamlı” çatışmanın küresel dinamikleri Sovyetler Birliği’nin yıkılışıyla havaya uçunca, “Birlik”in önündeki ideolojik engeller kalktı. Aynı zamanda çatışan taraflar arasındaki hoyratlığı besleyen Türkiye’deki toplumsal ve politik iç çatışma da yön değiştirdi: Faşist hareket yüzünü Kürdistan’a döndü.
Faşist militanlar, hâlâ kurt başı kakılmış kama ve silahlarıyla can almaya devam ediyorlardı, ama özel harekât üniformaları altında. Kürdistan devrimcilerinin ciğerlerini söküyor, kulaklarını kesiyor, helikopterlerden ve dağ başlarından uçurumlara atıyorlardı… Faşizm buharlaşmamış ama faşist terör saha değiştirmişti, bir süreliğine de olsa kuvvetinin ve ilgisinin azamisini Türkiye’nin batısına teksif etmesi gerekmiyordu.
Bu koşullarda iç siyasette “sertlik” yerini müzakereciliğe bırakırken, “uluslararası sosyalist sistem”in çöküşü de sosyalist hareketin damarlarının “tek doğru”, “tek sınıf”, “tek parti” doktrininin yangın duvarlarıyla ayırdığı öbeklerden çıkıp çoğulcu, kadın özgürlükçü, çok bileşenli yeniden kuruluş mecralarına yönelişine yardımcı oldu.
ÖDP deneyiminin önemi
Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP), sosyalist hareketin bu yeni dinamiklerin ima ettiği gelişme yoluna girmeye cesaret ettiği ilk ve en geniş katılımlı siyasal deneyimdi.
12 Eylül öncesinin çatışan eğilimleri, Devrimci Yolcular, Kurtuluşçular, TİP’liler, TKP’liler, TSİP’liler, TKEP’liler, Doktorcular, Mihriciler, Troçkistler, Yeşiller ve dönemin en geniş “topluluğu” olan “bağımsızlar” ya da “bireyler” ve feministler, 1996’dan 2001-2002’ye kadar çok önemli ve olumlu bir deneyi hep birlikte yaşadılar:
Çok kanatlı, çok bileşenli, özerkliklere ve topluluk haklarına saygılı, pozitif ayrımcı , vb. bir sol parti olabiliyor, sürdürülebiliyor ve ilgi görebiliyordu.
ÖDP bugün yok. Bunun nedenlerini tartışmayı burada ve bu bağlamda tüketemeyiz, ama var olmuşluğu konumuz açısından kilit önemde. Bu açıdan, Oğuzhan’la Dev-Genç sonrası en çok ortak mesai harcadığımız bu dönemin onun bir çeşit kısa yaşam öyküsü gibi kurgulanmış 12 Mart videosuna dahil edilmeyişi, tıpkı SSCB resmi tarihçiliğindeki mesela 40 kişilik toplu fotoğrafların en sonunda diğerlerini ortadan kaldıran tek başına kalana kadar rötuşlanışını andırıyor.
“Rekonsüktif bellek”
Bu öyküye göre, Oğuzhan’ın 12 Eylül öncesi yaşantısında ben yokum, bir tek “rekonsüktif bellek” kapsamında inşa edilmiş bir negatif imge olarak mahkemede zuhur ediyorum. 12 Eylül sonrasındaysa ben ve ÖDP yokuz.
Oğuzhan siyasal yolculuğunun en önemli bölümlerinden birini budarken bunun kendi kimliğini de sakatlayarak bir yarım kimliğe indirgemekten başka bir sonuç yaratmayacağı üzerine biraz olsun düşünmüş olsa buna tevessül eder miydi, bilmiyorum. Ama bu müdahalenin boşuna olmayıp bir mantığı yansıttığını göreceğiz.
Her ne kadar o video kaydı standart bir sunucu-konuk diyalogundan çok, kurgulanmış bir söyleşi havası taşısa da, çerçevesi/akışı önceden belirlenmiş bir senaryo eseri gibi sürse de, karşısındaki yayın kişisi sonunda kendisini tutamayıp, sayıp dökmek için elli beş yıl beklediği tanığı ve kanıtı olmayan ithamlar, “dedim-dediler”, karalamalar, psikopatolojik tahlil sağanağı ardından, kendisini tutamayıp Oğuzhan’a soruyor:
“[O arada] hiç yüzleştiniz mi Ertuğrul Bey’le? “Zaman zaman karşılaştık, evet” yanıtını alınca üsteliyor: “Konular açılıyor mu yüzleştiğinizde, yani yoksa unutmayı mı tercih ediyorsunuz?” Oğuzhan’ın yanıtı: “Ben, çok fazla sık karşılaştığımı söyleyemem.”
Böylece senaryodan bir anlık uzaklaşma Oğuzhan’ın “tanıklığını” kaçınılmaz olarak “keenlemyekün” hale getiriyor. Bu ilişki yalnızca “karşılaşma” olarak nitelenebilseydi bile, kendi camiası dışında, özellikle 1991’den sonra, Oğuzhan’ın daha sık “karşılaştığı” başka kaç kişi olabilir? Herhalde bir elin parmaklarını geçmez.
“Karşılaşmalar”
Kısaca üstünden geçelim: 1972-74 arasında aynı mahkemede her gün birlikte yargılanmamız. Af sonrası, Nasuh Miğtap ile birlikte beni ve Orhan Savaşçı’yı ziyarete gelmesi. 12 Eylül sonrası birlikte bir parti (ÖDP) ve bir vakıf (Toplumsal Araştırmalar İçin Vakıf-TAV) kurmamız. Öncesinde, genç Dev-Yolcularla birlikte Demokrat Dergisi’ni çıkarmamız. Mamak’tan Ceyhan Cezaevi’ne geldiklerinde, “Birlik” ekseninde süren etkinliklerin geleceği bahsini görüşmek üzere Oğuzhan’ı ziyarete gitmem. Tahliyesi sonrasında ÖDP’de kuruluş hazırlıklarında ve sonra parti kurullarında birlikte çalışmak. ÖDP’nin yayın organı V Özgürlük’ü çıkarmamız. Nihayet, ÖDP dağıldıktan sonra bile, 2011 Genel Seçimleri’nde Mersin milletvekilliği adaylığımı desteklemekte partililerin serbest olacaklarını aktarmak üzere 68’liler ormanında buluşmamız…
Doğrusu, kırk yıla yayılan bütün bu ilişkiler toplamı “pek görüşmüyoruz” tablosuna uymuyor. Nicelik açısından darbelerle kesilse de nitelikçe daima siyasal mücadele ve örgütlenmeyi kapsayan bu sürece bizim lügatimizde “siyasi işbirliği” deniyor.
Çelişkili denklem
Evet, burada bir çelişki var: Oğuzhan’ın gıyabımda ve bütün dünyanın önünde sarf ettiği, inanmakta güçlük çektiğim galiz sıfatları, ta 1972’den bu yana kalbinin derinliklerinde gezdirip de bir kez olsun yüzüme söylememiş ve belki kendisine bile yüksek sesle itiraf etmemiş olmasının bir açıklaması olup olmadığını da bilmiyorum. Ama bu benim değil, onun çelişkisi.
Dışarıdan bakanlar, sarf edilen laflara kulak kesilerek Oğuzhan’la aramızda “1972’den bakiye bir husumet” olduğuna vehmedebilirler ama, bu tamamen nesnel tablo, “husumet” ve “sosyalist siyaset”in bunca barışık olabilmesi olasılığını kendiliğinden eliyor, bu denklemde ikisinden birisinin olmaması gerekirdi. Benim cephemde, “husumet”e yer yok.
Bununla birlikte, Oğuzhan “bunları ilk kez dile getirmediğini” söyleyerek bu durumu, açıklamaya yönelebilir. Ancak ben “neden yüzüme karşı ve paydaşların önünde bir hesap alıp verme şeklinde değil” ve “neden tek yanlı” diye sormaya devam edeceğim.
Doğrudur: Oğuzhan benzer bir kanaati daha önce de, daha düşük bir tonda ve daha sınırlı biçimde ifade etmemiş değildi.
“Bitmeyen Yolculuk” başlığıyla Şubat 2011’de kitap olarak yayımlanan anı-söyleşisinde benzer ithamları, adı geçen herkes bir topluluk oluşturuyormuşçasına dillendirmişti. İddia edilen tarihten kırk yıl sonra, artık bir ortak sorumluluk çerçevesine sahip olmadığımız bir dönemde, politik bir anlam ve bağlam ifade etmeyen bu bahisle kabından taşmadıkça ilgilenmemeyi seçmiştim.
Anakronizme batmayı göze almak
Nitekim, Oğuzhan, bu kitabın yayımlanmasının üzerinden altı ay geçmeden, Mersin’de “Emek, Demokrasi, Özgürlük Bloku” adayı olarak girdiğim Haziran 2011 seçim kampanyası sırasında benimle görüşerek arkadaşlarını bana oy vermek konusunda serbest bırakacaklarını beyan ettiğinde de bu konular gündeme gelmedi.
Tersine, dolaylı ve yerel ölçekte de olsa bu destek bu ithamların sahiciliğini elbette aşındırıyordu. Bunları o gün gündeme getirmemekle yanlış bir şey yaptığımı düşünmedim, düşünmüyorum da.
Bunun üzerinden on beş yıl geçti. Oğuzhan’ı tam da bu yıl bir influencer rolüne iten, geçmişe değil, günümüze özgü, yani daha güncel ve daha şahsi bir neden vardır mutlaka, ama bunu bilmiyorum. Her şeyi bilme iddiasının ahmakça bir kendini bilmezlik olduğuna kanaat getireli epeyce zaman oldu.
HDP’de çalıştığım dönemde halkla temastan edindiğimi düşündüğüm pek çok kazanım arasında şu da var: Hiçbir şey sır olarak kalmaz. Halkın kolektif zekâsı denilen şey, yani toplumsal bilgelik, birbirleriyle iletişim halinde çalışan milyonlarca zihnin ulaştıkları sonuçları rastgele birbirlerine aktarmalarından oluşan kapasite, değme tarihsel maddecinin tek başına üstesinden gelemeyeceği muammaları çözer. Bu da çözülür.
Bir hafta öncesine kadar bu konunun nüksedeceğini düşünmek için hiçbir nedenim olmadığını sanırdım, varmış. Fakat bunun, 12 Mart’ın yıl dönümü, THKP-C’nin mana ve ehemmiyeti, Kızıldere’nin yası, vb. gibi bir bağlamı olmadığından eminim. Yıl 2026, 12 Mart’ın 55., Kızıldere Katliamı’nın 54. yıldönümü…
Bu anakronizme batmayı göze almanın tarihin yorumlanışıyla bir ilgisi olmadığı gibi, şahsiyatla da bir ilgisi yok. Daha doğrusu, olmaması gerekir. Eğer iddia doğruysa, kişinin kendisi ve hitap alanındakiler için hiçbir tarihsel, politik, insani kıymet taşımadığını dile döktüğü birisini yerin dibine batırmak için bunca mesai harcaması için ne gibi bir neden olabilir? Şu ana kadar Oğuzhan’la ilgilenmek için benim de bir nedenim yoktu.
“Savrulma”
Derler ki, dil ağrıyan dişi kurcalar… Oğuzhan’ın anlatımına baktığımızda, onun siyasetteki “ağrıyan dişi”nin “savrulma” olduğunu görüyoruz. Bu matrikste mutasavver bir “merkez” var: Oğuzhan orada duruyor, ya da o nerede duruyorsa merkez orada ve orada olmayanlar “savruluyor”. Örneğin:
“[Ertuğrul] sonraki yaşamında da böyle, eee, sürekli şey yapan, farklı yerlere savrulan, eee, bir çizgi, eee, bir kişilik bozukluğu gösterdi.”
“[…] bütün dünyada solun, eee, yenilgiye uğramış olması Türkiye’deki sol hareketleri de, eee, büyük bir savrulmaya yöneltti. Birçok hareket, değişik, eee, şeylerin, kimisi Kürt hareketinin büyük bir kesimi Kürt hareketinin, eee, şeyine savruldu.”
“O Kürt hareketinin eksenine, eee, kapılarak solun bütünüyle oraya, eee, yönlendirilmesi bana göre şeyin, solun kendi şeyinden kayması demektir tamamen.”
Oğuzhan’ın asıl ilgisi “şeylerin savrulması”na yönelik ve o “şeyler”e baktğında şeylerin “büyük bir kesimi”nin “Kürt hareketinin şeyine savrulduğu”nu görüyor. Tabii ihtiyatı elden bırakmadan: “[…] Kürt hareketiyle, Kürt sorunuyla, eee, bizim de önemli, işte, eee, görüşlerimiz var” diyor. “Dayanışma içerisinde olunması gerektiğini savunuyoruz. O başka bir şeydir.”
Doğru. Aramızdaki “ihtilaf” esasen o “başka şey” üzerinedir, ancak yaşanan iletişim faciasının, bu ihtilafın giderilmesi açısından sosyal medya üzerinden “karakter suikastı”na kalkışmanın hiçbir kıymeti olmadığını Oğuzhan’a göstermiş olduğunu umalım.
“Emek, özgürlük, demokrasi” adına iki seçenek
Oğuzhan istediği kadar tarihin saatini bütünüyle bir “konstrüktif hafıza” mamûlâtı olan Dev-Genç mahkeme salonu tablosunda durdurduğunu sanadursun, bu saat elli beş yıldır o salondaki herkes için çalıştı durdu ve bugüne vardık.
Türkiye halklarının önüne ÖDP sonrasında “Emek, özgürlük, demokrasi” adına iki seçenek sunuldu. Biri, Oğuzhan’ın tercihi olan “Kürt Özgürlük Hareketiyle stratejik ittifak arayışındaki enternasyonalistlerden arındırılmış ÖDP”, diğeri enternasyonalist sosyalistlerin Kürtlerin Özgürlük Hareketi’yle stratejik ittifak halinde oluşturdukları HDK-HDP idi.
Birinci seçenek uzun ömürlü olmadı. Ama ÖDP’nin olumlu mirasını ileriye taşımayı başardık. Bir araya geldiğimiz yeni güçleri Kürt Özgürlük Hareketi’nin enerjisi ve birikimiyle birleştirdik. Müesses nizamın iki kutbunun ötesine seslenen bir üçüncü kutbun siyasal ifadesi olarak HDK-HDP’yi demokratik ve toplumsal cumhuriyet mücadelesinin en önüne taşıdık. 2011’den başlayarak üçüncü kutup siyasetini özgürlük ve demokrasi mücadelesinin tanzim edici gücü kılmayı başardık.
Savrulmak değil, savurmak
Anayasa Mahkemesi’nde açılmış olan kapatma davasına HDP Onursal Başkanı sıfatıyla gönderdiğim savunmada bu süreci şöyle özetlemiştim:
“Sonunda HDP’ye vücut verecek olan Halkların Demokratik Kongresi (HDK), 2011’den başlayarak, şiddet eksenli mücadele biçimlerine müracaat etmeksizin, demokratik ve barışçı siyaset yordamlarıyla halkın yaşadığı ve çalıştığı alanlarında inisiyatif, söz ve karar sahibi olmasının yollarını açan, meclisler temelinde kendi kendisini yönetmesine dayalı bir yeni siyaset tarzı ortaya çıkardı. Osmanlı Devleti’nden müdevver, kadim, iki kutuplu geleneksel siyaset alanını bir uçtan ötekine yaran üçüncü bir kutup oluşturdu […]
“HDP, yalnızca HDP’den ibaret değildir. HDP Türkiye’nin modern tarihinde, sosyalizm ve devrimciliğin uzak görüşlülüğünün Kürt halkının kararlılık ve mücadele azmi ve işçi sınıfının organik aydınlarının yaratıcılık ve zekâsıyla, kadınların özgürlük kavgasıyla, ihmal edilen, dışlanan ve horlanan toplulukların onur isyanıyla birleşmesinden doğmuş istisnai bir politik deneyimdir.
“HDP, Türklerin ve Kürtlerin toplumsal muhalefet güçlerinin, Türkiye’nin bütün ezilenlerinin itirazlarıyla buluşarak oluşturdukları, uluslararası müktesebatta da bir benzeri olmayan, özgün –ve başarılı– bir siyasal örgütlenme deneyimidir. HDP Türkiye’nin insanlık tarihine sunabileceği uluslararası önem ve değere sahip pek az özgün siyasal katkıdan biridir.
“HDP doğuncaya kadar, dünyada ve Türkiye’de hiçbir politik hareket ezilen milletin özgürlük mücadelesiyle, toplumsal kurtuluş dinamiklerini, kadınların kurtuluşu davasıyla, işçilerin sınıf mücadelesini, mütedeyyin Müslümanlarla, LGBTİ aktivistlerini, bağımsız sendikal hareketlerle, Alevilerin özgürlük kavgasını, hiçbirinin özgün renk ve karakterini ötekine feda etmeksizin bu kuvvet ve süreklilikte bir araya getirebilmiş değildi.
“HDP’nin içinden doğduğu HDK’de bir araya gelen çokluk ve çoğulluğu hiçbir ‘terörist’ örgüt 10 yıldır aralıksız süregiden resmi ve gayri resmi şiddet altında bir arada mücadele alanında tutmayı başaramazdı. HDP’nin bunca şiddete karşın, varlığını yalnızca korumakla kalmayıp durmaksızın geliştirmeyi sürdürüyor olması, prestijinin uluslararası siyaset alanında sürekli yükselmesi, Türkiye’nin ve dünyanın demokratik siyasal deneyim dağarcığının en iyi örneklerini içerme ve toplumun köklerinde yaşar kalan komünal asabiyeyle örtüştürme yeteneğine ve bu yeteneği hiç durmaksızın besleyen özgürlükçülüğü kurumsal ortak paydası kılan özgün politik-teorik tasarımıyla doğrudan bağlıdır.
“Sırf bunca dışlama, yaftalama, nefret söylemine maruz bırakılma, yargı ve polis şiddeti ve devlet ve medya linci altında geçen bunca yıldan sonra gençlik, aydınlar ve kadınlar için bir çekim merkezi olmayı sürdüregelmesi, HDP’nin damarlarında dolaşan kurucu enerjinin ve ahlâki üstünlüğün en inandırıcı kanıtıdır. Bütün öteki politik ve toplumsal erdemleri yanı sıra sahip olduğu total kültürel ve manevi değerler manzumesiyle de HDP daha özgür, daha eşit ve daha müreffeh bir toplum yaratma hedefi kadar, daha ahlâklı ve daha şefkatli bir toplumun tohumu olma kapasitesiyle de, kapatılmak şurada dursun gözbebeğimiz gibi korumamız gereken bir müşterek değerdir.”
Bunları yapmak “savrulmak” değildir, savurmaktır. Enternasyonal’in sade ve yalın sözleriyle, “zulmü rüzgârlara savurmak.”
“Onus probandi”
Bu çizgiyi takip etmenin her zaman kusursuzca gerçekleştirildiğini kim söyleyebilir? Kusursuz değiliz hiçbirimiz. Doğrusu, bunları adilane, eşit hakla ve ortak mücadelemizin ileriye gitmesi adına tartışmayı hiçbir zaman anlamsız ve gereksiz bulmadım.
Ama sonuçta, hayat kusurlarımızdan ibaret değil ve engizisyon çağında yaşamıyoruz. Hiçbirimiz suçsuzluğunu ispat ile yükümlü değil.
Köleci Roma’nın hukukunda dahi, denir ki, “Onus probandi incumbit ei qui dicit.” Yani, “ispat yükümlülüğü iddia sahibine aittir.” Ve elbette, “silahlar eşit olmalıdır.”
Nihayet, bunların müzakere edileceği ortak bir zemin olmalıdır. Bunların olmadığı yerde her suçlama “iftira”dan ibaret kalır. Engels, Marx’ın iftiralarla karşılaştığında “çok mecbur kalmadıkça bunları bir örümcek ağıymışçasına elinin tersiyle ittiğini” söylemişti.
Umalım, harcadığımız zaman buna değmiş olsun.
DEV-GENÇ davası Gerekçeli Hükmü şu linkten indirilebilir: https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/3/38/Dev-Gen%C3%A7_Davas%C4%B1_Gerek%C3%A7eli_H%C3%BCkm%C3%BC.pdf
