Bu yazıyı kaleme aldığım 20 Mart 2026 itibarıyla Ortadoğu’da derinleşen savaş, artık yalnızca bölgesel bir askeri gerilim değil. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları ve İran’ın buna karşılık olarak Hürmüz Boğazı’nı kapatma hamlesi, küresel kapitalizmin üzerine kurulduğu üretim ve dolaşım mimarisine doğrudan bir müdahale anlamına geliyor.
ABD’nin Batılı müttefiklerinden beklediği desteği alamaması ve Hürmüz Boğazı’nda kilitlenen jeoekonomik denklem, “ABD bu savaşta hedeflerine ulaşamazsa ne olur?” sorusunun daha ciddi bir şekilde tartışılmasını gerektiriyor. Bu haftaki yazıda bu soruyu ele aldım.
Küresel üretim mimarisine darbe
Son kırk yılın birikim rejimi, üretimin uluslararasılaşmasına ve küresel tedarik zincirlerinin derinleşmesine dayanıyordu. Bu model, ucuz enerjiye ve kesintisiz lojistik akışlara bağımlıydı. Hürmüz Boğazı bu yapının en kritik düğüm noktalarından biri.
Buradan geçen sadece petrol değil, aynı zamanda petrokimya girdileri ve sanayi üretiminin temel ham maddeleri. Basra Körfezi merkezli üretimde yaşanan kesintinin sürmesi, polietilen gibi temel girdilerde fiziksel kıtlık yaratarak doğrudan üretim duruşlarına yol açabilir (Bu konudaki detaylar için, geçen haftaki yazıya bakabilirsiniz). Dolayısıyla karşı karşıya olduğumuz durum, yalnızca fiyat artışlarıyla sınırlı bir enerji şoku değil, üretim zincirlerinin maddi olarak parçalanması riskidir.
Kısa müdahale beklentisinden uzun savaşa
İlk bakışta, ABD ve İsrail’in müdahalesi, hızlı sonuç üretmesi beklenen sınırlı bir operasyon mantığına dayanıyor gibi görünüyordu. Belli ki İran’a yapılan saldırılar da Venezuela örneğinde olduğu gibi, rejimin yönetim kademesinin ortadan kaldırılmasını amaçlayan bir “nokta operasyonunun” ya rejim değişimini ya da ABD ve İsrail ile iş birliği yapacak yeni bir yönetimin iktidara gelmesini hedefledi.
Ancak bu hedefin gerçekleşmemesi durumunda, savaşın doğası değişir. Ki üçüncü haftasına giren savaşta bu değişim emareleri gözlenmeye başlandı bile. İran’ın enerji akışlarını hedef alarak savaşın maliyetini artırma stratejisi, çatışmayı uzatan ve yaygınlaştıran bir dinamik yaratıyor. Bu da kısa süreli bir müdahale ile bitecek bir çatışma senaryosunu, uzun süreli bir istikrarsızlık dönemine dönüştürüyor.
Jeoekonomik stratejinin sınırları
Bu noktada daha yapısal bir sorun ortaya çıkıyor. ABD’nin son yıllarda izlediği hat, gerileyen hegemonyası karşısında küresel hiyerarşiyi yeniden kurma girişimi olarak okunabilir. Ancak bu girişim, giderek daha kırılgan bir zeminde ilerliyor.
Enerji akışlarının kesintiye uğraması ve üretim zincirlerinin bozulması, yalnızca rakipleri değil, sistemin tamamını etkiliyor. Bu durum, küresel düzenin maddi altyapısına yönelik müdahalelerin geri tepebileceğini gösteriyor. Başka bir ifadeyle, küresel hiyerarşiyi yeniden kurma iddiası, bu hiyerarşiyi mümkün kılan üretim ve dolaşım ağlarını istikrarsızlaştırıyor.
Hegemonun çelişkisi
ABD mevcut küresel sistemin kurucu gücü. Ancak aynı zamanda bu düzenin istikrarına en bağımlı aktörlerden biri. Dolayısıyla bugün ortaya çıkan tablo, hegemonik bir gücün kendi kurduğu sistemin temellerini aşındırdığı bir çelişkiyi işaret ediyor.
ABD kaybederse yalnızca bir savaş kaybedilmiş olmayacak. Küresel düzenin işleyişini mümkün kılan koşullar da zayıflamış olacak.
Ara bölgelerde sıkışma
Bu dönüşümün etkileri özellikle Avrupa ve Türkiye gibi ara konumlarda daha sert hissedilecek. Avrupa ekonomisi enerji bağımlılığı ve zayıflayan sanayi yapısı nedeniyle zaten kırılgan. Yeni enerji şoku bu kırılganlığı derinleştirecek.
Türkiye açısından ise çift yönlü bir baskı söz konusu. Enerji fiyatlarındaki artış enflasyonu ve cari açığı yukarı iterken, küresel talepteki yavaşlama büyüme üzerinde aşağı yönlü baskı yaratacak. Bu da mevcut büyüme modelinin sınırlarını daha görünür hale getiriyor.
‘Mesele, ABD’nin kazanıp kazanmaması değil’
Yazının başındaki soruya geri dönersek: ABD hedeflerine ulaşamazsa ne olur?
Bu durumda ortaya çıkacak tablo, klasik bir “güç kaybı”ndan daha fazlasıdır. Kısa süreli bir müdahale olarak tasarlanan savaşın uzaması, küresel üretim ağlarını ve enerji akışlarını kalıcı biçimde istikrarsızlaştırabilir. Bu da, yalnızca jeopolitik dengeleri değil, kapitalizmin son kırk yılda kurduğu birikim modelini de aşındırır.
Sonuç olarak mesele, ABD’nin kazanıp kazanmaması değil. Küresel hiyerarşiyi yeniden kurma girişiminin, bu hiyerarşinin maddi zeminini ne ölçüde tahrip ettiğidir. Bugün görünen o ki, bu süreç giderek daha fazla kendi sınırlarına çarpıyor.
Bu “büyük resmi” akılda tutarak, bunun kısa dönemli ekonomik sonuçlarına değinerek yazıyı sonlandırayım. Önümüzdeki dönemi, küresel olarak yüksek enflasyon ile düşük büyümenin kesiştiği yeni bir stagflasyonist konjonktür olarak okumak abartılı olmayacaktır. Bu genel eğilimin farklı ülkelerdeki açığa çıkış biçimini önümüzdeki dönemde tartışmaya devam edeceğiz.
