Türkiye’de sabah alarmıyla uyanan milyonlarca insan için gün, sadece bir “hayatta kalma mücadelesi” olarak başlar. Otobüs ya da dolmuş duraklarındaki itiş kakış, market raflarındaki etiket değişimi ve daha ayın başında biten maaşlar… Maaşlar banka hesabımıza yatar yatmaz hesabımız eksiden kısmi artıya geçer, kredi kartı ve faturalar ödenir. Ailemizle bir araya gelip aile bütçesini bile yapamayız. Tüm bunlar çoğunlukla “ekonomik kriz” veya “şanssızlık” olarak adlandırılır. Oysa karşımızdaki tablo bir doğa olayı değil; ince ince örülmüş bir ideolojik kuşatma ve sistemli bir artı-değer gaspıdır.
Dayanışma mı, “Hayırseverlik” mi?
Sermaye düzeni, dayanışma kavramının içini boşaltarak onu “hayırseverliğe” indirger. Bir depremde veya büyük bir felakette televizyon ekranlarından taşan o devasa bağış kampanyalarını anımsayın. Deneyimlerimiz bize şunu söyler: Egemen sınıf, işçinin sadece “yaşayacak kadar” yardıma ulaşmasını ister. Çünkü ölü bir işçi, değer üretemez. Ancak aynı işçiler, asgari ücret zammı için veya sendikal hakları için yan yana geldiklerinde, o “şefkatli” el birden yumruğa dönüşür. Neden? Çünkü sosyal yardım sistemin emniyet subabıdır; örgütlü dayanışma ise sistemin mezar kazıcısıdır. Bir paket gıda yardımıyla susan birey sistemin parçasıdır; hak aramak için komşusuyla kol kola giren işçi ise sınıfının bir parçasıdır.
Küçük itaatlerin mimarı: Aile ve okul
Althusser’in deyimiyle “devletin ideolojik aygıtları”, daha biz çocukken devreye girer. Sabah okulda sıraya girip “hazırol”da bekleyen çocuk, aslında fabrikadaki bant sistemine hazırlanmaktadır. Evde “babaya itaat”, okulda “öğretmene boyun eğme”, işyerinde ise “patrona rıza gösterme” zincirinin ilk halkalarıdır.
Bugün Türkiye’de bir gencin, sevmediği bir bölümde sadece “altın bilezik” olsun diye dirsek çürütmesi veya bir beyaz yakalının mobbinge uğramasına rağmen “başka çarem yok” diyerek susması, bu öğrenilmiş çaresizliğin bir sonucudur. Bu “küçük itaatler”, kapitalizmin her gün yeniden üretilmesini sağlayan görünmez vidalardır.
Sahte umut: Hegemonyanın en güçlü silahı
Korku insanı durdurur ama sahte umut insanı sisteme gönüllü köle yapar. Gramsci’nin “rıza” dediği şey tam olarak budur. Akşam kuşağındaki yarışma programları, “kendi işinin patronu ol” temalı kişisel gelişim zırvaları veya sosyal medyadaki lüks yaşam illüzyonları… Hepsi tek bir mesaj verir: “Sistem suçlu değil, sen yeterince çalışmadığın için yoksulsun.” İnsanlar, borsa grafiklerinde veya kripto para dünyasında bir “çıkış kapısı” ararken, aslında sınıf bilincinden uzaklaşırlar. Yanındaki işçiyi yoldaşı değil, o dar kapıdan geçmek için ezmesi gereken bir rakibi olarak görmeye başlarlar. Bu, sermayenin en büyük zaferidir: Yoksulu, yoksula kırdırmak.
Anlatmak değil, praksis!
Peki, bu devasa illüzyon nasıl bozulur? Sadece kitaplarla veya nutuklarla değil. Marx’ın “praksis” (eylem içindeki teori) dediği yöntemle. İnsanlara sömürüldüğünü anlatmak yetmez; onlara yan yana durduklarında neleri değiştirebileceklerini göstermek gerekir. Bir mahallede fahiş kira artışına kiracıların ortak protesto düzenlemeleri, bir ofiste bir arkadaşımız haksız yere işten atıldığında herkesin aynı anda bilgisayarın fişini çekmesi, bir okulda öğretmenin öldürülmesinin eğitim sendikalarının onca bölünmüşlüklerine karşın bir araya gelip bir günlük de olsa iş bırakmaları; işte o “kader” sanılan devasa çarkın arasına sokulan çomaktır. “Adını koyamadığımız her şey kaderdir“. Adını koyalım: Bu bir sınıf savaşıdır. Bu savaş büyük meydanlardan önce, mutfaktaki sessiz kabullerin reddedildiği o küçük anlarda kazanılacaktır. Zafer alanı, “Kaybedecek bir şeyimizin kalmadığı değil, elimizdekini bölüşerek çoğalttığımız her yerdir.” Bugün en etkili yer “Yerel Dayanışma Ağları”dır. Oluşturulan ve oluşturulacak yerel dayanışma ağları hiç de küçümsenecek örgütlenmeler değildir. Çünkü büyük siyasetin tıkandığı yerde, insanların akşam evine götüreceği ekmeği, çocuğunu bırakacağı kreşi veya kapısının önündeki ağacı birlikte koruduğunu görmesi; “kader” dedikleri o devasa sömürü mekanizmasının aslında ne kadar kırılgan olduğunu kanıtlar.
Daima akılda tutalım; “Büyük dönüşümler, küçük kabullerin reddedildiği o dar sokaklarda başlar.”
