7 Mart 2025’te, Fransa’nın yaklaşık otuz üniversite şehrinde binlerce kişi bilimi, akademik özgürlüğü ve demokrasiyi savunmak için sokağa çıktı. Bu hareket, Trump yönetiminin bilim ve üniversite dünyasına karşı yürüttüğü, eşi benzeri görülmemiş bir sertlik ve hızdaki saldırısına karşı aynı gün Amerika Birleşik Devletleri’nde düzenlenen toplantılarla yankı buldu. Bu yıl 7 Mart, hem Fransa’da hem de ABD’de “Stand up for Science” [ı] (Bilim İçin Ayağa Kalk) adını taşıyan ve dayanışma içinde hareket eden toplulukların 100 kadar kentte örgütlediği gösteri yürüyüşleri, toplantılar, konferanslar ve diğer etkinliklerle yine bir bir eylem günü olacak.
“Stand up for Science” Fransa toplulugu 7 Mart için yaptığı eylem çağrısında, ABD’de bilim kurumlarını hedef alan saldırıların daha da şiddetlendiğini ve yoğunlaştığını, Fransa’da ve Avrupa’da da bilimin ve hukuk devletinin saldırı altında olduğunu işaret ederek, şu sözlere yer verdi:
“Burada söz konusu olan bilim camiasının sınırlarını aşmaktadır, demokratik toplumlarımızın geleceği tehlikededir. Bu saldırıların normalleşmesine izin veremeyiz, vermemeliyiz.
“Onun içindir ki, laboratuvarların ve üniversitelerin, araştırma dünyası ve öğrenci dünyasının ötesinde, bu çağrı herkese yöneliktir. Bilim ve bilginin narin ve değerli bir ortak varlık olduğunu hatırlatmak bizim görevimizdir. Yaşadığımız ekonomi, sağlık, iklim ve çevre krizleri ise onları hayati önem taşır hale getiriyor. Bilimi ve demokrasiyi savunmak adına, bu yıl da Fransa’nın dört bir yanında tekrar seferber olunması, yürüyüşler, mitingler, konferanslar, sembolik eylemler vb. düzenlenmesi için çağrıda bulunuyoruz.”
Orijinali RogueESR sitesinde [ıı] yayımlanan aşağıdaki imzasiz yazı bu çağrı kapsamında kaleme alınmıştır. RogueESR, Fransa’da mevcut hükümetin yürüttüğü politikanın aksine; özgür, nitelikli, genel çıkara ve toplumsal kurtuluşa hizmet eden bir üniversite ve araştırma ortamını teşvik etmek amacıyla 2017 yılında kurulmuş bir kolektiftir.
***
“En iyi bebeğinize sahip olun” (“Have your best baby”) ve “IQ’nun yüzde 50’si genetiktir” (“IQ is 50% genetic”) ifadeleri, bilimkurgu sloganları değil, embriyo seçimi yapan Nucleus adlı girişim şirketinin (startup) reklam argümanlarıdır. Fransa’da olduğu gibi Amerika Birleşik Devletleri’nde de her biyo-etik yasa tasarısı döneminde, tekno-çözümcü [ııı] ve “liberteryen” (radikal liberalizm yandaşı) lobiler; IQ tahmini yürütmek, entelektüel ve akademik yetenekleri seçmek ve “arzulanan” özellikleri en uygun hale getirmek amacıyla halka açık genetik testlerini ve embriyo ayıklama işlemlerini teşvik etmek için harekete geçiyor. Peter Thiel [ıv] tarafından doğrudan veya dolaylı olarak finanse edilen Nucleus, Herasight, Orchid Health, Manhattan Genomics ve TMRW gibi girişim şirketleri, Fransızların da geri kalmadığı bir model ve ideoloji sunuyor.
IQ takıntısı: Alt-Right’ın [v] çimentosu
Genlerimizin zekâmızın “ana planı” olduğu ve çocukları teknoloji yoluyla geliştirmenin mümkün olduğu fikri kamusal alanda çeşitli biçimlerde yayılıyor: ABD’de sosyal Darwinizmin geri dönüşü, Epstein vakası, Fransa’daki biyo-etik yasa tasarısı [vı] ve, başka bir düzeyde, öğretmenler için önerilen yeterlilik çerçeveleri gibi.[vıı]
Bu analiz yazısını bu konuya ayırmamız, ortaya çıkan liberteryen öjenizm [vııı] anlayışının liberal teknofili (teknoloji sevicilik) ile etno-milliyetçi aşırı sağ arasındaki ittifakın temel bir bileşeni olmasındandır.
Küresel ölçekte, Trumpçı ittifak modeli üzerinden hibrit (melez) bir aşırı sağ oluşuyor: Silikon Vadisi’nin liberteryen iş çevreleri ve paleo-muhafazakârlar [ıx]. Bu koalisyon (köktendinci, üstünlükçü, doğuştancı, iklim inkârcısı) MAGA [x] seçmenini transhümanizm [xı] ve tekno-faşizm ile ilişkilendirilen Musk ve Thiel gibi isimlerle birleştiriyor. Zekâ katsayısına ve “IQ genetiğine” yönelik ortak takıntı, bu ittifakın çimentolarından biridir.
“Zeka seviyesi düşük birey” (Low-IQ individual), Trump’ın Kamala Harris’e, Somalililere veya Afro-Amerikalı sporculara karşı savurduğu, neredeyse sistematik bir üstünlükçü boyut taşıyan en gözde hakaretidir. Buna karşılık Trump, “yüksek IQ’lu” olduklarını vurgulayarak, teknoloji dünyasındaki müttefiklerini övmeyi sever. kaldı ki IQ fetişizmi, David Starr Jordan, Lewis Terman veya Peter Thiel gibi kişilikler sayesinde, Stanford ve Silikon Vadisi’nde uzun süredir bir alt kültür olarak da yerleşmiştir. Sadece iki örnek vermek gerekirse: Silikon Vadisi’nin öncüsü ve transistörün mucidi William Shockley, 1980’lerin başında, IQ’su 100’ün altında olanlara kısırlaştırılmaları karşılığında 1.000 dolar ödenmesi fikrini savunuyordu. MIT Media Lab’ın bağışçısı ve teknobilim dünyasındaki yıldızların hamisi olan Jeffrey Epstein’ın,[1] New Mexico’daki çiftliğinde yirmi kadını dölleyerek “insan ırkını kendi DNA’sı ile tohumlama” projesi vardı.
Eski “Akıl Çemberi”nin (cercle de la Raison) [xıı] geniş kesimlerinin hibrit bir aşırı sağ (Alt-Right) bünyesinde emilmesi karşısında “IQ genetiği” takıntısı tüm dikkatimizi hak ediyor: Bu takıntı, kendilerini şüpheci hâttâ rasyonalist olarak tanımlayan ilerici liberallerin faşizm 2.0’a [xııı] kayışının karakteristik bir radikalleşme sinyali olarak işlev görüyor. 90’lı yıllarda Ch. Murray ve R. Herrstein’ın The Bell Curve adlı eserinden daha yakın tarihli Blueprint (R. Plomin) ve The Genetic Lottery (K.P. Harden) kitaplarına [2] kadar “zekâ genetiği” üzerine söylemlerin yeniden canlanması, bilimsel bir tartışmadan ziyade; toplumsal hiyerarşilerin doğallaştırılması ve siyasi olarak söylenebilir olanın sınırları üzerine yinelenen ideolojik savaşlara yapılmış bir dizi müdahale gibi görünmektedir.
Matematiksel bir teneffüs şeklinde ara not: Tekno-faşist milyarder E. Musk’ın 14 çocuğundan 11’i erkektir. Embriyo seçimine veya bebek katline başvurmadan, 14 çocuktan 11 veya daha fazlasının aynı cinsiyetten olma olasılığını hesaplayınız.
Zekânın kalıtılabilirliğini (heritability) ölçmek hangi soruya yanıt verir?
Miras (heritage), nesillerin birbirine aktardığı her şeydir: dil, alışkanlıklar, mal varlığı, sosyal ağ, raflardaki kitaplar. Kalıtım (heredity) biyolojik aktarımı ifade eder. “İki göze sahip olmak” kalıtsal bir özelliktir. Kalıtımcılık (hereditarism) ise insan toplumlarındaki bireylerin fiziksel ve sosyal özelliklerinin temel olarak genleri tarafından belirlendiğini savunan teoridir. Kalıtılabilirlik (heritability) ise bambaşka bir şeydir: bir nüfus ölçeğinde tanımlanan istatistiksel bir ölçüdür. Kalıtılabilirlik, belirli bir nüfusta ve belirli bir çevrede, genetik varyans ile bir özelliğin varyansı (veya fenotipik varyans) arasındaki orana karşılık gelir. Bu, söz konusu özelliğin nüfus içinde değişkenlik göstermesini -dolayısıyla bir nüfusun var olmasını- gerektirir (koşul a). Ayrıca, söz konusu biyolojik özelliğin titizlikle sınırlandırılmış (parçalarına ayrılamaz) olmasını gerektirir (koşul b). Örneğin, “iki göze sahip olmak” sınırları belirli bir özelliktir; ancak “lise diploması sahibi olmak” biriktirilmiş öğrenimlerin (ortaokul diploması almak, okumayı öğrenmek), sınav kurallarının ve koşulların bir karışımıdır.

Kalıtılabilirlik, doğrusal ilişkiye dair pek gerçekçi olmayan varsayımlar altında, genetik varyasyonlar ile gözlemlenen fenotipik varyasyonlar (az çok sınırlandırılmış özellikler veya davranışlar) arasındaki ilişki derecesini nicelleştirir. Genler ve özellikler arasında nedensel bir ilişki olduğu anlamına gelmez. Kalıtılabilirlik, bir özelliğin “öz niteliği” de değildir: Bir çekiçteki metal kısmın kafa, ahşap kısmın ise sap olduğunu söyleyebileceğimiz anlamda, bir bireydeki özelliğin “genetik payını” hiçbir şekilde ölçmez. “Genetik pay” sorusunun kendisi bile sığ bir çerçevedir: Genler, fenotipin “ana planı” (R. Plomin’in meşhur Blueprint’i) [2] değildir; onlar, organizmanın gelişimi boyunca seferber ettiği, kısıtladığı ve yeniden yorumladığı kaynaklardır; kullanımı atölyeye, ustanın amacına ve o ana bağlı olan çok-işlevli araçlardır.[3]
Kalıtım ile kalıtılabilirliğin birbirine karıştırılması -ki bu durum (a) koşulunun, yani bir nüfusun dikkate alınmasının ihmal edilmesine yol açar- yaygın söylemde sıkça görülürken, dürüst bilim insanları bundan kaçınır. Buna karşılık, davranışsal genetikçiler (b) koşulunu, yani kalıtılabilirlik ölçüsünü ne kadar az biyolojik veya şatafatlı olursa olsun her türlü özelliğe uygulamayı ihmal etmeme konusunda en önde giderler. Örneğin; okulda başarıyı, hayatta başarıyı, veya davranışsal genetik tutkunu psikolog Kathryn Paige Harden’daki “dışsallaştırma davranışı” (externalizing behaviour) gibi bir torba fenotipte, bağımlı olmayı, depresifliği, evlilikte başarısızlığı, taşkın bir cinselliği, Fransız hip-hop‘unu sevmeyi, aşırı uçlara oy vermeyi ve hatta öğle yemeğini Tasty Crousty’de[xıv] yemeyi birbirine karıştırır.
Kıssa (fabl) şeklinde bir ara not
Mars gezegeninde korkunç bir hastalık hüküm sürmektedir: Muskoz.[xv] Muskozun en belirgin semptomu, sağ kolun kalıcı bir şekilde yatay eksenin birkaç on derece üzerinde kilitlenip kalması (tetani) durumudur.[xvı] Hastaların çoğu, görünür bir “ötekilik” biçimiyle karşılaştıklarında bilişsel bir sis çökmesinden şikayet ederler. Ayrıca, dökülen kanı gördüklerinde açıklanamaz bir haz duyarlar. Bu hastalığın aile içinde sıkça tekrarlanması, onun her zaman kalıtsal olduğu düşüncesine yol açmıştır. Marslı davranışsal genetikçiler bol miktarda aile verisi toplamış ve muskozun kalıtılabilirliğini (heritability)yüzde 80 olarak tahmin etmişlerdir. Marslı televizyon izleyicilerinin yakından tanıdığı, her konuda uzman kalıtımcı bir ortopedi uzmanı olan Laurentz Alexander,[xvıı] bunu her yerde tekrarlamış ve herkesi şu konuda ikna etmiştir: Muskoz genetik kökenlidir. Onun izinden giden Mars Araştırma Ajansı (AMR) ve onun öncü kuruluşu HCRS, anahtar kelime tespiti yaparak muskozun çevresel faktörleri üzerine yapılan araştırmaların fonlarını kesmiştir.
Ancak inatçı bir araştırmacı, her gün yüzlerce yeni veri merkezini yörüngeye fırlatan mancınık hangarlarından reaktifler çalarak, Mars’taki garajında çalışmalarını sürdürür. Yıllar süren çalışmalardan sonra, hastaların burun epitelinde rastladığı bir paraziti izole eder. Ona Bardellum lepenitis [xvııı] adını verir. Muskozun, özellikle büyük ulusal toplantılar sırasında esas olarak hava yoluyla geçen bulaşıcı bir hastalık olduğu ortaya çıkar. Nefesle vücuda giren parazitler üst solunum yollarında çoğalmakta ve koku soğancığı yoluyla beyne ulaşmaktadır. Çok geçmeden, kirli havayı değiştirmek için pencereleri ardına kadar açmanın muskozun yayılmasını etkili bir şekilde önlediği fark edilir. Hızla bir aşı bulunur ve bir zamanlar tedavisi imkânsız olan bu korkunç hastalık durdurulur: havaya kalkan kollar yok olur.

Kıssadan hisse: Patojenin bulaşmasında sosyal ve biyolojik etkileşimlerin iç içe geçmiş olması, bunların nedensel paylarını birbirinden ayırmaya izin vermez; ancak bu durum etkili bir şekilde hareket etmeyi hiçbir şekilde engellemez. Muskozun nedeni Bardellum lepenitis olduğuna göre, muskozu yok etmek ancak Bardellum lepenitis ile savaşarak mümkündür.
Hissenin hissesi: İster yapay zekâ, ister küresel ısınma, ister neonikotinoidler (böcek ilaçları) veya IQ’nun kalıtılabilirliği üzerine olsun; Laurentz Alexander gibilerin reklamı yapılan zırvaları yayılmadan önce onlarla savaşmak gerekir.
Moralimizi düzeltmek ve beynimize oksijen almak için hisse: İçeriye taze hava girmesini sağlayalım: Boğuluyoruz.
Dünyaya geri dönelim
Kalıtılabilirlik (heritability), ne genlerin çevreye kıyasla nedensel payını ne de bir “genetik katkıyı” ölçer; o sadece “çevre” dediğimiz belirli bir bağlama dayalı istatistiksel bir korelasyonu (ilişkiyi) ölçer. Bu çevre fiziksel olabileceği gibi, insana gelince, sosyal de olabilir: Kültür, kurumlar, toplumun durumu ve kalıtılabilirliğin ölçüldüğü andaki kamu politikaları. İnsandaki bilişsel özelliklerin genetiği iki temel sorunla karşı karşıyadır: 1) Bilişsel özelliklerin dahi sınırlarının çizilmesi kültürel çevreye bağlıdır (bu yüzden koşul b’yi uygulamak zordur) ve 2) genler ile özellikler arasındaki korelasyon da yine kültürel çevreye bağlıdır.
1. Zekâ veya eğitim başarısı gibi insani özellikler, “iki göze sahip olmak” gibi sınırları net belirlenmiş yapılar değildir. “B. lepinitis‘e yakalanmış olmak” sınırları belirli bir özellik değildir; yine de muskoz hastası olmanın kalıtılabilirliği yüzde 80’dir. Zekâ söz konusu olduğunda durum daha da vahimdir; zira kalıtılabilirliği tahmin etmek için kullanılan IQ (zekâ katsayısı) puanının, ne psikolojide ne de nörobilimde tanımı üzerinde uzlaşıya varılabilmiş o “zekâ” denen şeyi ölçtüğü şüphelidir. IQ testi puanı başlangıçta okulda zorluk yaşayan öğrencileri tespit etmek için tasarlanmış bir ölçümdü. Bu puan, bazıları bilişsel özelliklerle (sözel akıcılık veya mekansal temsil gibi), bazıları ise dolaylı yoldan (testi çözme motivasyonu veya hastalık nedeniyle okula devamsızlık gibi) ilgili çok sayıda faktöre bağlıdır. Dolayısıyla, çok çeşitli nedenlerle IQ ile “bağlantılı” genler bulabiliriz. Eğer “köpek sahibi olma” veya “müziğe başlama yaşı” gibi tuhaf özellikler kurgularsak, bunlarda da yüksek kalıtılabilirlik oranları ölçeriz. Özetle, çevrenin (kültürün) özelliğin kendisini yapılandırdığı söylenir: Okuryazar olan bir toplumla olmayan bir toplumda, programlama bilgisi istenip istenmemesine veya yabancı dil pratiğine göre “eğitim” (hatta zekâ) aynı özellik değildir.
2. Genetik çeşitlilik çevresel çeşitlilikten bağımsız değildir: Sosyal yapı ve genetik olmayan ebeveyn aktarımı (tipik olarak ebeveynlerin dillerini aktarması gibi) nedeniyle taraflıdır. Sosyal tabakalaşma; sosyal konuma göre kaynaklara (eğitim, sağlık, beslenme, güvenlik, kültürel sermaye) farklı erişimi örgütler. Oysa bu konum, genellikle aileler ve sosyal gruplar içindeki genetik benzerlikle (akraba evliliği, ikamet ayrışması) ilişkilidir. Maruz kalma davranışları ebeveynlerin sosyal çevresiyle ilişkilidir; muskoz hastası ebeveynlerin çocukları aynı havayı solur. Böylece, genler ve özellikler arasında gözlemlenen bağlantılar aslında istikrarlı sosyal yapıları yansıtıyor olabilir ve bu da kalıtılabilirlik tahminlerini yapay olarak şişirir. İkiz analizlerinin yarattığı metodolojik sorunları aşacağı [5] düşünülen GWAS ve poligenik skorlar [4] gibi modern genomik araçlar hiçbir şeyi çözmez; çünkü bunlar hâlâ bağlantısaldır [4] ve hatalı doğrusal yanıt varsayımlarına dayanırlar.[6]
Dolayısıyla sosyal çevre, hem gen-çevre bağlantılarını hem de özelliklerin doğasını yapılandırarak kalıtılabilirliği istikrarsız, bağlamsal ve sağlam bir açıklayıcı anlamdan yoksun kılar. Nedensel bir model olmaksızın kurulan bağlantılar, müdahalelerin -özellikle de kamu politikalarının- etkisini öngörmeye izin vermez. Bilişsel özelliklerin kalıtılabilirliği, bu kalıtılabilirliğin ölçüldüğü kültürel çevreyi değiştirecek politikalar önermek için yararsız (ve çoğunlukla ideolojik amaçlı) bir göstergedir.
Basitçe örneklendirmek gerekirse; belirli bir bağlamda okul başarısı için ölçülen kalıtılabilirlik, okul sistemi değiştiği anda değişecektir. Okul politikasına yön vermek için kalıtılabilirliği kullanmak bilimsel bir saçmalıktır. Bu, her bir nesne tartıldığında ayarı değişen bir terazi kullanmaya benzer: Ölçüm, kendisini geçersiz kılan eyleme rehberlik edemez. İstatistiksel genetik yöntemleri hayvancılıkta kullanılıyorsa, bunun nedeni hayvanların üretim değerinin (breeding value), -yani “performansın genetik payının”– kalıtılabilirliğin yüksek olması için inşa edilmiş istikrarlı ve kontrollü bir çevrede hesaplanmasıdır.
Davranışsal genetikçiler, “performansın genetik payı” çerçevesini insanlara uygulamak istediklerini uzun süre reddettiler: Robert Plomin kendini her zaman “betimleyici ama kural koyucu olmayan” biri olarak tanıttı. Oysa şimdi embriyo seçimi şirketi Nucleus’un bilim kurulunda yer alıyor. Ünlü genetikçi Peter Visscher ve transhümanist filozof, kendini “yeni-öjenist” olarak tanımlayan Julian Savulescu, yakın zamanda Nature dergisinde çağdaş genomiğin hedefi olarak türü geliştirmek amacıyla embriyoların genomunun kitlesel olarak düzenlenmesini savunan bir makale yayımladılar. “The next frontier“ (Yeni sınır).
“Biliyor muydunuz?” ara notu: 2025 yılında [Fransa’daki] Le Robert sözlüğünde araması en çok artan kelimeler sıralamasında “eugénisme” dördüncü sırada yer aldı.
Sempatik liberal öjenizm (genetik diğerkâmlık[1]) ve kötü faşist öjenizm
Eğer embriyo seçimi yapılmayacaksa, kamuoyu tartışmalarında kalıtılabilirliğin ne yararı var? “Doğa ve kültürün göreceli katkısını” ifade etmek, bilgi üretmekten ziyade siyasi bir etki yaratmayı amaçlar; zira bu “katkı” kelimesi çoğu vatandaşın “nedensellik”[3],[7] olarak anlayacağı muğlak bir terimdir. Kalıtılabilirliğin, bizzat kendisinin rehberlik ettiği politikaların yaratacağı etkileri öngörememesi, bu kalıtımcı şarlatanlar tarafından bilinmektedir. Bu durum, bilimsel yayınlarının içeriği ile medyada yaydıkları basitleştirilmiş mesaj arasında ikili bir söyleme yol açar: Farklı tahmin yöntemleri yüzde 5 (aile içi GWAS) ile yüzde 80 (ikiz çalışmaları) arasında değişen ölçümler verdiğine göre, “ortasını bulup” yüzde 50 demek yeterliymiş gibi davranılır. Oysa durum böyle değildir: İki ölçüm bu denli farklı olduğunda sonuç ortalamayı almak değil, nedenlerini anlamaktır. Ortanca rakamı yaymak, bilimselliğin olmadığı yerde makul bir uzlaşı varmış gibi yapmaktır. Bu rakamları tekrarlayan medya şarlatanları, sadece genetik ve matematik konusundaki yetersizliklerini kanıtlarlar.
The Bell Curve [2] kitabının 30 yıl önce yayımlanmasından bu yana, kalıtımcıların bu tür sözde-bilimsel bulamaçlarla hedeflediği şey istisnasız bir şekilde yoksullarla dayanışma politikalarının ortadan kaldırılmasıdır. Murray için genetik, gruplar arasındaki farkın sosyal kökenli olduğunu inkar etmek ve böylece azınlık topluluklarına yönelik sosyal programları durdurmak için kullanılıyordu. Günümüz muhafazakârları bunu; “Okul bir fark yaratmaz çünkü okul başarısı her şeyden önce genetiktir. Kreşten başka bir şeyi finanse etmeye ne gerek var?” temasıyla eğitimsizleştirmek ve “eğitim-şüpheciliği”[8] yaymak için kullanıyorlar. (Örneğin Kathryn Paige Harden gibi) “liberal-ilerici” türev ise gruplar yerine bireyleri hedef alıyor ve onlara yardım vaat ediyor; ancak sözde-bilimsel argümantasyon (“eşitsizliklerin kaynağı büyük ölçüde doğaldır”) ve varılan sonuçlar (kamu politikalarında kemer sıkma) tamamen aynıdır.
“Biliyor muydunuz?” ara notu: Üreme amaçlı insan spermi pazarlayan Danimarkalı Donor Network şirketi, 2025 sonbaharından bu yana, IQ’su 85’in altında olan donör adaylarını reddetmek için testler uyguluyor. Şirket bu uygulamayı, doğacak çocukların zekâsı üzerine bir “kalite kriteri” olarak görüyor.
Mars kıssasının sonsözü
Mars kral-başkanı Mickey Trompe’u[xıx] bile muskozun genetik kökenli olduğuna ikna eden o kalıtılabilirlik (heritability) oranı nereden geliyordu? Başta iyi havalandırılmayan aile ortamları olmak üzere, çevrenin yetersiz bir şekilde hesaba katılmasından. B. lepinitis enfeksiyonuna verilen bağışıklık yanıtları, muskoz kapmaya yönelik “genetik yatkınlıklar” olarak yorumlanamaz: Bunlar ancak önleme politikalarının olmadığı bir ortamda mevcuttur. Muhafazakâr bir kalıtımcı şarlatan, kamu binalarının havalandırılmasına yatırım yapmanın israf olduğunu savunacaktır. Liberal-ilerici bir şarlatan ise sadece “duyarlılık” poligenik skoruna göre maske takılmasını önerecektir. Her iki söylem de kafa karışıklığına hizmet eder: Oysa sadece kolektif önleme politikaları, tüm vatandaşları çeşitlilikleri içinde enfeksiyondan korumaya izin verir.

Aynı durum okul için de geçerlidir. Farklı seçmen kesimlerini cezbetmek için ayarlanmış “IQ genetiği” söylemleri tek bir amaca hizmet eder: Devlet okulunun yıkımını tamamlamak ve yerine -gerici sağın bir takıntısı olan- “eğitim çeki” (school voucher) sistemini getirerek ebeveynlere özel “kişiselleştirilmiş eğitim” vaat etmek. Dahası IQ, öğretmenlere karşı kullanılan bir alternatif ölçüm haline gelmiştir (“çocuğum Üstün Potansiyelli-HPI, başarısızlığı okulun hatası”); üstelik bu ölçüm bilimsel meşruiyetini okul değerlendirmeleriyle olan korelasyonundan (ilişkisinden) alır. Son noktasına kadar götürüldüğünde kalıtımcı mantık, nihai IQ’nun alınan kişiselleştirilmiş eğitimi yansıttığı “kendi kendini gerçekleştiren bir kehanet” oluşturur. Devlet okulunun çeşitliliği dikkate alma konusundaki “büyük oranda sağlamcı (validiste)” kör noktaları, Faşizm 2.0’ın eline bırakılamaz.
“Kapitalizm demokrasiden çok daha önemlidir. Ben kendim de demokrasinin ateşli bir hayranı değilim.” – S. Moore, D. Trump’ın ekonomi danışmanı
Düşünülmemiş öjenizm
Sonuç olarak, aşı veya evrim gibi tekno-bilimsel konularda görünürde zıt olan siyasi blokların ittifakı şaşırtıcı değildir. Yaratılışçıları (Evanjelikler, Tea Party) sosyal-Darwinizmin radikal savunucuları olan “Tech bro”larla (teknoloji kardeşleri) el ele getiren bu neofüzyonizm [9], “doğal” hiyerarşiler şeklindeki ortak bir fikre dayanır. “IQ genetiği”ni seferber ederek modern genomiğin ilerlemelerine yaslanan[10] “liberteryen” tekno-faşizm; ilericiliği “teknolojik egemenlik” ile takas etmiş, entelektüel ve ahlaki omurgadan yoksun liberalleri cezbedecek şekilde, eski sözde-bilimsel ırkçılığa avangart renkler kazandırmıştır.
Alt-Right’ın bileşenleri, farklı nedenlerle de olsa, üniversite ve bilim nefretini de paylaşır. Burada da, Amerikan Ivy League [xx] üniversitelerindeki “liberal-ilericiler” kıssanın kullanışlı aptallarıdır; zira Trump’ın seçilmesinin arifesine kadar “wokism”i akademik özgürlüğe yönelik temel tehdit olarak ihbar eden sıkıcı metinleri seri halde ürettiler. Trump’a yönelik bu hoşgörü, Harvard ve diğer pek çok üniversiteden mafyavari bir fon gaspı ile hak ettiği karşılığı almıştır. Kendilerini “bilim ve akıl” savunucusu ilan eden “liberal-ilerici” elitlerin, bizzat Trumpçı girişimlerin kurbanı olana dek sergiledikleri bu kayıtsızlık (laissez-faire); meritokrasi taraftarları arasında, “doğal olarak” zekâya dayalı sosyal hiyerarşi fikrinin ne kadar cazip olduğunu sorgulatmaktadır.
Bu demokrasi nefretinin arkasında, tarihin her döneminde siyasi yelpazenin tamamını (aşırı sağdan sosyalistlere)[11] kat etmiş olan öjenist fantezinin kalıcı çekim gücü yatar. Bireylerin kullanımını “ekonomiyi” meyvelendirmek için “optimize etmeyi” amaçlayan siyasi ve sosyal örgütlenme fantezisi, sosyal-Darwinizm 2.0’a kayışı ve sosyal hiyerarşilerin “biyolojik olarak” “ırk” ve/veya “zekâ” üzerine temellendirilmesi şeklindeki aşağılık tanıtımı beslemektedir.
Okulu, üniversiteyi, araştırmayı ve bilimle olan ilişkimizi kararlı bir demokratik proje içine yerleştirerek yeniden kurmamız gerektiğine göre; aşırı sağların ittifakının temelinde yatan kalıtımcı ideolojiyle savaşmalıyız. Bu, o ideolojinin çerçevesini ve varsayımlarını reddetmeyi gerektirir. Demokratik idealin savunulması, “çevrenin payı çok büyüktür” demeyi savunan (Bolloré[xxı] soslu) sözde-bilimsel bir “tartışmadan” geçmez. Bilimsel olarak içi boş ve siyasi olarak zehirli bir çerçeve olan “doğa mı çevre mi” şeklindeki “göreceli payları” tartışmak söz
konusu bile olamaz.
“İhtiraslı, eşitsizci -evet, eşitsizci, erdemli ve Darwinci bir yasaya ihtiyacımız var…” Antoine Petit, CNRS (Fransa Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi) CEO’su
SH’nin notu: Metni Fransızca’dan Ekin Emeksiz çevirdi, Mehmet Ali Ayan gözden geçirdi. Yazarın notlarını kendi yaptığı gibi evrensel rakamlarla, çevirmenin notlarını romen rakamlarıyla verdik. Pek çok okuyucunun Fransa’daki ve ABD’deki her kurum, şahsiyet ve olayı bilmediği düşüncesiyle, editöryal teamülden ayrılarak, çevirmenin açıklayıcı notlarını öne aldık; o nedenle yazarın dipnotları daha sonra geliyor.
Çevirmenin notları:
[ı] https://standupforscience.fr/ ve https://www.standupforscience.net/
[ıı] https://rogueesr.fr/wp-content/uploads/2026/02/EugenismeLibertarien.pdf
[ııı] Tekno-çözümcülük: Teknolojik ilerleme ve dijitalleşmenin, özellikle ekolojik krize karşı etkili bir çözüm
olabileceğini savunan görüş.
[ıv] Thiel, Peter Andreas: Almanya doğumlu ABD vatandaşı; esas olarak finans sektöründe ama Palantır teknoloji şirketiyle yazılım alanında da faaliyet gösteren dünyanın en zengin 100 kişisinden biri. Cumhuriyetçi Parti üyesi; şimdiki Başkan yardımcısı J.D. Vance’ın da en büyük mali destekçisi. Trump’ın seçimi kazandıktan sonra kurduğu “geçiş dönemi ekibi”nde yer aldı.
[v] Alt-right: Kelimesi kelimesine çevrilirse “Alternatif sağ”, gerçekte ise aşırı ya da faşizan sağ.
[vı]Bahsedilen yasa tasarısı ile, kadın çiftler ve evli olmayan kadınlar için tıbbi destekli üreme (PMA/tüp bebek) teknolojilerine erişimin genişletilmesi, hem kadınlar hem de erkekler için üreme hücrelerinin dondurularak saklanması amaçlamaktadır. Fakat bunun, yasadaki “Preimplantasyon Genetik Tanı” üzerinden, tüp bebek sürecindeki taramaları sadece ağır hastalıkları önlemeye yönelik olmaktan çıkarıp, zeka, fiziksel özellikler vb. açısından “kusursuz çocuk” arayışına evrileceği öne sürülmüştür.
https://blog.landot-avocats.net/2021/07/29/la-nouvelle-loi-bioethique-validee-par-le-conseil-voici-des-extraits-des-memoires-puis-la-decision-commentee-par-le-conseil-lui-meme/
[vıı]Yazar burada biyolojik tartışmanın eğitim alanına yansımasından bahseder. Fransa’da son yıllarda
eğitim politikalarında nörobilim ve bilişsel bilimlerin ağırlığı artmıştır. Milli Eğitim Bakanlığı bünyesindeki
“Bilimsel Eğitim Kurulu” (Conseil scientifique de l’Éducation nationale) gibi yapılar, öğretmenlerden
öğrencilerin zekâsını ve öğrenme kapasitesini “biyolojik veya nörolojik verilere” göre sınıflandırmasını
bekleyen yaklaşımlara sahiptir. Belirtmek gerekir ki, eğer bir çocuğun başarısı ya da başarısızlığı sadece
“genetik mirasına” veya “beyin yapısına” indirgenirse, eğitim alanındaki sosyal ve siyasal eşitsizlikler
göz ardı edilecektir.
[vııı] Öjenizm: Hastalık, sakatlık, zihinsel engellilik, bağımlılık, suçluluk gibi “kusur”ların kalıtım yoluyla aktarıldığını, işi doğal seçilime bırakmayıp biyolojik ve genetik temellerde müdahale edilirse ruhsal, fiziksel ve zihinsel olarak sağlıklı bireyler ve kuşaklar yaratılabileceğini iddia eden bilimsel görünüşlü ırkçı teori ve hareket. Darwin’in üvey yeğeni de olan ve evrim teorisini çarpıtan bilim adamı Francis Galton (1822-1911) tarafından ortaya atılmıştır. Bu teoriye dayanılarak ABD başta olmak üzere sömürgeci devletlerin birçoğunda, 1900’lerden itibaren, aşağı ırktan sayılan siyahi ve yerli (kızılderili, aborijen, İnuit, vs.) kadınlara devlet zoruyla kısırlaştırma programları uygulanmış, Hitler ve Mussolini iktidarları altında ise “kusur”lu olanlar ya topluca katledilmiş ya da bir kısmı tıbbi araştırmalarda denek olarak kullanılmıştır.
[ıx] Paleo-muhafazakârlık (Paleoconservatism), ABD’de 1980’lerde ana akım muhafazakârlığa (neocon) tepki olarak doğan sağ siyasi hareket. Temel olarak geleneksel, ailevi ve dini değerlerin korunması, küreselleşme karşıtlığı ve izolasyonizm üzerinden tanımlanabilir.
[x] “MAGA seçmeni” tabiriyle yazar, Donald Trump’ın 2016 seçim kampanyasından bu yana kullandığı “Make
America Great Again” hareketinden bahsetmektedir. (Hareket diyorum, çünkü basit bir sloganın çok ötesine geçmiştir. Bundan dolayı olacak ki, yazar, “Maga seçmeni” ifadesini kullanmıştır).
[xı] Transhümanizm: Biyoteknoloji, genetik mühendisliği, sibernetik, yapay zekâ, nanoteknoloji, bilişsel bilimler ve android cihazlar gibi unsurları kullanarak insanın sahip olduğu fiziki ve zihinsel sınırlılıkları aşmayı, daha üstün yeteneklere sahip bir öte-insan veya aşkın-insan yaratmayı hedefleyen felsefi akım ve hareket.
[xıı] “Akıl çemberi” (Cercle de la raison): Bu kavram ilk kez 1990’larda Fransa’daki Saint Simon Vakfı’nın yöneticilerinden Alain Minc tarafından kullanılmış ve ardından diğerlerince de açımlanmıştı. Onlara göre, “gerçek ve mümkün” olanı, içinde hakiki aktörlerin kendi ideolojilerine göre manevra yapabileceği “alanı” tarif ediyordu. Vakıf 1982’de (Fransa’da SP-FKP ittifakı seçimi kazanıp iktidarı devraldıktan sonra) kurulmuştu ve “think tank” denen siyasi “düşünce kuruluşları”nın oradaki ilk örneğiydi. Sınırlı sayıda akademisyen, gazeteci, şirket yöneticisi, yüksek bürokrat ve uzmanı bir araya getiren bu kapalı kulüp kendince “ılımlı-ilerici” bir eğilime sahipti. Amacı Fransız solunu ekonomik liberalizm ve Avrupa Birliği fikriyatı ile uzlaştırmaktı. 1999 sonunda görevini tamamladığı gerekçesiyle feshedildi. Bugün her biri bir siyasi partiye, bazıları ise birden fazlasına hizmet veren, neredeyse hepsi değişen oranlarda devlet tahsisatlarıyla ve yüzde 60 oranında vergiden muaf bağışlarla beslenen bir dizi vakıf var. “Akıl çemberi” onlar için de kullanılıyor, ama daha ziyade alaycı bir biçimde. Yazar ise, “eski akıl çemberi” derken, belli ki Saint Simon Vakfı’ndan söz ediyor.
[xııı] Faşizm 2.0: 20. yüzyıl faşizmi ile bugün ortaya çıkan faşizmi ayırt etmek adına, yeni tip faşizm için
kullanılan bir adlandırmadır. Faşizm gücünü artık yalnızca kaba devlet otoritesi ve zor kullanmadan değil, yüksek teknoloji ve dijital kontrol mekanizmalarından alır. Bununla birlikte kurulan ırk hiyerarşisi de yeni IQ tartışmaları içerisinden ifadesini bulur. İnsanların toplumsal konumunun (zenginlik, başarı, statü) genetik birer “doğal sonuç” olduğunu öne sürerek, öjenik, organik devleti yeniden doğurur
[xıv] Tasty Crousty: Fransa’da genellikle banliyölerde bulunan, düşük fiyatlı, hızlı tüketim odaklı ve genellikle
fast-food tarzı yemekler sunan bir restoran zinciri. Yazara göre, eğer her şeyi genetiğe bağlarsanız, “fakirlerin ucuz fast-food sevmesi” gibi tamamen ekonomik bir durumu bile “fakirlik geni” yüzünden diye yutturmaya kalkarsınız; ya da okul başarısını “zenginlik” üzerinden, “pırıl pırıl zihinler” üzerinden tanımlarsınız. Bu bakış, bilimin egemenler tekelinde nasıl ideolojik bir silah haline getirildiğini ifade eder.
[xv] Muskoz: [Elon] Musk’ın adından uydurulmuş.
[xvı] “Hitler selamı” tarif ediliyor.
[xvıı] Laurentz Alexander: Yapay zeka alanındaki uzmanlığı ve transhümanizm konusundaki keskin görüşleriyle tanınan ürolog-cerrah, konferansçı, yazar ve iş adamı Laurent Alexandre örneğinden hareketle uydurulmuş.
[xvııı] Bardellum lepinitis: Fransa’daki faşist parti Ulusal Derleniş’in (Ressemblement National) resmi başkanı [Jordan] Bardella ile gerçek lideri [Marine] Le Pen’e gönderme yapılıyor.
[xıx] Mars kral-başkanı Mickey Trompe: ABD Başkanı Donal Trump’a gönderme yapılıyor. Ayrıca bir de kelime oyunu var: Fr. “tromper” fiili (Tr. “aldatmak”) 1. ve 3. tekil şahıslarda “trompe” şeklinde çekilir. Yani “Mickey Trompe” denince, bu, “Mickey aldatır veya aldatıyor” diye de anlaşılır.
[xx] Ivy League: ABD’nin kuzeydoğusunda yer alan sekiz vakıf üniversitesinden (Brown, Columbia, Cornell, Dartmouth, Harvard, Pennsylvania, Princeton ve Yale) oluşan akademik topluluk. Başlangıçta bir spor ligi olarak kurulmuş olsa da günümüzde yüksek akademik prestij, seçici kabul süreci ve toplumsal elitizmle eş anlamlı olarak kullanılır.
[xxı] Bolloré. Vincent Bolloré (+ çocukları ve diğer aile mensupları) tarafından yönetilen Fransa merkezli bir çok uluslu şirketler topluluğu. Bu şirketlerden Vivendi, iletişim, eğlence (müzik, sinema, video oyunları vb.) ve medya (yayınevleri, gazeteler, TV kanalları vb.) alanında geniş bir ağ kurarak kamuoyunu etkiler hale gelmiştir. Bolloré medyası, taraflı yayınları, eleştiren ve ifşa eden gazetecileri sansür ve yargı yoluyla susturma çabaları, bazı TV kanallarında faşistlere fütursuzca konuşma imkanı tanıması ile bilinir.
Yazarın notları:
[1] “Jeffrey Epstein Couldn’t Stop Emailing People About Eugenics.” https://www.motherjones.com/politics/2026/02/epstein-emails-eugenics-chomsky-altruism-billionaires/
“Epstein files reveal deeper ties to scientists than previously known.” https://www.nature.com/articles/d41586-026-00388-0
[2] Son otuz yılın kalıtımcı argümanlarını, radikal biçimde farklı söylem stratejileri ve niyetlerle, ancak aynı öncüllerle ortaya koyan üç eser.
The Bell Curve : Intelligence and Class Structure in American Life (Richard Herrnstein & Charles Murray, 1994), IQ ile ölçülen zekanın, sosyoekonomik başarıda ana belirleyici olduğunu ve ABD’deki ırk grupları arasındaki IQ farklılıklarının kısmen genetik kökenli olduğunu savunmaktadır. Bu çalışma açık politik sonuçlar çıkarır: Telafi edici sosyal programlar (“affirmative action”, hedefli yardımlar) biyolojik sınırlara çarpacağı için etkisiz kalacaktır. Yeni-muhafazakar saldırının tam ortasında yayımlanan ve Pioneer Fund (tarihsel olarak öjeni ve ırk ayrımcılığı ile bağlantılı bir vakıf) tarafından finanse edilen The Bell Curve, metodolojik hataları ve veri uydurması nedeniyle büyük eleştiri aldı.
Blueprint: How DNA Makes Us Who We Are (Robert Plomin, 2018) aynı argümanın güncellenmiş ve politikadan arındırılmış bir versiyonu olarak sunulmaktadır. Bir genetikçi-psikolog (ve ikiz araştırmalarının merkezi figürü) olan yazar, bu kitapta, genetiğin bireysel eğitim yollarının nedeni olduğunu ve bireyler arasındaki psikolojik farklılıkların “esas olarak genetik” olduğunu iddia etmektedir. Blueprint, sonuçları seçici bir şekilde sunması, poligenik puanların sınırlarını sistematik olarak göz ardı etmesi (düşük tekrarlanabilirlik, ilinti ile nedenselliği ayırt etmeme) ve birbirine karıştırıcı faktörleri tartışmaması nedeniyle eleştirilmektedir.
The Genetic Lottery: Why DNA Matters for Social Equality (Kathryn Paige Harden, 2021) kalıtımcı argümanlar bütününü ilerici bir şekilde yeniden ele almaya yönelik en ayrıntılı girişimdir. Harden, kendisini solcu sayan bir davranış genetikçisidir; kamu kaynaklarının daha iyi tahsis edilmesini sağlamak üzere “genetik olarak dezavantajlı” bireyleri belirlemede poligenik puanların kullanılmasını önermektedir. Bu argüman Murray’a karşı olmak arzusundadır ve Plomin’e doğrudan hücum etmektedir: artık sosyal programları kesmek değil, hedefe yöneltmek söz konusudur. Ancak bilimsel öncül aynıdır ve epistemolojik eleştiriler de aynıdır. Dahası, Harden’ın çerçevelemesi yapısal bir sorunu bireyselleştirir ve odak noktasını sosyal nedenlerden özselleştirilmiş biyolojik “zafiyetler”e kaydırır ki, “nöroçeşitlilik”in tanınmasına dönük büyük hareketten ilham alsa da, mücadele ettiğini öne sürdüğü mantığı böylelike yeniden üretir. Harden’ın tezini, davranış genetiğinin en hiddetli eleştirmenlerinden biri olan genetikçi Eric Turkheimer ile birlikte yazdığına da dikkat çekmek gerekir.
[3] “The Music of Life – Biology Beyond Genes” https://www.univ.ox.ac.uk/book/the-music-of-life-biology-beyond-genes/
“The extended evolutionary synthesis: its structure, assumptions and predictions” https://royalsocietypublishing.org/rspb/article/282/1813/20151019/84275/The-extended-evol utionary-synthesis-its-structure
[4] Genom çapında ilişki çalışmaları (GWAS, Genome-Wide Association Studies): Büyük topluluk nümunelerinin genetik haritasını tarayarak, ilgi konusu bir özellik (bir hastalık, bir fizyolojik ölçüm veya, burada, bir davranış skoru) ile ilişkili genetik varyantları ((single-nucleotid polymorphisms, SNP) belirlemek için yapılır. Binlerce varyantın etkisini bir araya getirerek, bir bireyin belirli bir özellik için genetik yatkınlığını özetlediği farzedilen “poligenik skorlar” oluşturulur. Bu skorlar tamamen korelasyoneldir: nedensel mekanizmaları veya birbirine karıştırıcı etkenleri belirlemeden istatistiksel ilişkileri yakalarlar. GWAS’lar bu şekilde, biyolojik etkilerden ziyade, sosyal tabakalaşma ile ilişkili tüm genetik varyantları elde eder.
[5] İkiz çalışmaları, ailelerde paylaşılan ortamın neden olduğu sapmaları kalıtım hesaplamasından ayıklamak için kullanılan klasik yöntemdir. Bu çalışmalar özellikle monozigot ikizlerle (“gerçek” ikizler) dizigot ikizlerin (“sahte” ikizler) ortak çevreyi aynı ölçüde paylaştıkları varsayımına dayanmaktadır. Bu genel olarak sorunlu varsayım, davranışsal özellikler söz konusu olduğunda bilhassa rahatsız edicidir: Muhtemelen tek yumurta ikizlerinin birbirleri üzerindeki etkisi, çoğu durumda, çift yumurta ikizlerinin birbirleri üzerindeki etkisinden fazlasıyla yüksektir.
[6] Bir karşılaştırma yapmak gerekirse: Modern hesaplamalı sinirbilimin nedensel modelleri, örgütlenme düzeyleri (genlerin ifadesi, sinir ağlarının faaliyetleri, bilişsel işlev) arasındaki bağlantıları, eşleştirimiş, doğrusal olmayan (çünkü genlerin ilave bir aktivitesi yoktur), diferansiyel denklem sistemleri ile (dinamik olarak) tanımlar; oysa davranışsal genetik bu sistemi ve onun çevre ile olan eşleşmesini statik ve doğrusal bir şekilde (ağırlıklı toplam) yakalama iddiasındadır. Sosyal bilimleri “pozitif bilim” (hard science) duruşuyla küçümseme tutumunun sınırı şudur: Bu denli basite indirgeyici modeller kullanıldığında, biyoloji ve matematik alanındaki boşluklar eninde sonunda gün yüzüne çıkar.
[7] Nisan 2025’te Philosophie Magazine‘de Michel Onfray’ın Nicolas Sarkozy ile yaptığı ustaca söyleşiyi hatırlayalım: “Ben kendi payıma pedofilinin doğuştan geldiğini düşünme eğilimindeyim. zaten bu patolojiyi tedavi edemeyişimiz de bir sorun. Fransa’da her yıl intihar eden 1200 veya 1300 genç var; bu, ebeveynleri onlara iyi bakmadığı için değil! Fakat genetik bir kırılganlığa, önceden gelen bir acıya sahip oldukları içindir.” 2006 yılında dönemin içişleri bakanı olan bu mükerrer suçlu, suç işlenmesini önlemek için… kreşlerden itibaren davranış bozukluklarının taranmasını öneriyordu.
[8] Universités : “La politique éducative nationale ne vise plus à élargir l’accès aux études supérieures”, tribune de Julien Gossa parue dans Le Monde. https://www.lemonde.fr/societe article/2026/01/20/universites-la-politique-educative-nationale-ne-vise-plus-a-elargir-l-acces-aux-etudes-superieures_6663297_3224.html
[9] Quinn Slobodian, Hayek’s Bastards: Race, Gold, IQ, and the Capitalism of the Far Right. ZoneBooks.
https://www.zonebooks.org/books/160-hayek-s-bastards-race-gold-iq-and-the-capitalism-of-the-far-right Quinn Slobodian, « The irresistible rise of libertarian eugenics. », Financial Times.
https://www.ft.com/content/23e93161-4817-4066-8f4c-58c131b4f4be
[10] İzlanda’daki deCODE Genetics projesi bu durumu örneklemektedir: Bir nüfusun iyi belgelenmiş genetiği sayesinde tıbbı ilerletme hedefiyle doğan bu proje, 1998’den itibaren sağlık verilerinin merkezileştirilmesi ve özelleştirilmesi yönünde değişmiş, bu da rıza konusunda bir ihtilafa sebep olmuş, ardından girişim iflas etmiş ve sonunda Amgen tarafından satın alınmıştır. Herkese kökenlerini ve “genetik potansiyellerini” keşfetme sözü veren 23andMe de aynı güzergahtan geçti: İlaç şirketleriyle yaptığı anlaşarak verilerini paraya çevirdikten sonra şirket bir siber saldırı ve veri sızıntısı yaşadı, iflas etti ve sonunda kurucusu ve Google’ın kurucularından Sergey Brin’in eski karısı olan Anne Wojnicki tarafından satın alındı. Her iki durumda da, ilerleme vaadi, sonunda özel çıkarlar tarafından stratejik varlıklar olarak ele geçirilen biyo-bankaların oluşturulmasına hizmet etti.
[11] Jonathan Freedland, « Eugenics: the skeleton that rattles loudest in the left’s closet » https://www.theguardian.com/commentisfree/2012/feb/17/eugenics-skeleton-rattles-loudest-closet-left
Diane Paul, « Eugenics and the left » https://www.researchgate.net/publication/11738836_Eugenics_and_the_Left
