Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla Akbelen Ormanı’nda alınan acele kamulaştırma kararı, Türkiye’de mülkiyet hakkı, doğa ve kamu yararı kavramlarının yeniden sorgulanmasına yol açtı. Muğla’da sekiz yıldır topraklarını, zeytinliklerini ve ormanlarını koruyan köylüler, arazilerini satmak istemediklerini açıkça ifade etmelerine rağmen, bu karar ile mülksüzleştirilme tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Üstelik kamulaştırmanın amacı, kamu hizmeti sağlamak veya toplumsal bir ihtiyaca cevap vermek değil; madencilik faaliyetlerinin önünü açmak.
Burada kritik soru şudur: Rızası olmayan bir halktan, yani kamudan, bu toprakların devlet zoruyla alınması hangi gerekçeyle “kamu yararı” kılıfına uydurulabilir? Kamulaştırma hukuku, istisnai bir uygulama olarak yalnızca tartışmasız bir kamu yararı olduğunda devreye girmelidir. Akbelen’de ise kamulaştırma, doğrudan ekonomik çıkarları koruyan bir araç işlevi görmektedir.
Madenlerin çevresel maliyeti ise oldukça ağırdır. Linyit, taşkömürü, altın ve diger madenler ormanları yok eder, yeraltı su kaynaklarını kirletir, toprak erozyonunu hızlandırır ve ekosistemleri tahrip eder. Bu tahribat yalnızca bugün değil, onlarca yıl boyunca geri dönülemez bir biçimde devam eder. Akbelen’de planlanan faaliyet, bölgenin ekolojik bütünlüğünü tehdit etmekte ve tarımı, zeytinlikleri, yerel yaşam alanlarını doğrudan yok etme riski oluşturmaktadır.
Tarih bunun acı örnekleriyle doludur. 2014’te Soma’da yaşanan maden faciası, iş güvenliği ve kamu denetiminin nasıl göz ardı edilebildiğini gözler önüne serdi; yüzlerce işçi hayatını kaybetti, aileler yıkıldı. Benzer şekilde, madencilik faaliyetleri yalnızca doğayı değil, insan yaşamını da ciddi biçimde tehdit eder. Bu nedenle Akbelen’in köylüleri açısından söz konusu olan, yalnızca ekonomik bir kayıp değil, aynı zamanda güvenlik ve yaşam hakkının riske girmesidir.
Jeopolitik açıdan bakıldığında, Türkiye’nin enerji ve maden politikaları hâlâ fosil yakıtlara dayalı kısa vadeli çıkarlarla şekillenmektedir. Küresel ölçekte yenilenebilir enerji ve düşük karbon ekonomisine geçiş tartışılırken, Akbelen gibi alanlarda yeni maden sahalarının açılması, iklim krizi ve çevresel kırılganlık açısından sürdürülemez bir tercihtir. Bugün linyit ve kömür gibi kaynaklar, geçmişte olduğu kadar “kaçınılmaz ihtiyaç” olmaktan çıkmıştır; enerji ve sanayi dönüşümü bu tür madenlere olan bağımlılığı azaltmaktadır.
Akbelen’deki gerilim, “toprağını satmak istemeyen halk” ile Cumhurbaşkanı imzasıyla alınmış acele kamulaştırma kararı arasındaki çatışmayı görünür kılmıştır. Bu çatışma yalnızca yerel bir direnişi değil; doğa, demokrasi ve hukuk arasındaki ilişkinin ne denli kırılgan olduğunu da gösterir. Rızanın olmadığı yerde kamu yararından söz edilemez; toprağın zorla alındığı bir yerde ne kalkınmadan ne de adaletten bahsedilebilir.
Sonuç olarak Akbelen, Türkiye’de doğa talanının yalnızca çevresel değil, aynı zamanda siyasal, toplumsal ve insani bir mesele olduğunu ortaya koymaktadır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzasıyla alınan bu karar, mülkiyet hakkının, demokratik katılımın, iş güvenliğinin ve ekolojik korumanın ne kadar kırılgan olduğunu simgelemektedir. Doğa ve insan yaşamı pahasına bedeliyle kararlar, bugün değilse yarın, hem ekosistem hem de toplum için geri dönülmez bir maliyet yaratacaktır.
