Berlin seçimleri bitti ve Sol Parti yüzde 25,7 ile açık ara birinci parti oldu. 2023’te yüzde 12,2 alan bir partinin üç yıl sonra oyunu iki katından fazla artırması başlı başına önemli bir sonuç. Üstelik mesele yalnızca birinci çıkması da değil. Berlin’de ilk kez Sol Parti seçimleri kazandı ve bunu, çok değil 2025’in başında anketlerde yüzde 3-4 bandına kadar gerilemiş, Federal Meclis dışında kalıp kalmayacağı tartışılan bir parti olarak yaptı.
Berlin’de uzun zamandır başka bir siyasi denge vardı. Özellikle kentin merkezinde yaşayan genç, eğitimli, daha kozmopolit seçmenin doğal adresi büyük ölçüde Yeşillerdi. Sol Parti’nin geleneksel gücü ise daha çok eski Doğu Berlin’e dayanıyordu. Bu nedenle parti içinde yıllardır devam eden bir tartışma vardı: Sol Parti bir taraftan yeni kentli seçmene ulaşmaya çalışırken diğer taraftan kendi geleneksel sosyal tabanından mı uzaklaşıyor, Yeşiller ile aynı şeyi mi anlatıyor veya anlatmaya çalışıyor idi.
Sahra Wagenknecht’in Sol Parti’yi bölerken yönelttiği temel eleştirilerden biri de buydu. Parti ona göre işçi sınıfının maddi meselelerini ikinci plana atmış, büyükşehirlerde yaşayan üniversite mezunu çevrelerin kültürel dünyasına fazla yaklaşmıştı. Wagenknecht’in ayrılıp BSW’yi kurmasına giden yolun önemli bir kısmı bu tartışmadan geçti. Wagenknecht meselesine ve onunla ilgili günah çıkarmama başka bir paragrafta değineceğim.
Berlin seçimi bu eski tartışmaya ilginç bir cevap verdi. Çünkü Sol Parti bu kez yalnızca eski Doğu Berlin’de güçlenmedi. Batı Berlin’e de ciddi biçimde yayıldı ve daha önce Yeşillerin çok güçlü olduğu merkez mahallelerde büyük artışlar elde etti. Seçim sonrası incelemeler partinin gençler arasında özellikle güçlü olduğunu, fakat başarının yalnızca gençlere dayanmadığını gösteriyor. Sol Parti, Berlin’de farklı yaş ve sosyal gruplara ulaşmayı başardı. CDU-SPD hükümeti döneminde göç ve güvenlik tartışmalarının giderek sertleşmesi, buna AfD’nin özellikle doğu eyaletlerindeki yükselişinin eklenmesi Berlin’de başka bir karşı hareket de yarattı. Seçim sonuçları, Sol Parti’nin özellikle göçmen nüfusun yoğun olduğu bölgelerde güçlü olduğunu gösteriyor. Bunun tek başına neden-sonuç ilişkisi kurmaya yetmeyeceği açık; ancak AfD’nin yükselişinden kaygı duyan farklı seçmen gruplarının Berlin’de Sol Parti etrafında buluştuğunu söylemek mümkün. Sol Parti en azından Berlin’de, uzun zamandır kendisine kurulan “ya eski Doğu Alman işçi seçmeni ya da kentli ilerici seçmen” ikilemini bozdu. Birini kazanmak için diğerinden vazgeçmek zorunda olmadığını gösterdi.
Bir başkenti almak başlı başına zaferdir, bunu İstanbul’da Ekrem İmamoğlu’nun zaferi, New York’ta Mamdani’nin zaferi ile iyi biliyoruz. Böyle büyük kentlerde yaşayanlar olarak da böylece nefes alacağımızı umuyoruz, mutluyuz, haklıyız da.
Fakat Berlin konusunda sevindiğim kadar, buradan bütün Almanya hakkında büyük sonuçlar çıkarmaktan da çekiniyorum. Çünkü Berlin seçimiyle aynı gün Mecklenburg-Vorpommern’de AfD yüzde 38,2 ile birinci oldu. Bundan iki hafta önce Sachsen-Anhalt’ta yüzde 43,8 almıştı. Federal hükümeti ise CDU’nun bile en sağcı kanadında duran Friedrich Merz yönetiyor.
Berlin Almanya’nın tamamı değil. Bunu özellikle solun unutmaması gerekiyor.
Bir dönem siyaset yapılırken, özellikle kentli kimlik güçlendiğinde, Berlin, Hamburg, Köln gibi kentlerde yaşayan insanların siyasi ve kültürel dünyası sanki ülkenin tamamının dünyasıymış gibi davranıldı. Üniversite mezunu, genç ve büyükşehirli seçmenin meseleleri doğal olarak önemli; bunda sorun yok. Sorun, Almanya’nın geri kalanının da aynı önceliklerle yaşadığını varsaymakta.
Halle’de üniversitenin bulunduğu bir mahalle ile Sachsen-Anhalt’ın küçük bir kasabası aynı siyasi dünyada yaşamıyor. Berlin’in merkezindeki bir kiracıyla Brandenburg’un veya Mecklenburg-Vorpommern’in küçük bir kentindeki seçmenin bazı ekonomik sorunları ortak olabilir ama siyasete bakışları, göç konusundaki deneyimleri, devlete ve kurumlara duydukları güven aynı değil. Sachsen-Anhalt’ın tamamı AfD’ye kaybedildiğinde Halle’deki bir seçim bölgesini sol parti kazanınca bir adacığa sıkışılmış oluyor, zafer kazanılmış olmuyor.
Sol siyasetin bunu uzun süre yeterince göremediğini düşünüyorum.
Wagenknecht ve partisi
Tam burada kendi adıma Wagenknecht konusunda bir parantez açmam gerekiyor. Sahra Wagenknecht uzun yıllar Sol Parti’nin en tanınmış ve etkili isimlerinden biriydi. Benim de Wagenknecht’e yakınlık duymamın nedenlerinden biri, 2021’de yayımlanan Die Selbstgerechten: Mein Gegenprogramm – für Gemeinsinn und Zusammenhalt kitabında yaptığı değerlendirmelerdi. Başlığı yapay zeka yardımıyla Türkçeye kabaca “Kendini Haklı Görenler: Toplumsal Dayanışma İçin Karşı Programım” diye çevirdim. Bildiğim kadarıyla kitabın yayımlanmış resmi bir Türkçe çevirisi yok.
Wagenknecht Sol Parti’den ayrılırken söylediklerinin önemli bir kısmını ikna edici buluyordum. Solun sınıf siyasetinden uzaklaştığı, maddi meseleleri kültürel tartışmaların gerisine ittiği, küçük kentlerde ve Doğu Almanya’da yaşayan insanlarla iletişimini kaybettiği yönündeki eleştirilerine katılıyordum.
Wagenknecht bu kitapta, solun özellikle son yıllarda giderek kentli, üniversite mezunu ve görece iyi eğitimli bir çevrenin kültürel dünyasına sıkıştığını; sosyal köken, gelir dağılımı, güvencesiz çalışma ve sınıfsal eşitsizlik gibi meselelerin ise geri plana itildiğini savunuyordu. Kendisinin “Lifestyle-Linke” diye tarif ettiği bu kesimin, ilerici bir dil kullanmasına rağmen toplumun kendi sosyal çevresi dışında kalan büyük bölümüne ulaşmakta zorlandığını ileri sürüyordu. Kitabın temel tezlerinden biri de sosyal adaletin yerini sembolik kültür tartışmalarının almasının, çalışan kesimlerin bir bölümünü sola yabancılaştırdığı ve sağ popülizme alan açtığıydı.
Aslında Wagenknecht’in “Lifestyle-Linke” diye tarif ettiği olgu, o dönemin Almanya’sında en görünür biçimiyle Yeşiller çevresinde ortaya çıkıyordu. Kitabın yayımlandığı 2021’i bugünden bakarak unutmamak gerekir: İklim krizi seçimin temel gündemlerinden biriydi, Yeşiller yıllardır görmedikleri bir yükseliş içindeydi ve özellikle genç seçmenlerde son derece güçlüydü. 18-24 yaş grubunda yüzde 24’e ulaşmış, Grüne Jugend ise yaklaşık 18 bin üyeli, parti üzerinde gerçek etkisi olan büyük bir gençlik örgütüne dönüşmüştü. O dönemde solcu bir konuşma dinlediğinizde Sol Parti’de görmeyi bekleyebileceğiniz pek çok genci Yeşiller çevresinde görmek şaşırtıcı değildi. Bunun arkasında yalnızca iklim siyaseti değil, bir yaşam tarzı anlayışı da vardı. Nereden alışveriş yaptığınız, serbest gezen tavuk yumurtası alıp almadığınız, organik ürün tüketmeniz, plastik ambalajdan kaçınmanız ya da mümkün olduğunca “etik” şirketleri tercih etmeniz giderek politik doğruluğun gündelik hayattaki göstergelerine dönüşüyordu. Bu motivasyonun kendisini hâlâ değerli buluyorum. Sorun, maddi imkânı olanların yapabildiği tercihlerin zaman zaman herkes için ahlaki ölçü haline gelmesiydi. Çocuğuna Aldi’den kilosu 90 cente muz alan bir anneye, aynı ürünün organik olanını 1,90 avroya almadığı için çevre bilinci dersi vermenin bana göre sol siyasetle bağdaşan bir tarafı yok. Araştırmaların organik tüketimin gelir ve eğitim düzeyi yükseldikçe arttığını göstermesi de bunun yalnızca bir izlenim olmadığını ortaya koyuyor. Bu meseleye sosyolojide de benzer biçimde bakılıyor. Tüketim tercihleri yalnızca kişisel zevklerden ibaret değil; insanın sınıfsal konumu ve yaşam tarzıyla da bağlantılı. Organik ürün almak, etik markaları tercih etmek ya da çevre dostu tüketmeye çalışmak elbette kendi başına kötü bir şey değil. Sorun, bu tercihlerin zamanla herkes için ahlaki ve siyasi bir ölçüye dönüşmesi. Çünkü çevre krizinin sorumluluğunu şirketlerden, üretim biçimlerinden ve siyasetten alıp tek tek tüketicilerin omzuna yüklediğinizde, maddi imkânı olmayan insanlara da “doğru tüketmiyorsun” demeye başlıyorsunuz. Oysa herkesin aynı ürünü iki katı fiyatına alma imkânı yok. Gerek de yok. Bu bizi sorumluluğu şirketlerden ve siyasetten bireysel tüketiciye aktaran ve sorumluluğun bireyselleştirilen yanlış bir noktaya götürüyor.
Benim yanıldığım yer, bu eleştirilerin doğal sonucunun BSW olacağını düşünmekti. Wagenknecht Sol Parti’den ayrıldığında, sosyal meseleleri yeniden merkeze alan, kentli kültürel çevrelerin dışındaki insanlarla da konuşabilen yeni bir sol hareket çıkabileceğini düşünmüştüm. Fakat aradan geçen zamanda ortaya çıkan siyasi çizgi beni giderek daha fazla rahatsız etmeye başladı. Özellikle 2025 Federal seçimlerinde yüzde 5 barajının altında kalmasının ardından BSW’nin yönü değişti. Parti, kendisini yeniden var edebilmek için giderek AfD seçmeniyle aynı siyasi alanda rekabet etmeye ve AfD ile arasındaki mesafeyi eritmeye başladı.
Benim açımdan işin zavallıca tarafı da tam burada başlıyor. 2026 yazında Sachsen-Anhalt’ta BSW anketlerde yüzde 4 civarında, yani parlamento barajının altında dolaşıyordu. AfD ise yüzde 40’ın üzerindeydi. Böyle bir tabloda BSW yönetimi Alice Weidel ve Tino Chrupalla’ya mektup gönderip Sahra Wagenknecht ile Weidel arasında kamuya açık bir düello önerdi. Aynı mektupta AfD’ye karşı uygulanan Brandmauer politikasını reddetti ve seçimlerden sonra AfD’nin de dahil olduğu “değişken parlamenter çoğunluklarla” yönetim fikrini ortaya attı. Tam olarak ne olduğu ve uygulanabilirliği mümkün olmayan bir yönetim fikri.
Bunun siyasi hesabını anlamak zor değil. Yüzde 5’i bulamayan bir parti, yüzde 40’ın üzerindeki partinin karşısına çıkarak yeniden görünür olmak istiyor. Wagenknecht ile Weidel’i aynı sahneye koyduğunuz anda BSW de yeniden televizyonlarda, gazetelerde ve sosyal medyada konuşulacak. Fakat sorun şu: yüzde 4-5’lik bir parti, yüzde 40’ın üzerindeki AfD’nin yanında eşit bir siyasi kutup haline gelmiyor. Tam tersine, AfD’nin kurduğu siyasi alanın içine giriyor. Açıkçası yüzde 5 barajını aşabilmek için “bizi de görün” dercesine AfD’nin görünürlüğüne tutunmaya çalışmak bana siyasi olarak epey zavallıca geliyor.
Seçimden sonra yaşananlar da bunun yalnızca kampanya taktiği olmadığını gösterdi. AfD yüzde 43,8 ile açık ara birinci olurken BSW yüzde 5,3 ile barajı ancak geçti. Ardından CDU, SPD, Yeşiller ve Sol Parti’nin reddettiği AfD’nin görüşme teklifini BSW kabul etti. BSW bir yandan koalisyonu reddediyor, öte yandan AfD ile projeler üzerinden çalışabileceğini ve “değişken çoğunlukları” savunmayı sürdürüyor. Üstelik AfD ile BSW’nin beş milletvekili birlikte parlamentoda mutlak çoğunluğa ulaşıyor.
İşin daha da tuhaf tarafı, BSW’nin bugün seçmenine tam olarak nasıl bir siyasi gelecek vaat ettiğinin giderek belirsizleşmesi. Partinin elinde hâlâ güçlü birkaç konu var: Gazze ve Filistin konusunda diğer Alman partilerinden daha sert bir tutum, Ukrayna savaşında silah sevkiyatına ve Almanya’nın mevcut NATO çizgisine yönelik çok keskin bir muhalefet, Rusya ile ekonomik ilişkilerin yeniden kurulması talebi. Bunlar belirli bir seçmen kitlesini bir arada tutabiliyor. Fakat bunların ötesinde “yeni sol” projesinin nereye gittiği giderek daha az anlaşılır hale geliyor.
AfD’ye oy veren insanların neden AfD’ye yöneldiğini anlamaya çalışmak başka bir şey. Bunu hâlâ gerekli görüyorum. Ama yüzde 5 civarında dolaşan bir partinin siyasi varlığını sürdürebilmek için yüzde 40’lık aşırı sağın yarattığı görünürlükten faydalanmaya çalışması başka bir şey. Wagenknecht’in yıllar önce anlattığı şey, AfD’nin yanında kendisine birkaç santimetrelik siyasi alan açmaya çalışan bir parti değildi.
Wagenknecht konusunda yanıldığımı söylememin nedeni de tam burada yatıyor. Onun ortaya koyduğu bazı sorunların gerçek olduğunu düşünmem, bu sorunlara verdiği siyasi cevabın da doğru olduğu anlamına gelmiyormuş. Hatta insan bazen teşhisi gayet iyi koyup tedaviyi tamamen berbat edebiliyor. Daha açık söyleyeyim: teoride çok doğru şeyler anlatan biri, pratikte fena sıçabiliyormuş.
Berlin
Berlin sonucu bana bunun tersinden başka bir şey gösterdi. Sol Parti, büyükşehirli ve ilerici seçmeni kapsayarak kira, konut ve sosyal güvenlik gibi son derece klasik sosyal meseleleri merkeze alabildi. Yani sınıf siyaseti yapmak için göçmenlerin, kadınların, LGBTİ+ insanların veya kentli gençlerin kimliksel taleplerini siyasetin dışına itmek gerekmiyor. Asıl mesele bunları birbirine rakip talepler haline getirmemek.
Bütün bunlar elbette Sol Parti’nin artık Almanya genelinde doğru formülü bulduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine, Berlin zaferinin yaratabileceği en büyük tehlike biraz da burada. Berlin’in sonucu kolaylıkla olduğundan fazla anlamlandırılabilir.
Çünkü AfD’nin Doğu Almanya’daki yükselişi ortada. Berlin’de Sol Parti’nin kazandığı bir seçim döneminde Sachsen-Anhalt ve Mecklenburg-Vorpommern’de AfD çok daha yüksek oranlara ulaştı. Sisteme, hükümete veya mevcut partilere duyulan öfke Berlin’de sola akarken başka yerlerde aşırı sağa akabiliyor.
Bu nedenle hükümetin zayıflamasını başlı başına olumlu bir gelişme olarak görmek de bana doğru gelmiyor. Bugünkü Almanya’da siyasi krizlerin nereye gideceği belli değil. Merz’in başarısız olması bir gerçek olabilir; bundan sonra ortaya çıkacak alternatifin daha ilerici olacağı ise hiç garanti değil.
Berlin’in kendi içinde de Sol Parti’yi kolay bir dönem beklemiyor. Seçim kazanmakla şehir yönetmek arasında ciddi fark var. Konut politikası, kira meselesi, kamu hizmetleri, eğitim, ulaşım ve Berlin’in yıllardır çözülemeyen idari sorunları şimdi doğrudan Sol Parti’nin önüne gelecek. Bu yazıyı yazdığım 25 Eylül itibarıyla SPD ve Yeşiller içindeki bazı isimler, Sol Parti’deki antisemitizm tartışmalarını gerekçe göstererek olası bir koalisyona karşı çıkıyor.
Bu konu Almanya’da başka birçok ülkeden farklı bir ağırlığa sahip. Holokost nedeniyle İsrail’in güvenliği Alman devlet siyasetinde özel bir yerde duruyor. Aynı zamanda Berlin’de büyük bir Filistinli, Arap ve Müslüman nüfus yaşıyor ve Gazze savaşı son yıllarda şehrin en sert siyasi tartışmalarından birine dönüştü.
Elif Eralp tam bu gerilimin ortasında.
Bir tarafta Sol Parti’yi ve Elif Eralp’i Filistin konusunda yeterince ileri gitmemekle eleştiren bir çevre var. BSW kitlesinin önemli bir bölümü, MERA25 çevresi ve daha radikal sosyalist gruplar bu tarafta duruyor. Eralp bu kesimler tarafından zaman zaman Filistin konusunda fazla temkinli olmakla, hatta İsrail’e fazla yakın durmakla eleştiriliyor. Diğer tarafta ise CDU, SPD ve Yeşiller içinden gelen ve Berlin Sol Partisi’nin antisemitizm konusunda yeterince açık sınırlar çizmediğini savunan çok güçlü bir baskı var. Eralp’in önümüzdeki dönemde en zorlanacağı konulardan biri muhtemelen bu iki baskı arasında kendi çizgisini korumak olacak.
Ancak bütün bu antisemitizm tartışmasının yalnızca antisemitizmle ilgili olduğunu düşünmek bana fazla safça geliyor. Berlin’de asıl kavgalardan biri çok daha maddi bir yerde duruyor: konut, kira ve mülkiyet. Sol Parti, büyük özel konut şirketlerinin elindeki yüz binlerce dairenin kamulaştırılması değilse bile Alman hukukundaki daha doğru ifadeyle toplumsallaştırılması (Vergesellschaftung) konusunda geri adım atmıyor. Eralp de seçimden sonra bunu açık biçimde tekrarladı. 2021’de Berlinlilerin çoğunluğunun destek verdiği bu talep, doğal olarak büyük konut şirketlerinin ve mülk sahiplerinin çıkarlarıyla doğrudan çatışıyor.
Bence Sol Parti açısından doğru olan, bu tartışmalarda bir tarafa yaranmaya çalışmak değil, aynı çizgiyi mümkün olduğunca tutarlı biçimde korumak. Antisemitizm konusunda taviz vermemek, ama Filistinlilerin haklarını ve Gazze’de yaşananları konuşmayı da antisemitizm kategorisine sokmamak.
Berlin’de Sol Parti’nin asıl sınavı sanırım şimdi başlıyor.
Seçim sonucu önemli ve bence gerçekten sevindirici bir sonuç. Fakat bunun Almanya’nın genel yönünü gösterdiğini düşünmek için hiçbir neden yok. Berlin’in merkezinden bakınca başka bir Almanya görüyoruz; Sachsen-Anhalt veya Mecklenburg-Vorpommern’den bakınca ise bambaşka bir Almanya.
Ben birkaç yıl önce Wagenknecht’in buna bir cevap verebileceğini düşünmüştüm. Bugün düşünmüyorum.
Berlin’de Sol Parti ise en azından başka bir yolun mümkün olabileceğini gösterdi.
