Sekiz Ekim, gecenin devrimcileri bir ahtapot gibi sardığı gece…
Şimdi burada, bu gece Necdet Adalı gelse…
Sekizinci gece kapı ağır ağır çalınsa…
Tedirgin saat gece yarısını çoktan geçse.
Ev sessiz.
Kitaplar masanın üzerinde.
Bir tarafta Nâzım’ın şiirleri,
Öte tarafta Uğur Mumcu’nun dosyaları…
Pencerenin dışında
12 Eylül’ün uzun ve karanlık gecesi…
Sonra kapı açılsa.
İçeri genç bir adam girse.
Adı Necdet Adalı olsa.
Daha yirmisinde bile değilken
bir ülkenin karanlığına bırakılmış
o genç yüzüyle…
Bir sandalye çekip karşımıza otursa.
Biz sussak.
O konuşmasa da odanın içinde ağır bir tarih dolaşsa.
Çünkü bazı insanların anlatacak çok sözü vardır.
Bazılarının ise hayatı başlı başına bir söze dönüşür.
Necdet Adalı…
Bir genç.
Bir öğrenci.
Bir işçi çocuğu.
Bir ülkenin çatışmalarla, yoksullukla, korkuyla,
sağ-sol kavgasıyla, sokaklardaki silah sesleriyle
paramparça edildiği yılların çocuğu.
Gençliğinin en güzel yıllarında siyasetin ve şiddetin içine sürüklenen bir kuşak…
Onlar dünyayı değiştirebileceklerini düşündüler.
Kimi sosyalizmi savundu,
Kimi bağımsız Türkiye dedi,
kimi başka bir gelecek düşledi.
Ama 12 Eylül geldiğinde siyasetin bütün renkleri
bir anda zindanların grisine dönüştü.
Binlerce insan gözaltına alındı.
İşkenceler yaşandı.
Davalar açıldı, idam cezaları verildi, hapisler yatıldı.
Ve o büyük karanlığın içinde Necdet Adalı’nın adı tarihe geçti.
Bir gece ona sorsak:
“Necdet, sen korkmadın mı?”
Belki biraz susar, sonra gülümser.
“Ben daha çocuktum,” der belki.
“Dünyayı anlamaya çalışıyordum.”
Sonra başını kaldırır:
“Bir insanın genç olması onun düşünmeye hakkı olmadığı anlamına gelmez.”
Ve biz o anda gençliğin ne olduğunu yeniden düşünürüz.
Çünkü gençlik yalnızca yirmili yaşlarda olmak değildir.
Gençlik; dünyanın böyle gitmemesi gerektiğine inanabilmektir.
Haksızlığa itiraz etmektir.
Eşitsizliği kabullenmemektir.
Daha güzel bir ülkenin mümkün olduğuna inanmaktır gençlik.
Sonra Necdet Adalı 12 Eylül’ün mahkeme salonlarını anlatsa…
Soğuk duvarları…
Tutuklu koğuşlarını…
Bekleyişleri…
Bir kararın bir insanın bütün geleceğini
tek cümlede yok edebilmesini…
Ve biz o zaman hukukun yalnızca kanun maddelerinden ibaret olmadığını anlasak.
Evet, adalet, insanın hayatına dokunduğunda gerçek anlamına kavuşur, Soyut bir kavramdan işte o zaman gerçeğe dönüşür.
Bir ülke gençlerini mahkeme salonlarında ölümle tanıştırıyorsa,
orada yalnızca bireyler değil, bir toplumun vicdanı da yargılanıyor demektir.
Necdet…
Belki sana
“Biraz daha yaşasaydın ne yapardın?” diye sorsak.
Belki öğretmen olurdun.
Belki mühendis…
Belki gazeteci.
Belki bir köy okulunda çocuklara kitap okurdun.
Belki bir fabrikada işçilerin yanında dururdun.
Belki de Altındağ sokaklarında tamirci olurdun.
Belki evlenirdin çocukların olurdu.
Belki bugün yetmişli yaşlarında torunlarını severdin.
Belki de sıradan bir hayatın olurdu.
İşte idamların en büyük acısı burada.
Çünkü idam edilen yalnızca o günün insanı değildir.
Onun yaşayabileceği bütün gelecekler de yok edilir.
Necdet’in yaşayamadığı on yılları düşündüğümüzde
bir insanın ölümünün nasıl koca bir boşluğa dönüştüğünü anlarız.
Sekizinci gece…
Necdet Adalı masadan bir kitap alsa.
Nâzım’ın dizelerini açsa.
Okumaya başlasa.
Sonra kitabı kapatsa.
“Ben Nâzım değilim,” dese.
“Ben büyük bir şair de değilim.
Ben yalnızca daha adil bir dünya isteyen gençlerden biriydim.”
İşte tam o anda odadaki bütün ışıklar sönse.
Ve yalnızca onun sesi kalsa:
“Bizi yalnızca öldürmediler.
Bizi unutturmak da istediler.”
Ama unutmadık.
Unutmamak intikam değildir.
Unutmamak tarihin bir daha aynı acıyı üretmemesi için hafızayı diri tutmaktır.
Necdet Adalı’yı anmak bir siyasi sloganı tekrar etmek değildir.
Onu anmak; 12 Eylül’ü anlamaktır.
Askerî darbelerin
bir ülkenin siyasal hayatını nasıl kesintiye uğrattığını,
gençlerin nasıl susturulduğunu,
örgütlenme hakkının nasıl yok edildiğini,
işkencenin nasıl bir devlet pratiğine dönüşebildiğini,
hukukun nasıl olağanüstü koşullar altında ağır yaralar alabileceğini
hatırlamaktır.
Ve en önemlisi:
Bir daha hiçbir gencin düşünceleri nedeniyle
ölümle cezalandırılmadığı bir ülke istemektir.
Gece ilerler.
Necdet ayağa kalkar.
Pencereye yaklaşır.
Dışarıda Ankara’nın sessizliği…
Belki o gece Ulucanlar’ın taş duvarları da susmaktadır.
Belki gökyüzü olan biteni biliyordur.
Necdet son kez gökyüzüne bakar.
Biz de onun baktığı yere bakarız.
Ve anlarız:
Bazı insanlar ölümden sonra büyür.
Çünkü onların hayatı başka insanların hafızasında
yeniden yaşamaya devam eder.
Necdet Adalı’nın adı da
12 Eylül’ün karanlığından
bugüne uzanan ince bir ışık olur.
Üçlerin gecesine bir gece daha eklenir.
Sekizinci gece…
Nâzım’ın özgürlüğüne,
Kıvılcımlı’nın tarihine,
Kaypakkaya’nın halkına,
Ulaş’ın gerçeğine,
Deniz’in bağımsızlığına,
Mahir’in mücadelesine,
Can Yücel’in isyanına.
Necdet Adalı’nın gençliği ve yarım bırakılmış hayatı eklenir.
Ve yedi kişi sekiz olur.
Sekiz kişi bir kuşağın hafızasına dönüşür.
Sonra biz onlara bakarak çocuklarımıza şunu söyleriz:
“Bakın…
Bu ülkenin tarihi yalnızca
cumhurbaşkanlarından, başbakanlardan, generallerden,
bakanlardan ibaret değildir.
Bu ülkenin tarihini bazen adı bir mahkeme tutanağında geçen
yirmi yaşındaki bir genç de taşır.”
Çünkü tarih saraylarda yazıldığı kadar
hapishanelerde de yazılır.
Tarih meclis kürsülerinde anlatıldığı kadar
idam sehpalarının gölgesinde de anlatılır.
Ve bazen bir ülkenin vicdanı en çok,
yaşamasına izin verilmeyen gençlerin ardından konuşur.
Necdet Adalı…
Sekizinci gecenin konuğu.
Bir heykel değil.
Bir slogan değil.
Bir efsane de değil.
Yaşaması gereken bir genç insan.
Bunu unutmayalım.
Çünkü onu gerçekten anmanın yolu ölümünü romantikleştirmek değil;
gençlerin özgürce düşünebildiği,
örgütlenebildiği,
itiraz edebildiği,
adalet isteyebildiği
bir ülkeyi savunmaktır.
Gece biter.
Sabah olur.
Necdet gider.
Masada yalnızca açık bir kitap kalır.
Pencereyi açarız.
Ankara’nın üzerine ince bir gün ışığı düşer.
Ve içimizden şöyle geçiririz:
Bazı geceler uyunmaz.
Çünkü uyursak unutabiliriz.
Bazı isimler unutulmaz.
Çünkü onların hatırası yalnızca geçmişe değil, geleceğe de emanettir.
Necdet Adalı…
Sekizinci gece senin.
Ve bu ülkenin gençleri bir gün özgürce gülebilsin,
“O büyük gün” gelsin diye ışığı açık bırakıyoruz.
01.10.2026
