Fanon çok yönlü bir kişilik. Her yönü birbirini besleyen ve şekillendiren özellikler taşıyor. Psikiyatr olması ruhun labirentlerinde kaybolmasına ya da kontrol toplumunun parçası olmasına yol açmadığı gibi, ekolün öne çıkmış tüm kimlikleriyle hesaplaşma cüretini ifade ediyor. Yine aynı yön onun devrimcileşmesi ve militanlaşmasının önünü açıyor. Militanlaşması felsefeci kimliğini beslediği gibi ona yeni boyutlar kazandırıyor.
Sömürgeleştirilmiş öznenin hiçliği ve bu hiçliğin kabulü ve normalleştirilmesi Fanon’un hareket noktasıdır. O tarihsel aşağılanmanın ve sömürgeci şiddetin yol açtığı ruhsal yıkıntı içinden itirazın, reddetmenin, isyanın potansiyelini arayacaktır.
Öfke, Fanon için yaratıcı ve dönüştürücü bir cevher ve potansiyeldir. İsyanın beslendiği ve biçim aldığı bir kaynak işlevi görür. Öfke ruhu şekillendirdiği gibi sömürgeci zincirin sesinin duyulmasına yol açar.
Fanon büyük bir irade ve teorik arayışla sömürgeci şiddetin parçaladığı, yok ettiği ve zihniyet dünyasını işgal ettiği öznenin ayağa kalkışını hedefler. Bunun nasıl olacağı üzerine düşünür. Batı merkezli bir düşünce sistematiğinin diskrimine edici, beyaz, orta sınıf ve sömürgeciliği bir düzeyde meşrulaştıran bağlamlarını reddeder. Aynı sistematiğin zencinin veya sömürgeleştirilmiş öznenin ruhu, bedeni, rengi ve anlam dünyasından ne kadar uzak olduğunu gösterir.
Bir nesne, bir “şey” bile kabul edilmeyenlerin taşıdığı yıkıcı potansiyele kafa yorar. Ve aynı öznenin efendiye, sömürgeciye ve sömürge rejimine yönelik karşı şiddetinin bir katarsis süreci olduğunun altını çizer. Katarsis burada mistik bir anlama sahip değildir. Bir yeniden varoluş ve ruhun silahlanması anlamına gelir. Şiddetle köleleştirilmiş ruhu, mana dünyasını hatta ona uyum sağlayan “bedeni” öldürme edimidir. Başka bir manada kendini yeniden inşadır. Fanon bir varoluş ve anlam dünyasının nerelerde kurulabileceğini ortaya koyar.
Fanon, Batı düşüncesinin aforoz ettiği bir kimliktir. Belki Sartre, Yeryüzünün Lanetlileri’ne yazdığı provokatif ve bir o kadar da manalı önsözüyle bu kuralı bozar. Ve yukarıda söz ettiğimiz şiddetin yaratıcı ve yıkıcılığını büyük bir cüretle yazar. Hiçbir snopluğa mahal vermez.
Fanon, Batı düşüncesinde ağırlıklı olarak şiddet teorisyeni diye ele alınır ve ciddi mesafeli yaklaşılır. Marksist çevrelerce de çok bilinen bir düşünür değildir. Genellikle farklı biçimlerde görmezden gelinir. Yaşadığı dönemde Fransız Komünist Partisi (FKP) ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) tarafından ilgi gösterilmeyen Fanon, sömürge halklarının filozofu olarak dikkat çekecektir. Reel sosyalizmin modernizmin bir varyantı olarak şekillenmesi bu yaklaşımın temel nedeni olarak görülebilir.
Türkiye’de Fanon, akademide post-kolonyal çalışmalar adı altında bir düzeyde ele alınsa da satıhta izahlarla anlatıldığı ve devrimci-militan ruhunun anlaşılmadığı görülüyor. Kürt siyasal hareketinin ise Fanon’dan etkilendiği aşikardır.
Fanon sömürge dünyasının oluşturduğu hapishaneleri ortaya koyması, sömürge insanının varoluşsal ve zihinsel yıkımını çözümlemesi ve yaşadığı yabancılaşma ve aşağılık kompleksini tartışması, asiliğin ve yeniden ayağa kalkışının zeminlerini göstermesi açısından, bugün en az dün kadar önem taşıyan bir filozof ve eylem adamıdır. En başta bütün konfor alanlarını terk edip devrimci mücadelenin parçası olması bile başlı başına anlam taşımaktadır.
Burjuvazinin kibri ve iktidar hazzı
21. yüzyıl toprakların işgali kadar, ruhların işgaline de sahne oluyor. Çok boyutlu bir sömürgeleştirme süreci içindeyiz. Hatta bu, tüm sömürgecilik tarihinin tecrübesiyle birleşen, konsantre olan ve yenilenen bir sömürgeleştirme sürecidir. İktidarın içselleştirilmesi, tahakkümün sıradanlaşması, modern köleleştirme bu dönemi izah ediyor. Dün zorun yanında barut, mikrop, İncil ve alkol sömürgeleştirmenin temel araçlarıyken şimdi konsantre zor, dijital ve sosyal ağlar ve yapay zeka benzer işlev yükleniyor.
Hatta karşımızda B. Chul Han’ın ifade ettiği gibi dış bir zorlamadan kaynaklı itaat eden özne yerine, özgün tahakküm biçimlerinin devrede olduğu, kendi kendini köle yapan ya da köleleşmeden haz duyan bir özne var. Yeni kapitalizmin işleyişi, kendini yeniden üretme mekanizmaları, gündelik hayatın inşası ve kültür endüstrisi böylesi ruhların üretilmesini sağlıyor. Tabii ki bu söylediğimiz şiddet ve zorla elde edilen rızayı ret etmiyor. Artık repertuvarı geniş, son derece esnek bir rıza imalatıyla karşı karşıya olduğumuzun altını çiziyor.
Neo-liberal birey yabancılaşma ve şeyleşmenin konsantrasyonunu yaşıyor. Öte yandan aktüel sömürge toprakları bir soykırım ve misantropi, insan nefreti, insandan boşaltma merkezlerine dönüşmüş durumda. Filistin bunun somut örneği. Aslında Filistin, burjuvazinin kibrinin ve sömürgeci zihniyetin nefret ve nekro politik dünyasını ortaya koyuyor.
Emperyalist sömürgeciler için herkes artık bir Filistinli, İranlı, Yemenli, Libyalı. Yani “yarı insan, insan altı ve tekamül etmemiş” canlılar. Fanon’un ifadesiyle yeryüzünün yeni lanetlileri…
Bu korkunç çark burjuva kibir, iktidar olmanın hazzı yanında, yoğun depolitizasyon, normalleştirme ve sessizlik üzerinden dönüyor.
Yeniden sömürgeleştirme temelde birbirine bağlı ve birbirini besleyen üç alanın sömürgeleştirilmesi üzerinden şekilleniyor. Finans kapital ve yeni kapitalist devlet emeğin, kadının ve doğanın sömürgeleştirilmesi üzerinden ontolojisini kuruyor. Bu üç alan sermayenin manik karakterini besliyor. Ve yine bu üç alanda sermayenin agresyonu düğümlenmiş durumda.
Fanon: Militan, felsefeci ve psikiyatr
Böylesi koşullarda Fanon’u hatırlamak, en büyük ihtiyaç olan öfkelenmek, öfkeye tutunmak, yeni bir mana dünyası ve varoluş inşa etmek anlamına geliyor. Sömürgeciler ve sömürgeleştirilen özne üzerine en yıkıcı ve en sarsıcı tartışmaları yürüten Fanon, öfkenin filozofu olarak tanımlanabilir.
Peter Hudis son derece kıymetli çalışmasında Fanon’u “Barikatların Filozofu” olarak tarif eder. Bu tanım Fanon’a çok yakışsa da kanımca yeterli bir izah değil. Bence Fanon öfkenin filozofudur. O öfkenin, dünyayı yerinden oynatacakların öfkesinin filozofluğunu yapar. Yaptığı gerçek manada bir arkeolojidir.
Fanon sömürgecinin sömürge insanını stratejik enkazlaştırma, köleleştirme, kendine tabi kılma ve onun zihniyet dünyasını işgal etmesi üzerine düşünür. Multi-disipliner bir okuma süreciyle teorinin yeniden kurulması yönünde çalışır. Zihinleri ve ruhları işgal edilen zencilerin ya da siyah insanın tarihsel öfkesini açığa çıkarmak ister. Avrupa merkezli bir teorik çerçevenin, nesne bile görülmeyen zencinin varoluşuna ve ruhuna seslenemeyeceğinden hareketle felsefe ve psikiyatriyi devrimci pratikle birleştirerek hareket eder.
Psikiyatrinin S. Freud, C. G. Jung ve A. Adler’de biçimlenen üç saç ayağına eleştirel tutum alan Fanon, Hegel ve M. Ponty’nin fenomenolojik yaklaşımları üzerine yoğunlaşır, fenomenolojiyle Marksizm ve özellikle yabancılaşma teorisi arasında rezonans kurar. Sartre da Fanon’un beslendiği kaynaklardan biridir. P. Hudis’in çalışmasında Fanon’un düşüncesinde fenomenoloji ve Ponty’nin etkisinin ihmal edilmemesine vurgu yapması manalıdır. Fanon mazlumun, fakirin, ötekinin, yoksulun, hiçin ve insan bile kabul edilmeyenlerin filozudur.
Fanon’un psikiyatr olması politik kimliğini ve yaşamsal duruşunu besleyen en önemli özelliğidir. Mesleki yaşantısı ve pratikleri bir anlamda kendini yeniden inşa etmesi ve sızmış, sinmiş sömürgeci ablukadan kurtulmasının önünü açmıştır.
Psikanalizin en önemli ve kurucu eksenleri olan Freud, Jung ve Adler’le hesaplaşması ve eleştirel yaklaşımları Siyah bilincin, ruhun, öfkenin daha geniş anlamda sömürgeleşmiş öznenin kozmosunu çözmesini ve ruhun labirentlerine girmesini sağlamıştır. Bu süreçte Fanon, en başta kendisi kendisinin deneği olmuştur. Kendi Siyahlığı ve Martinik’li olması “beyaz maskeyle” radikal bir hesaplaşmanın önünü açacaktır. Maske Fanon’un çok kullandığı tanımlamalardan biridir ve maske vurgusu ilk kitabının adında da geçer.
Adler, Fanon’un Freud ve Jung’a göre daha yakın durduğu bir psikanalisttir. Adler bireysel psikolojinin kurucularındandır. Aşağılık kompleksi kavramını psikanalizin literatürüne dahil eden kişidir. Maske tanımlaması da aşağılık kompleksi kavramının bir uzantısıdır. Adler, maskenin bireyin aşağılık kompleksi ve eksikliklerden kaynaklı duyguları örtmek ya da onlarla baş edebilmek için bilinçaltında geliştirdiği sahte kişilikleri ifade ettiğini belirtir. Bir anlamda maske telafi mekanizması olarak işlev görür. Maskeyi bireyin iki boyutta devreye soktuğunu belirtir. Birincisi yetersizliklerini gizlemeye çalışmak ve bu yönde baskın dominant bir görünüm vermek ya da kibirli hal ve tavırla mesafelenme ihtiyacıdır. İkincisi ise olası herhangi başarısızlık karşısında, daha baştan gerekçe üretme çabasını ifade ettiğini açıklar. Adler öz olarak maskeyi bireyin iç dünyasında yaşadığı değersizlik duygusunu gizlemeye yarayan bir savunma mekanizması olarak değerlendirir.
Fanon kendi sistematiğinde hem aşağılık duygusunu, hem de maske kavramını etkin bir şekilde kullanır. Adler’den etkilenmelerini gösteren bu tanımlamalara Fanon, spesifik mahiyetler yükleyerek, politik bir muhteva kazandırır. İlgilendiği sadece sömürge öznenin psiko-patalojisi değil, bütün varoluşsal dinamiklerini çözmektir. Psikoloji ve psikiyatrinin kolonyalizmin sömürgeleştirme politikalarına hizmet ettiğini ifade eder.
Fanon bu etkilenmelerine rağmen yine de Adler’e mesafeli ve eleştirel yaklaşır. Benzer ve daha sert yaklaşımları Freud ve Jung’a karşı gösterir. Freud ve Jung’un temel tezleri ve sistematiğini ağır bir biçimde eleştirir. Analizlerine ve tezlerine karşı mesafeli durur.
Freud’un sistematiğinde ontogeni kavramı bir bireyin doğumdan yetişkinliğe ulaşana kadarki çok boyutlu (bireysel, psikolojik ve cinsel) gelişim dinamiklerini ve süreçlerini ifade eder. Ve bir bireyin ruhsal ve zihinsel gelişim süreci ontogeninin konusudur. Freud psiko-seksüel aşamaları ( oral, anal, fallik, genital aşamaları) bireysel ontogenetik evreler olarak ele alır. Freud kişisel gelişimde geçmişin etkisinin bu evrelerde yaşanan travmalara ve psikolojik takılma (fiksasyon) haline dayandığını ileri sürer.
Jung’un sistematiği ise filogenetik düşünceye dayanır. Yani bir anlamda insanlığın evrimsel kolektif mirasına yönelir. Bu miras tüm insanlarda ortak bilinçdışı katmanını meydana getirir. Bu, insanın var olduğundan beri milyonlarca yıllık biyolojik ve kültürel evriminin, kodlarının, reflekslerinin izleridir. Jung’un sistematiğinde kolektif bilinçdışı kavramı stratejik önemdedir. Jung’un bu kavram üzerinden kendi kavram matrisini oluşturduğunu söylesek abartı olmaz. Kolektif bilinçdışı, bireysel deneyimlerden bağımsız olarak, insanlığın ortak evrimsel mirasını ifade eden en derinlerdeki zihin katmanını ifade eder. Arketipler kolektif bilinçdışının ayrılmaz parçalarıdır. İnsanlığın ilk işbölümü ve toplumsal gelişiminin ilk evrelerine dayanan sarsıcı deneyimlerden (göç, felaket, ölüm, tehlike, açlık, tören gibi) biçimlenen, hayatta kalma ve adaptasyon pratiklerini ifade eden zihinsel izdüşümlerdir. Rüyalar, mitler, semboller, masallar bunun en güzel örnekleridir.
Fanon yukarıda çok genel olarak vurguladığımız Freud’un ontogeni anlayışını eleştirir. Ayrıca Jung’un filogeni yaklaşımını spekülatif olarak değerlendirir. Kendi tanımlamasıyla sosyogenitik eksenin görülmediğinin ve ihmal edildiğinin altını çizer. Yani bireysel psikolojik hastalıklarda toplumsal, ekonomik yapı ve sömürgeci sistemin yıkıcı etkileriyle hiç ilgilenilmediğini vurgular. Bu yaklaşımların Avrupa merkezci bir yaklaşım olduğunu ileri sürer.
Hatta Avrupa merkezli psikiyatriyi (bu tanımla aslında psikanalizin bütün parametrelerine bir tavır alışı ifade ediyor diyebiliriz, hatta bir anti-psikiyatrik tutum olarak ta yorumlayabiliriz) sorgular ve ciddi mesafeli durur. Psikoloji ve psikiyatrinin kolonyalist politikalara hizmet ettiğini söyler. Fanon bir manada politik psikiyatrinin temellerini örer.
Fanon tahakküm ve rıza mekanizmalarının psikolojik dinamikleri üzerine yoğunlaşır. Bu yoğunlaşma beraberinde felsefi bir yoğunlaşmaya yol açacaktır. Psikiyatri ve felsefe birbirini besleyen hatta şekillendiren disiplinlerdir. Fanon bunu çok erken fark eder. Psikiyatriye yönelik sorduğu sorular, felsefi sorunsalların kapılarını aralar. Fanon bu kapıları açar ve çok yönlü okumalarla yeni sorular ve yönelimler ortaya koyar. Bu yönleriyle klasik psikanalizin adlarından farklılaşır. Çünkü Fanon için sömürgecilik sadece ekonomik bir sömürü, toprak işgali, kaynak transferi, fiziksel zor değil, hepsiyle birlikte ve aynı zamanda ruhsal tahakküm mekanizmaları, iktidar ilişkileri anlamına gelir. Hatta sömürge düzeninin ya da kolonizasyonun bizzat kendisi ruhsal ve akıl hastalıklarının kaynaklığını yapar. Bunlar sömürge rejiminin çok boyutlu işleyişi, mekanizmaları, yarattığı atmosferin doğal ve kaçınılmaz sonuçlarıdır. Bu olgular yıkıcı bir rejime itiraz, uyumsuzluk veya tepki olarak da tanımlanabilir.
Fanon’un bu çözümlemeleri muhteşemdir. Aynı şeyleri modern kapitalizm için de söyleyebiliriz. G. Deleuze ve F. Guattari, Anti-Ödipus adlı çalışmalarında benzer çözümleri yapar. Kapitalizmin arzunun akışını bastırdığı ifade ederek (arzu bu iki felsefeci için klasik psikanalizin iddia ettiği gibi sahip olunamayan bir şeye duyulan özlem değil, başlı başına üretimdir ve toplumsal, tarihsel, ekonomik alanla ilişkilidir), kapitalizmi şizoid bir makinaya benzetirler. Psikanalizin bilinçdışının bastırılmasının suçlusu olarak ailevi dinamikleri veya Oidipus kompleksini görmesini eleştirirler, psikanaliz yerine kullandıkları şizoanalizle kapitalizmin ruhu, işleyişi, ürettiği siyasal ve ekonomik yapı üzerine yoğunlaşırlar.
Fanon’un Martinikli olması ve Martinik’te siyahların genel olarak zenci düşmanlığı yapması, yaşadığı kültürel ortamı ve bilfiil kendini analiz etmesinde imkanlar sunar. Bu ortama bir nevi neşter vuran Fanon, yaşananı beyaz ırkçılığın içselleştirilmesi olarak değerlendirir. Siyahın beyaz olma arzusunu aşağılık duygusuna bağlayan Fanon, bu durumu obsesif nevroz olarak değerlendirir.
Cezayir’deki mesleki faaliyetleri teorik ve alan çalışmalarını besler. Cezayir bir nevi sömürgeciliğin sömürge insanında yarattığı tahribatın, fiziki ve ruhsal yıkımının laboratuvarı gibidir. Ve psikanalizin somut olarak Cezayir’de sömürgecinin politikalarına ne derece hizmet ettiğini pratik olarak görür. Muamele ve algılayış çıplak bir ırkçılığa tekabül eder. Cezayir’de ruh hastanesindeki bir Cezayirli insan altı ya da tekamül etmemiş canlı olarak ele alınır. Sömürgeci ırkçılık, kibir ve aşağılama normalleştirilir ve bir “tedavi” metoduna dönüşür.
Aslında yapılan, Cezayir halkının yönetilmeye ve yönlendirilmeye ihtiyacı olduğunu göstermek ve sömürgeciye hizmet etmekle mükellef olduğunun altını çizmektir. Cezayirli için psikanaliz zaten başlı başına vakadır. “Bilimsel teşhislerle” Cezayirlinin ilkelliği, tembelliği, sorgulama yeteneğinin olmaması, histerik, dürtüsel hareket etmesi tespit edilir; cahil, yalancı, hırsız, tembel, doğuştan aşağılık tanımlamalarıyla da Cezayirlinin “psiko-patalojisi” ortaya konulur.
Fanon bu yok sayışa ve aşağılamaya çok erken itiraz eder. Kuzey Afrika Sendromu diye tanımladığı (asistanken aynı başlıkla 1952 tarihli bilimsel bir makalesi vardır) açılımlarla bu tanıları şiddetle kınar ve Cezayirli hastanın en başta her an kendini tehdit altında gördüğünü ve emniyetsizlik duygusu yaşadığını belirtir. Ölüm duygusunu sürekli olarak hissettiğini yazar. Ve şiddet, baskı ve hor görülme altındaki insanların ruhsal ve varoluşsal sorunlarına dikkat çeker.
Fanon psikanalizin bir tahakküm aracına dönüşmesini ve sömürge insanının ne derece psikanalizin yarattığı evrenin dışında kaldığını deneyimleyerek görür. Bu noktada yeni bir dilin, teorik çabanın ve arayışın içine girer. Aslında yapılan bilimsel ırkçılıktır. Psikanaliz bu ırkçılığın kurumsallaşmasına yarar. Beyaz adamın üstünlüğü ve sömürgecinin tahakkümünün normalleştirilmesine dayanır.
Foucault’un da bir iktidar teorisyeni olarak yaptığı, aynı şeydir. Foucault’un, iktidarın üretildiği ve kontrol toplumunun yaratıldığı alanları çalışırken tıbbı ve tıbbın tarihini ve pratiklerini ele alması boşuna değildir. Özellikle Deliliğin Tarihi adlı çalışmasında tıbbın ve özellikle psikiyatrinin bir iktidar, denetim kurma ve biyopolitika (beden politikaları) inşa etmeye yaradığını gösterir.
