Türkiye’de anayasa tartışmaları, uzun süredir “darbe anayasasından kurtulma” ve “sivil bir anayasaya kavuşma” söylemi etrafında dönüyor. 1982 Anayasası’nın hakları devletin bekasına tâbi kılan, toplumsal örgütlenmeye kuşkuyla yaklaşan ve yurttaşın karşısında devlet kudretini tahkim eden otoriter mirası, bu çağrıya güçlü bir dayanak sunuyor. Ne var ki bu mirasın baskıcı hükümleri, ondan kurtulmayı vadeden iktidarın elinde hüküm sürmeye devam ediyor. AKP, darbe anayasasını mahkûm ederken onun sağladığı yetkilerden vazgeçmiyor; yıllar içinde bu yetkileri genişletiyor, kendisini bağlayan güvenceleri ise etkisizleştiriyor. Bugünkü rejimi hâlâ 1982’den kalmış bir yükün sonucu diye anlatmak, AKP’yi kendi sicilinden azade kılıyor.
Peki anayasanın kendisini bağlamasına razı olmayan bir iktidar, toplumu hangi hakla yeni bir anayasal kuruluşun öncüsü olarak çağırır? Türkiye’de yeni anayasa tartışmasının merkezine yerleşmesi gereken soru budur. Erdoğan’ın yasama yılı açılışında muhalefete yönelttiği “rüştünü ispat” ve “samimiyet sınavı” sözleri ise soruyu tersine çeviriyor. Anayasal yükümlülüklerinin hesabını vermesi gereken iktidar, başkalarının demokratik ehliyetini ölçen makama yerleşiyor. Muhalefetten beklenen, yeni anayasa ihtiyacını kabul etmenin ötesinde, bu kuruluşun öncülüğünü Erdoğan’a teslim etmesidir.
Türkiye’nin demokratik anayasa ihtiyacı ile AKP’nin yeni anayasa hesabı arasındaki ayrım burada başlar. İhtiyaç gerçektir; bu ihtiyacın kimin öncülüğünde, hangi siyasi şartlarda ve neyi güvenceye almak üzere karşılanacağı da bir o kadar belirleyicidir. “Darbe anayasasından kurtulma” çağrısı, mevcut tahakkümün hesabını kapatıp ona yeni bir başlangıç sunuyorsa, özgürlük arzusunu iktidarın devamlılığına bağlar. Demokratik bir gelecek isteyenlerin önündeki güçlük, bu arzuyu korurken onun Erdoğan’ın rejimine kurucu meşruiyet sağlayacak bir rızaya dönüştürülmesini önlemektir.
Anayasanın bağlamadığı iktidar
AKP’nin anayasa siyaseti, yürürlükteki sınırların fiilen aşılması ile bu sınırların hukuken geriletilmesi arasındaki ilişki içinde gelişti. Bu ilişkinin iki yönünü ayırt etmek, yeni anayasa çağrısının neyin devamı olduğunu anlamak için gereklidir. Kemal Gözler’in “anayasasızlaştırma” çözümlemesi, anayasanın resmen yürürlükte kalırken bağlayıcılığını yitirmesini anlatır. Anayasal organlar, varlıklarını ve yetkilerini borçlu oldukları metne uymayarak onu içeriden etkisizleştirir. Ortada metinsiz bir devlet yoktur; fakat metnin iktidarı sınırlayan hükümleri, devletin işleyişini belirleme kudretinden mahrum bırakılmıştır. Bir ihlalin düzeltilmek yerine emsal hâline gelmesi, bir mahkeme kararının uygulanmamasının olağanlaşması, bu aşınmayı yönetim tarzına dönüştürür.
Türkiye’nin demokratik anayasa ihtiyacı ile AKP’nin yeni anayasa hesabı arasındaki ayrım burada başlar. İhtiyaç gerçektir; bu ihtiyacın kimin öncülüğünde, hangi siyasi şartlarda ve neyi güvenceye almak üzere karşılanacağı da bir o kadar belirleyicidir. “Darbe anayasasından kurtulma” çağrısı, mevcut tahakkümün hesabını kapatıp ona yeni bir başlangıç sunuyorsa, özgürlük arzusunu iktidarın devamlılığına bağlar. Demokratik bir gelecek isteyenlerin önündeki güçlük, bu arzuyu korurken onun Erdoğan’ın rejimine kurucu meşruiyet sağlayacak bir rızaya dönüştürülmesini önlemektir.
David Landau’nun “suistimalci anayasacılık” kavramı, bu dönüşümün anayasal usullerle yürütülen yönünü açıklar. Anayasa değişikliği veya yeni anayasa yapımı, iktidarı denetleyen kurumları zayıflatmak ve siyasi rekabetin şartlarını iktidar lehine bozmak için kullanılabilir. Seçimler yapılmaya, mahkemeler çalışmaya devam eder; buna rağmen yönetimin değiştirilmesi ve devletin denetlenmesi giderek güçleşir. Anayasal bir işlemin usulüne uygun yapılmış olması, demokratik bir sonuç doğuracağını güvenceye almaz. Türkiye’de anayasasızlaştırma ile suistimalci anayasacılık birbirini besledi: İhlallerle aşılan sınırlar değişikliklerle geriletildi; genişletilen yetkiler yeni müdahalelere imkân verdi. Böylece iktidarın hesap vermesi gereken uygulamalar, sonraki anayasal düzenlemenin hareket noktasına dönüştürüldü.
Bu karşılıklı işleyiş, hukuka aykırılıkların toplamından daha kapsamlı bir dönüşüme işaret eder. Kim Lane Scheppele’nin “otokratik legalizm” çözümlemesi, seçimden alınan yetkinin hukuki araçlarla denetimi aşındırmak için kullanılmasına dikkat çeker. İktidar, kendisini denetleyen kurumların oluşumunu ve yetkilerini değiştirerek üstünlüğünü her defasında açık bir ihlale başvurmadan da sürdürebilir. Mahkeme kararına uymamakla mahkemenin bağımsızlığını aşındırmak farklı yollardır; her ikisinde de yurttaşın devleti sınırlama imkânı daralır. Kavramların açıkladığı ortak mesele, hukukun yönetilenleri bağlamaya devam ederken yönetenler karşısındaki yaptırım gücünü kaybetmesidir.
2017 değişikliği bu ilişkinin en belirgin uğraklarından biridir. Yürütmenin tek elde toplanmasıyla Meclisin ve yargının denetim imkânları daraltıldı; seçimden alınan yetki, devletin bütününe hükmetmenin gerekçesi hâline getirildi. Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle yürütmeye açılan düzenleme alanı da bu yoğunlaşmanın bir parçasıdır. Yasama organının varlığını sürdürmesi, siyasi kararların oluşumunda aynı ağırlığı koruduğu anlamına gelmez. Bu aşınmanın toplumsal karşılığı, yurttaşların seçtikleri temsilciler aracılığıyla hükümetin kararlarına müdahale edebileceği alanın daralmasıdır.
Yargı bakımından da aynı değişiklik, siyasi iktidarın nüfuzunu kurumsallaştırdı. Hâkimler ve Savcılar Kurulunun oluşumunda siyasete verilen ağırlık, yargı bağımsızlığını doğrudan zedeledi. Atama, terfi, nakil ve disiplin işlemleri üzerinden hâkimin mesleki geleceğine hükmedebilmek, mahkeme salonuna kadar uzanan bir baskı yaratır. Bağımsızlık ilkesi anayasada durur; fakat iktidar aleyhine karar vermenin bedeli olacağı düşüncesi, bu ilkenin gündelik karşılığını kemirir.
Can Atalay hakkındaki AYM kararlarının uygulanmaması, Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala hakkındaki AİHM kararlarının gereğinin yerine getirilmemesi, denetimin hangi eşikte durdurulduğunu gösteriyor. Bu kararların hukuki dayanakları farklıdır; karşılaştıkları siyasi engel ortaktır. İktidar, kendi hesabını bozan bir hükmün sonuç doğurmasına razı olmuyor. Devletin gözaltına alma, cezalandırma ve yasaklama yetkisi işlerken, yurttaşın bu işlemlere karşı kazandığı karar sonuçsuz bırakılabiliyor. Böyle bir düzende hak aramak, hukukun bağlayıcılığına dayanan bir faaliyet olmaktan uzaklaşır; iktidarın neye tahammül edeceğini kestirme mecburiyetine dönüşür.
Hukukun bazı alanlarda işlemeye devam etmesi de bu tabloyu değiştirmez. Kurallara göre işleyen norm devleti, siyasi müdahalenin hukuki güvenceleri bertaraf edebildiği önlem devletiyle birlikte var olabilir. Ernst Fraenkel’in Nazi Almanyası üzerine geliştirdiği ikili devlet çözümlemesinin açıklayıcı yanı, hukukun işleyişiyle siyasi keyfîliğin aynı devlet içinde nasıl birleşebildiğini göstermesidir. Bu tarihsel ayrımdan hareket etmek, Türkiye’yle rejim özdeşliği kurmayı gerektirmez. Bir yurttaşın gündelik işlerinde hukukla karşılaşması, siyasi iktidarın tehdit saydığı bir alana girdiğinde aynı güvencelere sahip olacağı anlamına gelmez. Güvencenin hangi anda geri çekileceğine yönetimin karar verebilmesi, anayasanın bağlayıcılığını içeriden aşındırır.
Üstelik AYM ve AİHM kararlarına uyulması, Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun raporunda da açıkça yer alıyor. Raporun 7.1. bölümü AYM kararlarının bağlayıcılığını teyit ediyor; her iki mahkemenin kararlarına uyumu sağlayacak mekanizmaların güçlendirilmesini ve uygulamadaki engellerin kaldırılmasını öneriyor. Meclis çatısı altında varılmış bu mutabakatın gereği beklerken, yeni anayasa için mutabakat çağrısı yapılıyor. Bugünkü yükümlülüğü yerine getirmeyen iktidarın yarınki taahhüdüne niçin itimat edilsin?
İlk dört maddeye bağlılık açıklaması da bu bakımdan siyasi bir güvence üretmemektedir. Demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti ilkeleri metinde dururken bu ilkeleri işleten kurumlar zayıflatılmakta, haklar kullanılamaz hâle getirilmektedir. Anayasal niteliklerin kelimelerini korumak, içeriklerini korumaya yetmez. Hukuk devletinin sınavı, iktidarın kendi lehine olan hükümlere sahip çıkmasında verilmez; kendisini durduran, kararını bozan, özgürlüğünü sınırladığı yurttaşa hak veren bir hükme uyup uymadığına bakılır. İktidarın anayasal sadakati, dokunmayacağını söylediği maddelerle değil, yerine getirdiği yükümlülüklerle ölçülür. Yeni anayasa çağrısının inandırıcılığı da bu sınavdan bağımsız değildir.
Yeni Anayasa yoluyla iktidarın üstünlüğünü kalıcılaştırmak
Yeni anayasa söylemi, iktidarı tam bu sınavın önünden alıp başka bir yere taşıyor. Dün ihlal ettiği kurallar karşısında hesap vermesi gereken iktidar, yarının kurallarını koyacak kurucuya dönüşüyor. İbrahim Kaboğlu’nun gerçek ve sözde anayasal gündem ayrımı, bu yer değiştirmenin siyasi işlevini açıklıyor: Bağlayıcı kararların uygulanması ve hakların kullanılabilmesi bugünün gerçek anayasal gündemiyken, bunları belirsiz bir geleceğin metnine havale etmek mevcut yükümlülükleri perdeliyor. Tartışma, rejimin hesabının verilmesinden rejime yeni bir temel kazandırılmasına kaydırılıyor. AKP’nin girişiminin siyasi maksadı, yıllar içinde kurduğu üstünlüğe kurucu meşruiyet sağlamaktır.
Bu meşruiyet arayışının düğüm noktası, seçimle kazanılmış yetkinin sınırsız bir hükmetme hakkına çevrilmesidir. AKP’nin “millet iradesi” söylemi, anayasal sınırları halk egemenliğine karşı kurulmuş engeller gibi sunar. Oysa iktidarın değiştirilebilmesi, muhalefetin örgütlenebilmesi ve çoğunluğa katılmayanların haklarını kullanabilmesi, seçimin demokratik değerini belirler. Bu şartlar aşındırıldığında yurttaşların iktidarı denetleme hakkı, seçim galibinin yönetme hakkına tâbi kılınır. Çoğunluk adına konuşan siyasi merkez, toplumun kendisine verdiği geçici yetkiyi toplum üzerinde sürekli bir vesayete çevirir. “Millet iradesi” de toplumun çoğulluğunu ifade eden bir kavram olmaktan çıkıp yöneticinin kendi iradesine verdiği ada dönüşür.
Bu meşruiyet arayışının düğüm noktası, seçimle kazanılmış yetkinin sınırsız bir hükmetme hakkına çevrilmesidir. AKP’nin “millet iradesi” söylemi, anayasal sınırları halk egemenliğine karşı kurulmuş engeller gibi sunar. Oysa iktidarın değiştirilebilmesi, muhalefetin örgütlenebilmesi ve çoğunluğa katılmayanların haklarını kullanabilmesi, seçimin demokratik değerini belirler. Bu şartlar aşındırıldığında yurttaşların iktidarı denetleme hakkı, seçim galibinin yönetme hakkına tâbi kılınır.
Otoriter bir yönetimin anayasaya neden hâlâ ihtiyaç duyduğu sorusu burada önem kazanır. Günter Frankenberg’in “otoriter anayasacılık” çözümlemesinin gösterdiği üzere, anayasal düzenlemeler kamu gücünün yöneticinin tasarrufunda bir mülk gibi kullanılmasına, katılımın onun tercihlerine ortaklık görüntüsüne çevrilmesine ve liderle halk arasında aracısız birlik iddiasına hizmet edebilir. Yeni metin, mevcut yönetimin üzerine örtülecek bir meşruluk perdesinden fazlasıdır. Devletin yetkilerini yeniden dağıtır, muhalefetin hareket alanını belirler ve bugünkü güç üstünlüğünü geleceğin kurumlarına taşır. Yeni anayasa tartışmasının siyasi ağırlığı, iktidarın devamlılığını bir kuruluş meselesi hâline getirmesindedir.
Bu temsil iddiasının gücü, yalnızca seçim sonuçlarından gelmez. Devlet aygıtına, ekonomik kaynaklara ve kamusal sözün dolaşımına hükmedebilmek, anayasa yapımının şartlarını da belirler. Ferdinand Lassalle’ın yazılı anayasa ile gerçek güç ilişkileri arasındaki ayrımı, metin üzerindeki uzlaşmanın bu maddi zeminden ayrı düşünülemeyeceğini hatırlatır. Lassalle, ordunun, mülkiyet sahibi sınıfların ve örgütlü toplumsal güçlerin fiilî ağırlığına dikkat çeker; örgütlü bir azınlığın örgütsüz çoğunluğa üstün gelebileceğini gösterir. Dolayısıyla demokratik anayasa mücadelesi, iyi hükümler yazdırma çabasını aşar. O hükümleri uygulatabilecek, ihlale karşı direnebilecek ve kararların oluşumuna katılabilecek toplumsal gücün kurulmasını gerektirir.
Toplumsal güçlerin bu eşitsizliği, anayasa yapımının usulüne de taşınır. Devlet aygıtını rakiplerini baskılamak için kullanan iktidar, tartışmanın gündemini ve sınırlarını belirleme üstünlüğüne sahiptir. Belediyelere müdahale edilebildiği, seçilmiş temsilcilerin özgürlüğünün kısıtlanabildiği ve kamusal sözün yasaklanabildiği şartlarda, katılımın ilan edilmesi eşit kurucu yetki yaratmaz. Önemli olan, görüş bildirenlerin önerilerinin kararları değiştirebilmesi, itirazlarının sonuç doğurması ve kendilerine çizilen çerçeveyi aşabilmesidir. Bu imkânlar yoksa muhalefetin varlığı demokratiklik görüntüsü sağlayabilir; toplumun kuruluş üzerindeki iradesi ise karşılıksız kalır.
Böyle bir süreçte usule uygunluk iddiası, siyasi eşitsizliği örtebilir. András Sajó’nun çözümlediği üzere, anayasal kuralların dar ve fırsatçı yorumlarla iktidarın ihtiyaçlarına göre işletilmesi, hukuki hileyle yönetimin önünü açar. Bir işlemin hukuki dayanağının bulunması, onun anayasal güvenceleri koruduğunu göstermeye yetmez. Temsilin, denetimin ve hak aramanın o işlemden nasıl etkilendiğine de bakmak gerekir. Müzakerenin yapılmış, oylamanın tamamlanmış ve metnin ilan edilmiş olması, halkın kendi geleceği üzerinde söz sahibi olduğu sonucunu kendiliğinden doğurmaz.
Bu nedenle referandumun varlığı da tek başına demokratik kuruculuğun kanıtı sayılamaz. Toplumun gündemi oluşturamadığı, seçenekleri geliştiremediği ve metni değiştiremediği bir süreçte, son aşamada sandığa çağrılması kararın oluşumundaki eşitsizliği gidermez. Bonapartist anayasacılık açısından üzerinde durulması gereken, halkın onayı ile yürütme kudretinin kişiselleşmesi arasındaki ilişkidir. Marx’ın Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i’nde çözümlediği Bonapartizm, yürütmenin toplumun üstüne yükselmesini, devlet aygıtının güçlenmesini ve liderin kendisini ortak çıkarın temsilcisi olarak sunmasını birlikte ele alır. Bu çözümlemeden hareketle anayasa siyasetine bakıldığında, liderin milletle doğrudan bağ kurduğu iddiasıyla parlamentoyu ve bağımsız toplumsal örgütlenmeleri tali konuma itmesi belirginleşir. Lider, halkın farklılaşan iradelerini temsil etme iddiasından, halkın iradesini kendi şahsında cisimleştirdiği iddiasına geçer.
Bu kuruluş anlayışında halkın siyasi faaliyeti, liderin hazırladığı tercihi tasdik etmeye indirgenir; anayasa da yürütmenin toplum üzerindeki üstünlüğünü düzenleyen bir araca dönüşebilir. Referandumun böyle işlemesi kaçınılmaz değildir. Özgür tartışma, gerçek alternatifler ve örgütlü katılım, halkoylamasına demokratik bir içerik kazandırabilir. Bonapartist yönelim, bu şartların aşındırıldığı yerde onayın liderin şahsına bağlılık gibi yorumlanmasıyla güçlenir. Türkiye’ye ilişkin açıklayıcı yanı da tarihsel rejimler arasında özdeşlik kurmakta değil, halk egemenliği söylemiyle toplumun bağımsız karar gücünün nasıl daraltılabildiğini göstermektedir. Demokratik kuruculuk, insanların önlerine getirilen metni değerlendirebilmesinden başlayarak, o metnin gündemini ve içeriğini belirleyebilmesine kadar uzanır.
Bonapartist yönelim, yürütmenin toplum üzerindeki üstünlüğünü ve halk onayının liderin şahsında toplanmasını açıklamaya yardımcı olur. Faşistleşme ise bu üstünlüğün, muhalefeti düşmanlaştıran ve toplumun bir bölümünü eşit yurttaşlığın dışına iten bir siyasetle pekiştirilmesi bakımından ele alınmalıdır. Bu iki kavram aynı süreci adlandırmaz; aralarındaki bağ, kişiselleşen devlet kudretinin örgütlü itirazı bastırmak ve dışlamayı kurumsallaştırmak üzere kullanılmasında kurulur. Türkiye’de anayasa siyasetinin faşistleşme yönelimiyle ilişkisi de bu zeminde belirginleşir. Muhalefetin meşru bir siyasi güç olarak tanınmaması, itirazın düşmanlıkla özdeşleştirilmesi ve yurttaşlığın makbul kimliklere göre derecelendirilmesi, toplumun bağımsız siyasi varlığına yönelir. Denetimin tasfiyesi, bu düşmanlaştırma siyasetine devletin bütün imkânlarını açar. Tahakküme anayasal süreklilik kazandırmak, bugünkü baskı kudretini gelecekteki demokratik mücadelelere karşı koruma altına alır. Devletin ideolojik ve ahlaki dayatmalarını genişleten böyle bir yeniden kuruluş, “sivil” sıfatıyla demokratikleşmez.
Demokratik Anayasanın toplumsal dayanağı
Böyle bir tablo karşısında solun mevcut anayasaya uyulması talebinden vazgeçmesi, hak mücadelesinin önemli bir alanından çekilmesi olur. Oysa 1982 Anayasası’nın otoriter mirasını reddederken iktidarın çiğnediği hakların kullanılmasını istemek mümkündür. Buradaki tutarlılığın ölçüsü, metnin bütününü benimsemek değil, insanların birlikte hareket edebilmesine ve devleti sınırlayabilmesine imkân veren güvenceleri savunmaktır. Mahkemenin tanıdığı özgürlüğün uygulanması siyasi iradenin kabulüne bağlıysa, hak bir güvence olmaktan çıkar. Sol açısından hukuk devletini savunmanın anlamı, hukuka soyut bir itibar kazandırmakta değil, iktidarın insanların hayatına sınırsızca müdahale etmesini önlemektedir.
Böyle bir tablo karşısında solun mevcut anayasaya uyulması talebinden vazgeçmesi, hak mücadelesinin önemli bir alanından çekilmesi olur. Oysa 1982 Anayasası’nın otoriter mirasını reddederken iktidarın çiğnediği hakların kullanılmasını istemek mümkündür. Buradaki tutarlılığın ölçüsü, metnin bütününü benimsemek değil, insanların birlikte hareket edebilmesine ve devleti sınırlayabilmesine imkân veren güvenceleri savunmaktır.
İktidarı sınırlama mücadelesi, toplumun kendi düzenini kurma hakkına buradan bağlanır. Marx’ın Hegel’in Hukuk Felsefesi Eleştirisi’nde demokratik kuruluşu halktan hareketle düşünmesi, anayasanın onu meydana getiren insanların siyasi eseri olarak kavranmasını gerektirir. Anayasa, halkı kendi kalıbına yerleştiren bağımsız bir özne değildir. Demokratik niteliğini, toplumun ortak hayatını belirleme gücünden alır. Bu gücün sahibi de yönetimin adına konuştuğu yekpare bir millet tasavvurundan ziyade, farklı ihtiyaçları, kimlikleri ve çatışmalarıyla siyasete katılan insanlardır. Kurucu irade, bu farklılıkların susturulmasıyla değil, ortak hayatın şartları üzerinde eşit söz hakkına kavuşmasıyla oluşur.
Grevler yasaklandığında, protesto hakkı engellendiğinde veya seçilmiş temsilci görevinden uzaklaştırıldığında kaybedilen, tek bir kişinin hakkından ibaret değildir. İnsanların ortak talep oluşturma, güç biriktirme ve kararları değiştirme imkânı da kırılır. Böylece anayasal güvenceyi savunmakla kurucu bir toplumsal irade oluşturmak aynı mücadelede buluşur. Toplumun geleceği üzerine söz söyleyebilmesi, bugünkü itirazını örgütleyebilmesine bağlıdır. Haber yaptığı için cezalandırılma tehdidi altında yaşayan, seçtiği temsilcinin görevde kalacağından emin olamayan, kazandığı davanın uygulanmasını sağlayamayan yurttaşın kurucu yetkisi, kâğıt üzerinde tanınsa da kullanılabilir olmaktan uzaklaşır.
Hukuk, bu mücadelenin dışında duran tarafsız bir alan değildir. Mülkiyeti, çalışma düzenini, aileyi ve devletin yetkilerini düzenlerken toplumsal hiyerarşilere biçim verir. Bununla birlikte, bu ilişkileri zorlayacak hak iddiaları da hukukun içinde ileri sürülür. Solun anayasa siyaseti, hakların kullanılmasını sağlayacak güvencelerle toplumsal eşitsizlikleri değiştirme talebini birlikte taşımalıdır. Anayasal sınırları hatırlatarak iktidarın keyfî müdahalesini önlemek, özgürleşme mücadelesinin anayasal haklarla tamamlandığı anlamına gelmez. Hakları kullanmanın maddi koşulları da bu mücadelenin konusudur. İşyerinde örgütlenemeyen, barınma ve eğitim güvencesinden yoksun bırakılan, aile içinde bağımlılığa mahkûm edilen veya kimliği nedeniyle kamusal hayattan dışlanan insanlar, siyasal haklarını eşit koşullarda kullanamaz. Anayasal eşitlik, bu hayatların içindeki eşitsizliklere müdahale edebildiği ölçüde maddi bir anlam kazanır. Anayasa değişiminin demokratik değeri, toplumun kendi hayatı üzerindeki karar gücünü artırmasında yatar.
Bu toplumsal içerik gözden kaçırıldığında, yeni ve ‘sivil’ anayasa çağrısı muhalefeti iktidarın seçtiği soruya cevap vermek zorunda bırakır. Tartışma ‘Yeni anayasa istiyor musunuz?’ sorusuna sıkıştırıldığında, hükümetin girişimine itiraz edenler darbe anayasasının savunucusu gibi gösterilebilir. Böylece demokratik değişim talebinin temsilini iktidar üstlenirken muhalefete değişimin önündeki engel rolü biçilir. Çağrının etkisi, henüz bir madde yazılmadan, tartışmanın bu şekilde kurulmasında başlar.
Bu çerçeveyi aşmak, muhalefetin kendi anayasa programını toplumsal mücadelelerle birlikte geliştirmesini gerektirir. Programın siyasi dayanağı, Erdoğan’ın davetine verilecek cevaptan önce, insanların bugünkü hak taleplerinde ve ortak gelecek arayışında kurulmalıdır. Yargı kararlarının uygulanması, örgütlenme özgürlüğü ve demokratik temsil, gelecekteki bir metnin vaatlerine havale edilemez. İnsanların anayasa yapımının içeriğine ve karar usullerine eşitçe katılabilmesi, bu hakları bugün kullanabilmesine bağlıdır. Mevcut güvencelerin uygulanmasını istemekle yeni bir anayasal düzeni savunmak, böylece birbirini güçlendiren bir siyasi hatta birleşir.
Barışın demokratik Anayasa mücadelesindeki yeri
Kürt meselesinde barış ve demokratik çözüm arayışı, bu toplumsal kuruluşun asli bir boyutudur. Kürt özgürlük hareketinin eşit yurttaşlık, anadil ve demokratik temsil talepleri, inkâr ve baskıya karşı gelişen uzun bir mücadelenin ürünüdür. Bu talepler Türkiye’de devletin kuruluşunu, yurttaşlık anlayışını ve birlikte yaşamanın şartlarını demokratik bir dönüşüme açar. Kürtlerin kendi kimlikleriyle ve siyasi iradeleriyle ortak hayatın eşit öznesi olması, demokratik anayasa fikrinin içeriğini doğrudan belirler. Barış arayışının anlamı da bu iradenin tanınmasında, çatışmanın sona ermesinde ve özgür bir ortak hayatın kurulmasında yatar.
Müzakere, bu mücadelenin siyasi yollarından biridir. Devletin ve hükümetin çözümün muhatabı olması, Kürt hareketinin bağımsız siyasi iradesini veya demokratik hedeflerini ortadan kaldırmaz. Barış arayışını iktidarın kendi devamlılığını sağlama arayışıyla özdeşleştiren ulusalcı ve milliyetçi yorumlar, Kürtlerin kendi talepleriyle siyaset yapma hakkını görünmez kılar. Demokratik çözümün değeri, hükümete ilişkin değerlendirmelerden bağımsız olarak, halkların özgürlüğünde ve eşitliğinde karşılık bulur. Bu nedenle barış ile iktidarın anayasa girişimi, birbirine indirgenmeden, kendi siyasi içerikleri üzerinden değerlendirilmelidir.
AKP’nin anayasa siyasetini eleştirirken bu ayrımı korumak gerekir. Eleştirinin muhatabı, halkların barış arzusunu kendi yönetimine meşruiyet kazandırmak ve iktidarını kalıcılaştırmak üzere kullanmaya yönelen AKP’dir. Kürt özgürlük hareketinin demokratik çözüm için yürüttüğü mücadele, hükümetin bu amaçlarına atfedilemez. İktidarın barışa ilişkin söylem ve girişimleri, hakları tanıma, baskıyı sona erdirme ve demokratik çözümün önünü açma yükümlülüklerini yerine getirip getirmediği üzerinden değerlendirilmelidir.
Barış mücadelesi ile demokratik anayasa mücadelesi, halkların eşitliğiyle toplumun kendi geleceğini belirleme hakkının birlikte gerçekleştiği bir özgürleşme ufkunda buluşur. Bu ufuk, Kürtlerin kimliğinin, dilinin ve siyasi iradesinin tanınmasını; emekçilerin örgütlenme hakkının, kadınların eşitliğinin ve LGBTİ+ların özgürce var olabilmesinin güvence altına alınmasını içerir. Bu nedenle barışın ilerlemesini savunmak ile yürütme kudretinin yoğunlaşmasına karşı çıkmak, aynı demokratik sorumluluğun iki boyutudur. Demokratik anayasa mücadelesinin barışla bağı, bu ortak özgürleşme ufkunda kurulmalıdır.
Barış mücadelesi ile demokratik anayasa mücadelesi, halkların eşitliğiyle toplumun kendi geleceğini belirleme hakkının birlikte gerçekleştiği bir özgürleşme ufkunda buluşur. Bu ufuk, Kürtlerin kimliğinin, dilinin ve siyasi iradesinin tanınmasını; emekçilerin örgütlenme hakkının, kadınların eşitliğinin ve LGBTİ+ların özgürce var olabilmesinin güvence altına alınmasını içerir. Bu nedenle barışın ilerlemesini savunmak ile yürütme kudretinin yoğunlaşmasına karşı çıkmak, aynı demokratik sorumluluğun iki boyutudur.
Anayasa yapımının usulü de bu ufka uygun olmalıdır: Gündemi yürütmenin tek başına belirleyemediği, farklı toplumsal kesimlerin önerilerini serbestçe geliştirebildiği ve kararların oluşumuna etkili biçimde katılabildiği bir süreç gerekir. Kurucu irade, devletin topluma verdiği bir davetle meydana gelmez; toplumun örgütlenerek kazandığı söz ve karar hakkıyla gelişir. Böyle bir iradenin gücü, iktidarın çizdiği sınırları veri kabul etmek yerine, demokratik kuruluşun şartlarını değiştirebilmesinde yatar.
Türkiye’nin anayasal geleceği, AKP’nin devamlılığına bağlanamaz. Demokrasinin rüştü, iktidarın kendisine yeni bir anayasa yazdırmasında ispat edilmez. İktidarın hak ihlallerinin hesabını vermesinde, yurttaşın devlet karşısında hakkını kullanabilmesinde ve toplumun yönetenleri değiştirebilmesinde karşılık bulur. Demokratik bir anayasanın kurucu iradesi, iktidarın bekasından özgürleşmiş bir siyasette gelişir. Bu siyasetin hedefi, mevcut hâkimiyete yeni bir hukuk sağlamak değil, devlet kudretini sınırlamak ve toplumun kendi geleceği üzerindeki sözünü büyütmektir.
Kaynakça
FRAENKEL, Ernst. (2020) – İkili Devlet: Diktatörlük Teorisine Bir Katkı, (çev: Tanıl Bora), İletişim Yayınları.
FRANKENBERG, Günter (2020) – Authoritarianism: Constitutional Perspectives, Edward Elgar Publishing.
GÖZLER, Kemal (2016) – “1982 Anayasası Hâlâ Yürürlükte mi? Anayasasızlaştırma Üzerine Bir Deneme”, https://www.anayasa.gen.tr/anayasasizlastirma.htm
KABOĞLU, İbrahim Özden (2025) – “Gerçek ve Sözde Anayasal Gündem Ayrışması”, https://ibrahimkaboglu.org/gercek-ve-sozde-anayasal-gundem-ayrismasi.html/
LANDAU, David (2019) – Suistimalci Anayasacılık, (çev: İzzet Eroğlu), Astana Yayınları.
LASSALLE, Ferdinand (2021) – “Anayasa Nedir”, Anayasa Sorunu: Seçme Yazılar, (çev: Barkın Asal), Kor Kitap.
MARX, Karl (1997) – Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, (çev: Kenan Somer), Sol Yayınları.
MARX, Karl (2016) – Louis Bonaparte’in 18 Brumaire’i, (çev: Erkin Özalp), Yordam Kitap.
ÖZBUDUN, Ergun (2015) – Anayasalcılık ve Demokrasi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
ÖZBUDUN, Ergun (2020) – “Yeni Anayasa ve Yargı Bağımsızlığı”, https://www.perspektif.online/yeni-anayasa-ve-yargi-bagimsizligi/
SAJÓ, András (2021) – Ruling by Cheating: Governance in Illiberal Democracy, Cambridge University Press.
SCHEPPELE, Kim Lane (2018) – “Autocratic Legalism”, University of Chicago Law Review, 85(2), 545–583. https://lawreview.uchicago.edu/print-archive/autocratic-legalism
ŞİRİN, Tolga (2023) – “Sivil Anayasa Tartışmasının İki Olası Amacı”, https://t24.com.tr/yazarlar/tolga-sirin/sivil-anayasa-tartismasinin-iki-olasi-amaci,41642
