Fanon Hegel okumaları yapar. Onun psikanalizle felsefenin bağını kurduğu ya da başka bir ifadeyle felsefi anlamda yoğunlaştığı dönemdir bu. Hegel’in 20. yüzyıldaki en önemli yorumcusu Alexandre Kojeve’nin derslerinin gündemde olduğu, tartışıldığı yıllardır. Kojeve her ne kadar 1933-39 arasında dersler vermiş olsa da bu çalışmaların etkisi sürmektedir. Kojeve’nin Hegel Felsefesine Giriş adlı çalışması bu derslerin derlemesidir. Kitap Fanon’un en çok etkilendiği çalışmalardan biri olacaktır.
Kojeve bu çalışmasında ya da derslerinde Hegel’in sistematiğinin eksenini oluşturan Tinin Fenomenolojisi adlı kitabını Marksizm, egzistansiyalizm ve psikanaliz ya da Marx, M. Heidegger, S. Freud üzerinden yeniden yorumlar. Çalışma Hegel’in sisteminin başlı başına yeniden radikal bir yorumunu içerir. Son derece önemli bir çalışmadır. Kojeve, Fransa’da yeni Hegelciliğin en önemli temsilcisi olarak iz bırakacaktır.
Konumuz itibariyle ele aldığımız efendi-köle diyalektiğine Kojeve, farklı yorumlar getirir. Kojeve tarihi bu diyalektik üzerinden analiz eder. Yeni Hegelciliğin bu yorumu, yani soyut ve metafizik yoğunluklu bir sistematik yerine Hegel’in sisteminin modern kapitalizmin yarattığı siyasal, toplumsal ve varoluşsal problemler ve somut mücadele üzerinden yeniden yorumlanması Fanon’u etkileyecektir. Ayrıca fenomenoloji okumaları onun varoluşçuluk, beden ve fenomenoloji üzerine çalışan M. M. Ponty üzerinde yoğunlaşmasına yol açacaktır. Ponty’nin felsefesini yazının ilerleyen aşamasında inceleyeceğiz.
Fanon siyahın ya da sömürge insanının kozmosunu ve ruh dünyasını incelerken veya çözümlerken felsefe tarihinin en önemli felsefi sorunsalı olan efendi-köle diyalektiğine başvuracaktır. Fanon zenci ya da Siyah üzerinden efendi-köle diyalektiğini alışılagelmiş bir tartışmanın ötesine taşır. Hegel’in Tinin Fenomenolojisi’nde ele aldığı bu konu, Hegel’den sonra başta Marx, Sartre, Lacan, Varoluşçu Feminizm, Anti-Psikiyatri, post-kolonyalizm tartışmalarında ele alınan temel konudur.
Hegel’de efendi-köle diyalektiği veya alegorisi tartışması Hegel’in tarih felsefesi yaklaşımının eksenlerinden biridir. Hegel’in son derece kapsamlı, katmanlı ve girift sistematiği diyalektik bir bütünlük taşır ve kendi içinde de diyalektik bir süreç ve işleyişe sahiptir. Geist kavramı aynı zamanda bir özne ve kendi kendini gerçekleştirme sürecidir. Hegel üzerine yapılan yanlış okumalardan biri düşüncenin her şey olması ya da dünyanın yalnızca düşüncenin ürünü ya da ondan ibaret olma anlayışıdır. Hegel’de gerçeklik teması önemlidir ve Hegel’in düşüncesini belirleyendir. Hatta gerçeklik mutlak akılla özdeşleştirilir. Dünya bir gerçekliktir, doğa, toplum, tarihte nesnel bir gerçekliği ifade eder. Gerçeklik durağan değil, çelişkilerle ilerleyen, sürekli oluş halidir. Akılsal bir süreçtir.
Tarih bir anlamda gerçekliğin en yüksek dışavurumu kabul edilebilir. Gerçeklik Hegel’de dar anlamda ele alınmaz, gerçeklik yalnızca var olan değildir, dönüşen, çelişkiler içeren, kendi kendini dönüştüren ilişkiler bütünüdür. Tarih, özgürlük bilincinin gelişimi ve weltgeistın kendini gerçekleştirme sürecidir.
Hegel sisteminde önemli açılımlardan biri de özbilinç teorisidir. Hegel özbilinci insanın sadece kendinin farkında olması anlamında kullanmaz, kendinin başka bir bilinç aracılığıyla tanınmasıdır. Hegel bu tanınma haliyle ancak tam anlamıyla özbilinç kazanılabileceğini vurgular. Yani karşılıklı tanınma haliyle ya da ilişkisiyle özbilinç gelişir. Efendi-köle diyalektiği Hegel’in özbilinç teorisinin en önemli bölümünü oluşturur.
Kojeve aynı konuyu açarken, köleyi bağımlı varlık, efendiyi ise bağımsız varlık olarak ele alır. Özbilincin kökeni üzerinde durur ve bu kökenden söz etmenin, zorunlu olarak onun özerkliğinden ve bağımlılığından, efendilikten ve kölelikten söz etmek anlamına geldiğini yazar.
Kojeve “Köle savaşta kendi doğasını aşamadığı için, efendinin ve doğanın kölesi olarak çalışacaktır. O halde ilk yaklaşımda, efendi bir özbilinç, bir insan olma yolunda köleye göre daha ileri durumdadır. Köle efendiyi bir özbilinç olarak kabul etmekte ve böylece efendinin insan değeri …hakikat haline dönüşmektedir. ‘Köle hala dolayımsız, doğal, hayvansal bir varlık olarak kaldığı halde, efendi -savaş aracılığıyla- dolayımlı bir varlık olur.”
Bir insan tarafından kabul edilmiş bir insan olma halinin, efendinin tragedyası olduğunu yazan Kojeve, efendinin gerçek doyuma ulaşamamasından hareketle, kabul edilmeyle gerçek doyuma ulaşacak olanın köle olduğunu söyleyecektir. Yani köle olmuş olan, kölelikten geçmiş olan, köleliğini diyalektik olarak ortadan kaldırmış olandır. Başka bir ifadeyle diğer özbilinç tarafından kabul edilmiş, özbilinç haline gelmeye aday, yani insan olma yolunda daha ileri durumda olan köledir. Ama bu başından itibaren kölenin bir özbilinç sahibi olduğu anlamına gelmez.
Efendi, doğa, köle üçlemesi ve diyalektiği, 1789 Fransız burjuva devrimi ve Napolyon’un kurduğu burjuva devlet ve burjuva devrimini kıta Avrupa’sına yaymadaki rolüne ilişkin açılımlarla ilişkilidir.
Toparlarsak Kojeve efendi-köle diyalektiğine bu yaklaşımıyla, özellikle özbilincin biçimlenişiyle ilgili düşünceleri Marx’ın proletarya ve efendi-köle diyalektiğine bakışıyla paraleldir. Kojeve, Yeni Hegelciliği Hegel’i baz alıp Marx okuması üzerinden kurar. Bu Kojeve’ye yüksek bir performans kazandırır. Tabii ki Hegel’de olmayan bu şansı Kojeve, kanımca iyi değerlendirir.
Özellikle Hegel’in metafizik labirentlerini kırmaya çalışır.
Bu geniş parantezden sonra tekrar Fanon’a dönersek, esas olarak Fanon bu diyalektiğin Siyahlarda işlemediğini ileri sürer, çünkü Siyah ya da Cezayirli köle bile değildir. Bu ezber bozucu felsefi yaklaşım bir gerçeklik üzerinden şekillenir. Kendi pratikleri aslında Cezayirlinin Avrupalı için şey, hatta olmayan bir şey olduğunu deneyimler. Bu manada kolonyal psikanalizle kolonyal şiddetin birbirini beslediğini ve güç verdiğini vurgular. Fanon felsefe yoğunluğu içinde başta bir sistematik, dil, metot yaratmaya girişir. Psikanalizin iddialı isimlerinin hiç düşünmediği ve sistematikleri dışında kalan, hatta Avrupa merkezli, orta sınıf ve Beyaz insana dönük kurguyu, psikanaliz yöntemlerini terk eder, eleştirir. Bu süreç Fanon’un aynı zamanda politik yönelimlerini, düşüncelerini ve tercihlerini belirleyecek ve besleyecektir. Radikalleşmesinin ve militanlaşmasının önünü açacaktır. Aynı zamanda sömürge halklarına seslenirken taşıdığı radikalliğin köklerini buralarda aramak gerekir. Çünkü esas sorun aşağılanan, insan altı görülen bir halkın ve ırkın ayağa kalkışıdır. Sadece görünen prangalar değil, içsel prangalardan kurtulmaktır… Bu ancak ezber bozucu ve yıkıcı bir faaliyetle ve düşüncelerle mümkündür. En başta radikal olmak şarttır. Fanon da bunları yapacaktır.
Fanon’un bu düşüncelerini besleyecek önemli felsefi kimliklerden biri de Varoluşçu felsefenin önemli adı Merleau Ponty’dir.
Ponty, insanın doğayla bütünleşmesi, ruhun cisimleşmesi ve bedenin metafiziği üzerine çalışır. Heidegger’in yaptığına benzer bir arayış içindedir. Varlık bilgisine ulaşmak ister ve yeni bir bakışla bedenin felsefesini yaparak, varlığın bu dünyayla ilişkisi üzerine yoğunlaşır.
Ponty için belirsizlik ve bulanıklık kavramları önemlidir. Bu yaklaşımı gerçekliğin ikili karakterine bir vurgu olarak düşünülebilir. Ayrıca Ponty, algıda bedenin önceliğine bağlı olarak beden felsefesini inşa eder. “Onun için gören, göz değildir. Ruh (da) değildir. Açık bir bütünlük olarak bedendir”. Bir manada Heidegger’in Dasein kavramında ifade ettiği “dünya içindeki varlık” görüşünü bedene uyarlar ve insanın dünya içinde konum almasını sağlayanın beden olduğunu vurgular. Bedenimiz sayesinde dünyanın bilincine vardığımızı ileri sürer.
Ponty, beden ve bilinç arasındaki ayrıma dayanan ve bedeni nesneye dönüştüren kartezyen düalizmine ve bedenin insanın sahip olduğu bir nesne ya da biyolojik bir yapı olduğu yönündeki yaklaşımlara mesafelidir. Ona göre beden insanın dünyayla ilişki kurduğu şeydir ya da “dünyaya açılan öznedir”. Ve beden aslında insanın temel bir varoluş biçimidir. Beden ve bilinç bütüncül birlik oluşturur. Başka bir ifadeyle “ben”, kendini beden üzerinden tanımlar.
Bedensel algı kavramı Ponty’nin felsefesinde önemli bir yere sahiptir. Ponty, bedensel algıyı özne-nesne ilişkisi üzerinden tanımlamaz, bu ilişkiyi beden-dünya ilişkisi üzerinden açıklar. Çünkü beden pasif bir nesne değil, tam tersine dünyaya açılan kapıdır. Ayrıca bilincin dünyayla bedensel olarak ilişki kurduğunu vurgular.
Ponty’nin yaptığı ve onu diğer varoluşçulardan ayıran şey, fenomenoloji yöntemini bedene uygulamasıdır ve bedenin bilinç kadar yönelimsel içerik taşıdığını ileri sürmesidir. Ayrıca Ponty’nin felsefesinde özne, Varoluşçu felsefenin öznesinden farklı olarak bedenleşmiş özne olarak şekillenir. Ponty’nin felsefesinde algı ve bedenin özgürlükle ilişkisi son derece önemli bir yerde durur. Algının Fenomenolojisi en önemli çalışmasıdır.
Fanon, Ponty’nin beden felsefesi ve fenomenolojiyle kurduğu ilişkiden etkilenecektir. Ponty ona beden, bilinç ve dünya arasındaki bağlamlara farklı bakmasını sağlayacaktır. Evet beden biyolojik bir nesne değil, dünyayla ilişkinin kurulduğu tarihsel ve toplumsal bir alanı ifade eder. Fanon için siyah beden Ponty’nin yaşayan beden kavramına uygun bir şekilde dünyayla maruz kalınan temel bir varoluş biçimidir. Fanon, kendi özelinde deneyimlerinden ve sömürge halkları üzerine çalışmalarından aradığı şeyi de yakalamıştır. Fanon buradan hareket edecektir.
“Siyah Deri Beyaz Maskeler” adlı çalışmasında bu noktalara değinir. Siyah bedenin beyazların bakışı ile şekillendiğini vurgular. Bunu aynı zamanda bir nesneleşme ve toplumsal iktidarın inşası olarak görür.
Fanon için bu tarihsel ve toplumsal alanı deşifre etmek ve aynı zamanda bu alanda öfke biriktirmek ve öfkeyi güce çevirmek önemlidir. Aynı arayış bir başka bağlamda Hegel’in tikelle evrensel arasında kurduğu diyalektiğin zenginliğini yakalamasını beraberinde getirecektir. Bu kavrayış reaksiyonel bir şekilde tikeli kutsayan (Siyahın biricikliği ya da Siyah milliyetçilik gibi) yaklaşımlara kapılmasını engelleyecektir. Fanon bütün bu arayışlarında fenomenolojik yöntem yol gösterici içeriktedir. Ama Fanon sorunu burada bırakmaz bir sıçrama daha yapar, bedeni politik teori haline getirir.
Çünkü Hegel’in fenomenolojisi ve diyalektik yönteminin özü olan mutlak, diyalektik bir sarmal ve aşamalardan sonra tam olarak, kendisini son evrede gerçekleştirse bile sürecin bütün evrelerine içkindir ve bu içkinlikle ancak diyalektik döngü tamamlanır. Bu yaklaşım her ne kadar Fanon’un Maksizmle mesafeli ilişki kurmasına yol açsa da politik ve felsefi olarak evrensel bir sistematikle bakmasına ve kendini konumlandırmasına yol açacaktır. Ayrıca sömürülen öznenin evrensel kurtuluşuna ve içindeki kölenin öldürülmesinde izlenecek yol ve yöntemlere daha radikal bakmasını koşullayacaktır.
Böylece militan felsefi yaklaşımla militan politik tutum iç içe geçebilmiştir. Çünkü küçük bir öfkenin patlamasının bile, bir öfke kasırgasını tetikleyeceğini hissedebilmektedir. Özellikle sömürgeleştirilen öznenin içindeki köleyi öldürmesinin yolunu arar. Bu yol bir katarsis ve bir ayağa kalkışı simgelemektedir.
