Siyasal hareketler yalnızca karşılarındaki güçlerle mücadele etmezler; zamanla kendi kuruluş anlarıyla da mücadele etmek zorunda kalırlar. Çünkü onları doğuran koşullar değişir, fakat ilk sözleri hafızada yaşamaya devam eder. Aradan otuz, kırk, elli yıl geçer; dünya başka bir yere gider, devletler dönüşür, toplum değişir, mücadele biçimleri değişir, yeni kuşaklar gelir ama hareketin doğduğu gün kurduğu cümleler hâlâ oradadır. Bu nedenle siyasal hareketlerin en zor sorusu bazen rakibini nasıl yeneceği değil, geçmişine sadık kalırken geçmişinin içinde nasıl hapsolmayacağıdır.
Bugün Kürt siyasal alanındaki bazı tartışmalara baktığımda bu gerilimi açık biçimde görüyorum. Bağımsız devlet talebinden uzaklaşılması, silahlı mücadelenin geride bırakılması veya mevcut siyasal yapı içerisinde yeni bir ilişki biçiminin aranması kimi çevreler tarafından neredeyse doğrudan “teslimiyet”, “devlete eklemlenme” ya da “ihanet” kavramlarıyla karşılanıyor. İlk bakışta bu, taviz vermeyen bir milliyetçiliğin dili gibi görünebilir. Fakat meseleye biraz daha yakından baktığımızda daha temel bir soru ortaya çıkıyor: Kürt davasının özü gerçekten belirli bir devlet biçimini sonsuza kadar savunmak mıdır, yoksa Kürtlerin kendi tarihleri ve gelecekleri üzerinde siyasal özne haline gelmesi midir?
Ben meseleyi ikinci yerden okuyorum. Kürt meselesinin özünde, Kürtlerin kendi kimliği, dili, siyasal iradesi ve geleceği hakkında başkalarının karar verdiği edilgen bir topluluk olmaktan çıkıp kendi hayatının öznesi haline gelmesi vardır. Bunun tarihsel biçimi bir dönemde bağımsız devlet olabilir, başka bir dönemde federasyon, demokratik özerklik, güçlü yerel demokrasi ya da bugün henüz adını koyamadığımız başka bir siyasal mimari olabilir. Bu biçimlerin her biri ayrı ayrı tartışılabilir; fakat biçimi davanın kendisi haline getirdiğimiz anda araç ile amacı birbirine karıştırmaya başlarız.
Bir halkın devlet sahibi olması onu kendiliğinden özne yapmaz. Dünyada bayrağı, ordusu ve sınırı olduğu halde kendi yurttaşını siyasetin nesnesine dönüştüren devletler az değildir. Özneleşme daha derin bir şeydir; insanın kendi diliyle yaşayabilmesi, kimliğini başkasının iznine ihtiyaç duymadan taşıyabilmesi, kendi siyasal temsilini örgütleyebilmesi, yaşadığı yerin ve kendi geleceğinin karar süreçlerine gerçek anlamda katılabilmesidir. Devlet bunun araçlarından biri olabilir ama özgürlüğün kendisi değildir.
Kürt hareketinin yarım yüzyıllık dönüşümünü benim için ilginç kılan yer tam da burasıdır. Özellikle PKK çevresinde şekillenen siyasal çizginin 1970’lerin sonundaki bağımsız ulus-devlet ve silahlı ulusal kurtuluş paradigmasından demokratik özerklik, demokratik konfederalizm, yerel siyaset, kadın özgürlüğü ve farklı bir toplumsal örgütlenme fikrine doğru geçirdiği dönüşüm yalnızca talebin küçülmesi olarak okunamaz. Burada “özgürlük nedir?” sorusuna verilen cevabın kendisi değişmiştir. Bu cevabın bütün unsurlarını doğru bulmak zorunda değiliz; fakat bu dönüşümü yalnızca vazgeçiş kelimesiyle açıklamak yarım yüzyıllık siyasal deneyimin düşünce üzerindeki etkisini yok saymaktır.
Çünkü değişmeyen bir yapı tarihsel anlamını sonsuza kadar koruyamaz. Dünya değişirken hareket yalnızca eski sloganlarını tekrar ediyorsa bir süre sonra sembol ile anlam birbirinden kopmaya başlar. Slogan yaşamaya devam eder ama sloganı doğuran tarihsel ihtiyacın bugünkü karşılığı giderek belirsizleşir. Aynı sözler tekrar edilir, fakat o sözlerin bugünün dünyasında hangi siyasal sonucu üreteceği artık daha az konuşulur. Hareketler yalnızca baskıyla değil, anlam yitimiyle de tükenirler. Yaşayan bir siyasal hareketin görevi geçmişini inkâr etmek değil, geçmişinin temel anlamını değişen tarih içerisinde yeniden üretmektir.
Bence siyasal olgunluk da tam burada başlar. Bir hareketin aynı cevabı ne kadar uzun süre tekrarladığıyla değil, temel sorusunu kaybetmeden yeni cevaplar üretip üretemediğiyle ölçülür. Eğer temel soru Kürtlerin nasıl özne olacağıysa, “devlet” bu sorunun tarihsel cevaplarından biridir; kutsal ve değişmez tek cevabı değildir. Belki bugün de en doğru cevaptır, belki değildir. Bunun hükmünü sloganın yüksekliği değil, halkın iradesi, güç dengeleri, ekonomik ve toplumsal kapasite, bölgenin gerçekliği ve önerilen modelin Kürtlerin özneleşmesini ne ölçüde artırdığı verir.
Fakat siyaset değişirken hafıza aynı hızda değişmez. Bir dava birkaç yıl sürdüğünde programdır; kuşaklara yayıldığında hafıza haline gelir. Hapishaneler, sürgünler, çatışmalar, kayıplar, köyler, şehirler, aile hikâyeleri ve bir kuşağın hayatını üzerine kurduğu idealler, başlangıçtaki siyasal hedefi yalnızca hedef olmaktan çıkarır. Bağımsızlık artık bir yönetim modeli değil, uğruna bedel ödenmiş bir söz haline gelir. Bu nedenle stratejinin değişmesi bazı insanlar için yalnızca stratejinin değişmesi değildir; kendi hayatlarına verdikleri anlamın tartışmaya açılmasıdır.
Siyasetin zamanı hızlı akar, hafızanın zamanı daha yavaş. Jeopolitik birkaç yıl içerisinde tersine dönebilir, devletler zayıflayabilir, yeni ittifaklar kurulabilir, dün mümkün olmayan bugün konuşulabilir hale gelebilir. Fakat bir annenin kaybettiği çocuğa verdiği anlam aynı hızla değişmez. Bir kuşağın gençliğini üzerine kurduğu ideal yeni bir siyasi karar alındığında bir anda ortadan kalkmaz. Siyaset yeni cevaplar üretirken hafıza eski sorunun ahlaki ağırlığını taşımaya devam eder.
Ben bu mesafeyi Sadakat–Gerçeklik Açığı olarak görüyorum: hareketin bugün neyin mümkün olduğuna ilişkin geliştirdiği bilgi ile dün ne uğruna mücadele ettiğine ilişkin taşıdığı hafıza arasındaki mesafe. Burada bir tarafın akıllı, diğer tarafın bilgisiz olduğu gibi kolaycı bir ayrım yoktur. Siyaset bugünü görmek zorundadır, hafıza ise hareketin neden doğduğunu hatırlatır. Siyaset hafızasını küçümserse köksüzleşir; hafıza değişen gerçekliği reddederse geçmişin içinde donmaya başlar.
Bugün bazı Kürt milliyetçisi çevrelerin söyleminde gördüğümüz gerilim de büyük ölçüde burada ortaya çıkıyor. Bağımsız devlet artık yalnızca geleceğe ilişkin bir siyasal model olarak savunulmuyor; zaman zaman davaya sadakatin ölçüsüne dönüştürülüyor. En yüksek talebi söyleyen kendisini en sadık aktör olarak konumlandırırken, başka bir özgürleşme yolu arayan hareket daha kolay biçimde “teslimiyetçi” veya “hain” ilan edilebiliyor. Böylece siyaset, “Kürtler için hangi yol daha özgürleştiricidir?” sorusundan uzaklaşıp “kim daha hakiki Kürttür?” tartışmasına doğru kayıyor.
Benim itirazım bağımsızlık fikrine değil, bağımsızlık fikrinin sadakatin tek ölçüsü haline getirilmesine. Bağımsız Kürdistan ciddi ve meşru bir siyasal tezdir; tarihsel, ahlaki ve jeopolitik zemini tartışılabilir. Fakat herhangi bir siyasal modeli tartışılamaz bir sadakat testi haline getirdiğimiz anda düşünme alanını kapatmış oluruz. Çünkü o andan sonra “bu model bugün gerçekten mümkün mü, halkın iradesi nedir, bunun maliyeti ve sonucu ne olur?” diye sormak bile kuşkuyla karşılanmaya başlar.
Üstelik en yüksek talebi dile getirmek ile en büyük siyasal sorumluluğu taşımak aynı şey değildir. Sosyal medyada bağımsızlık istemek, bütün ara çözümleri teslimiyet saymak ve en sert cümleyi kurmak kolaydır. Fakat milyonlarca insanın geleceği üzerinde sorumluluk taşıyan, savaşın ve barışın gerçek sonuçlarını gören, belediye yöneten, seçimlere giren, kurumlar oluşturan, devletle ve uluslararası sistemle muhatap olan hareket aynı rahatlıkla konuşamaz. Çünkü artık yalnızca ne istediğini değil, söylediği sözün ertesi gün insanlara ne yaptığını da düşünmek zorundadır.
Slogan ile karar arasındaki en büyük fark budur. Slogan niyet taşır; karar sonuç doğurur. Sorumluluk sahibi bir hareket yalnızca “ne istiyoruz?” diye soramaz. “Bunu nasıl gerçekleştireceğiz, hangi toplumsal güçle, hangi maliyetle, hangi kazanımları koruyarak ve insanlarımızı hangi geleceğe taşıyarak?” sorularını da sormak zorundadır. Bu soruları sormak mücadeleden vazgeçmek değildir; mücadeleye karşı sorumluluk almaktır.
Bu yüzden direniş kavramını da yalnızca aynı yerde durmak olarak okuyamıyorum. Gerçek direnç bazen değişen dünyada özgürlüğe giden yolu yeniden üretebilmektir. Bir mücadele biçimi bir dönem halkı özneleştirirken başka bir dönemde onu yalnızca bedel ödeyen konuma itebilir. Böyle bir anda yöntemin kendisini kutsallaştırmak, yöntemin doğduğu amacı unutmak anlamına gelebilir. Eğer esas mesele Kürtlerin özneleşmesiyse, her stratejinin bu özneleşmeye bugün ne kadar hizmet ettiği yeniden sorulmalıdır.
Kürt hareketinin tarihsel dayanıklılığının önemli yanlarından biri bana göre tam da bu öğrenme kapasitesidir. Soğuk Savaş sona erdi, Irak’ta Kürdistan Bölgesi yeni bir statü kazandı, Türkiye’de legal Kürt siyaseti ve belediyecilik deneyimi genişledi, Suriye savaşı yeni bir Kürt siyasal alanı ortaya çıkardı, diaspora büyüdü ve Ortadoğu’nun dengeleri defalarca değişti. Böyle büyük dönüşümler yaşanırken 1970’lerin bütün cevaplarının bugün hiçbir değişiklik olmadan geçerli olduğunu varsaymak sadakat kadar tarih dışılık da üretebilir.
Daha önemlisi, yeni stratejinin Kürtleri özne olmaya eski stratejiden daha fazla yaklaştırdığına ilişkin güçlü bir imkânın şimdiden görünür hale geldiğini düşünüyorum. Silahlı mücadelenin merkezde olduğu dönemde özgürlük büyük ölçüde gelecekteki büyük statü değişikliğine bağlanırken, yeni yönelim özneleşmeyi bugünden başlayabilecek bir sürece dönüştürüyor. Dil, yerel yönetim, siyasal temsil, örgütlenme, kültür, hukuk ve gündelik karar süreçleri özgürlük meselesinin parçası haline geliyor. Kürt, yalnızca bir gün kurulacak düzenin gelecekteki yurttaşı olarak değil, bugün kendi hayatında daha fazla söz isteyen siyasal aktör olarak düşünülmeye başlanıyor.
Bana göre burada önemli bir zihinsel eşik var: özgürlüğün ertelendiği bir gelecekten, özneleşmenin bugünden başladığı bir siyasete geçiş. Bu, nihai statü tartışmasının gereksiz olduğu anlamına gelmez; fakat özgürlüğü tek bir tarihsel ana ertelemek yerine onu toplumun gündelik siyasal kapasitesine yayar. Bir halkın özneleşmesi yalnızca büyük bir kurucu anda değil, kendi dilinde, kentinde, kurumunda ve siyasal temsilinde her gün yeniden kurulur.
Elbette bu yönelimin gerçek bir özneleşme üretmesi yalnızca Kürt hareketinin strateji değiştirmesine bağlı değildir. Devletin de siyasal alanı genişletmesi, hukuku güvence haline getirmesi, kimlik, dil, yerel demokrasi ve temsil meselelerinde yeni bir siyasal mimari oluşturması gerekir. Silahların susması ama Kürtlerin kendi hayatları üzerindeki karar kapasitesinin genişlememesi kalıcı bir çözüm değil, yalnızca çatışmasızlık üretir. Bu nedenle yeni stratejinin değeri, sonunda ne kadar devletle uyumlu hale geldiğiyle değil, Kürtleri ne kadar daha fazla özne yaptığıyla ölçülmelidir.
Aynı ölçü Kürt hareketinin kendisi için de geçerlidir. Değişim her zaman ilerleme değildir; “realizm” adı altında kooptasyon yaşanabilir, kurumları koruma arzusu halkın çıkarının önüne geçebilir, liderlik kendi konumunu korumayı siyasal zorunluluk gibi sunabilir. Bu nedenle benim savunduğum şey değişimin kendisi değil, özneleşmeyi büyüten değişimdir. Yeni strateji Kürtlerin siyasal iradesini, kültürel varlığını ve karar kapasitesini artırıyorsa tarihsel bir öğrenmedir; azaltıyorsa “realizm” iddiası yeniden sorgulanmalıdır.
2025 ve 2026’da yaşanan dönüşüm de bu çerçevede anlam kazanıyor. Silahlı yapının sona erdirilmesi ve siyasal-hukuki alanın giderek daha fazla öne çıkması Kürt meselesinin çözüldüğü anlamına gelmiyor. Dil, kimlik, yerel yönetimler, demokratik temsil, hukuk ve başka birçok temel mesele önümüzde duruyor. Fakat yarım yüzyıl boyunca silahlı mücadeleyi merkezine alan bir hareketin bugün başka bir siyasal yolu tartışması da küçük bir değişiklik değildir.
Bunu birisi yenilgi olarak görebilir, bir başkası teslimiyet olarak okuyabilir. Ben ise daha zor olan sorunun peşinden gitmeyi tercih ediyorum: Bu yarım yüzyılda ne öğrenildi ve bu öğrenme Kürtlerin özneleşmesine nasıl çevrilecek? Çünkü bir hareketin tarihsel büyüklüğü yalnızca ne kadar direnebildiğiyle değil, direnişten ne öğrendiği ve öğrendiğini hangi yeni siyasal akla dönüştürdüğüyle de ölçülür.
Kürt hareketinin bugün geldiği yerde gördüğüm imkân tam da burada. Özgürlüğü yalnızca gelecekte kurulacak bir statüye bağlamak yerine, Kürtlerin bugünden kendi hayatlarının daha fazla öznesi haline gelebileceği bir siyasete doğru yönelme ihtimali. Eğer bu yol demokratik, hukuki ve kurumsal güvencelerle derinleşirse, devlet tartışmasını ortadan kaldırmadan özgürlüğün alanını genişletebilir. Çünkü belki de mesele en başından beri yalnızca hangi devletin içinde yaşanacağı değil, insanın kendi hayatına ne kadar sahip olabildiğiydi.
Siyasal hareketler anlam üretemediğinde eski sembollerini tekrar etmeye başlar. Sembol büyür, siyaset küçülür; geçmiş sürekli anılır ama gelecek giderek daha az tarif edilir. O noktada en radikal slogan bile bir süre sonra özgürleştirici bir siyasal programa değil, kimlik doğrulama aracına dönüşebilir. Yaşayan hareket ise geçmişini silmeden ona yeni bir gelecek anlamı verebilen harekettir.
Bu yüzden bana göre asıl sadakat, ilk formülü sonsuza kadar korumak değildir. İlk formülü doğuran temel ihtiyacı, yani Kürtlerin kendi tarihleri ve gelecekleri üzerinde söz sahibi olma arzusunu korumaktır. Biçimler değişebilir; devlet, federasyon, özerklik veya başka bir model gündeme gelebilir. Fakat ölçü aynı kalmalıdır: Kürtlerin iradesi, onuru, dili, siyasal kapasitesi ve kendi geleceğini belirleme gücü büyüyor mu?
Çünkü bazen biçimi korurken özü kaybedersiniz, bazen biçimi değiştirerek özü yaşatırsınız.
Ve bazen bir davaya en büyük sadakat, onun ilk cümlesini sonsuza kadar tekrar etmek değil; ilk cümlenin arkasındaki özgürlük arzusunu değişen tarih içerisinde yeniden mümkün kılabilmektir.
Tarih, ilk sözünü hiç değiştirmeyenlerden çok, ilk sözünün neden söylendiğini unutmadan yeni cümleler kurabilenleri de ayakta tutar. Kürt siyasal hareketinin önündeki büyük sınavın da geçmişi tekrar etmek değil, yarım yüzyıllık mücadele hafızasını bugünün siyasal aklıyla birleştirerek özgürlüğü yeniden anlamlandırmak olduğuna inanıyorum.
Çünkü bir hareket için gerçek sadakat geçmişte yaşamaya devam etmek değil, geçmişin öğrettikleriyle kendi halkını geleceğin öznesi haline getirebilmektir.
Kaynak: Pusula
