Türkiye’de AKP-MHP iktidarının siyasi muhalefete, bağımsız medyaya, sivil topluma, dini azınlıklara ve eleştirel seslere yönelik baskıları giderek artmaktadır. Torba yasa ve Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri ile yapılan keyfi uygulamalarla yasama süreçlerinin etkisizleştirilmesi, yargı bağımsızlığının aşındırılması, Meclis’in işlevsiz hale getirilmesi ve seçim süreçlerinin demokratik niteliğini zayıflatabilecek kurumsal düzenlemeler, iktidarın sıradan yönetim pratikleri haline gelmiş durumda.
İktidarın yolsuzlukları, kamu kurumlarını kendi çıkarları için kullandığı aparatlar haline getirdiği iddiaları kamusal tartışmaların merkezinde yer alırken, sermayeye peşkeş çekilen doğa alanları ve beraberinde iklim tahribatı ise uzun yıllar boyunca etkileri hissedilecek bir boyutta.
AKP-MHP iktidarının şeffaflık, hesap verebilirlik ve halkın siyasal temsiline yönelik artan baskıları, ifade özgürlüğüne yönelik artan sansür ve kısıtlamalar, cezai soruşturmalar ve kovuşturmalar devam ederken, insan hakları savunucuları, gazeteciler, avukatlar, seçilmiş yetkililer, akademisyenler, sivil toplum liderleri ve demokrasi savunucuları da dahil olmak üzere 15.000’den fazla siyasi mahkumun hâlâ tutuklu olduğu tahmin ediliyor.
İktidarın, kendisi dışındaki herkesi, hapse atma, kaçma zorunda bırakma ya da kendisine boyun eğdirip sadık muhalefet haline getirme üzerine kurduğu politikalarla birlikte düşünüldüğünde, demokrasisi zaten zayıf olan Türkiye’de, demokrasi güçlerinin bir araya gelme ve halk direnişini örgütleme ihtiyacı kendisini dayatmış durumda.
Demokrasi cephesi acil ihtiyaç
Bugün demokrasinin karşısında dikilenin mevcut devletin kendisi olduğu ve bu devletin de AKP-MHP arasında kurumları itibariyle paylaşılmış olduğu gerçeği göz önünde bulundurulur ise, demokratik kurumların etkisizleştiği, muhalefetin siyasal süreçlerden dışlandığı ve devlet aygıtının giderek daha fazla iktidar bloğunun çıkarları doğrultusunda şekillendiği günümüzde demokrasi cephesi acil ihtiyaç olarak önümüzde durmakta.
Geniş tabanlı bir Demokrasi Cephesi’nin hedefi de AKP-MHP iktidarının politikalarına karşı çıkarken, hukuk devleti, temel hak ve özgürlükler, toplumsal barış, sosyal adalet ve ekolojik sürdürülebilirlik temelinde yeni bir demokratik perspektif geliştirmek olmalıdır.
“Süreç”
İktidar tarafından demokrasiye yönelik tüm bu tehditlerle birlikte kimilerinin “Barış süreci”, kimilerinin “müzakere süreci” diye adlandırdığı, iktidar blokunun ise “terör” ve “güvenlik” sorunu olarak ele aldığı ve “Terörsüz Türkiye” başlığı ile başlayıp “terörsüz bölge” diye genişlemiş olan bugünlerde de Öcalan’a lütfedilen “Koordinatörlük” göreviyle “PKK’nin elli yılda oluşturduğu, bütün uzantıları ve unsurlarıyla tasfiye edilmesi ve PKK gibi bir yapılanmanın bir daha başka bir adla ortaya çıkmasını engellemek üzere de tüm tarihinin silinip, bu dönemde yapılanların bizzat kendileri tarafından lanetlenmesi talebiyle genişleyen süreç, Kürt sorununun çözümü konusunda da kafaların karışmasına yol açtı.
Sürece dair tarafların sürdürdüğü politikalar ayrı bir yazının konusu olmakla birlikte şu ana kadar ürettiği sonuçlar açısından demokrasi ve barış adına işleyen bir sürecin olmadığı bir aşikardır; sürüp giden tutuklamalar, atanan kayyımlar yerinde durmaya devam ederken, yenilerinin atanmaya devam edilmesi, CHP’nin bölünüp muhalefet olmaktan çıkarılması için 13 yıldır işbirlikçilik yapan Kılıçdaroğlu’nun CHP’ye kayyım olarak atanması, Özgür Özel’in de ekibiyle birlikte tutuklanma ihtimalinin ortaya çıkması tam tersi yönde işleyen bir “süreç” yaşandığını göstermektedir. İktidarın, ağır bir şiddet politikasıyla, açık diktatörlüğe yönelebileceğini göz önünde bulundurmak ve bugünkü tutumu buna göre ayarlamak gerekmektedir.
Türkiye’de demokrasi mücadelesi, CHP’nin de karşısına çıkarılacak olan bir programla, “Türk usulü Başkanlık sisteminin derhal ilga edileceği garantisini vazgeçilmez şart olarak belirlerken, aynı zamanda bir restorasyona karşı da çağdaş demokrasinin ilkelerinin altını kuvvetle çizme durumunda olmalıdır. Kurumsal yollar kapandığında, Meclis işlevsizleştirildiğinde ve muhalefet iktidardan dışlandığında, demokrasi yanlısı güçleri harekete geçirmek için toplumun tamamını kapsayacak bir yanıt şart hale gelmiş demektir. İşte bu noktada Demokrasi Cephesi kendisini dayatmaktadır. Tarihsel deneyimler, demokratik gerilemelere karşı en etkili mücadelelerin geniş toplumsal katılım ve örgütlü demokratik dayanışma sayesinde mümkün olduğunu göstermektedir.
Demokrasi Cephesi ihtiyacına cevap verecek en önemli aktörlerden biri DEMP iken diğeri de Özgür Özel yönetimindeki CHP dinamiğidir. Geniş tabanlı bir koalisyonla oluşturulacak Demokrasi Cephesi, işçi sınıfını, kadın hareketlerini, inanç topluluklarını, farklı etnik kimlikleri, ekoloji hareketlerini, LGBTİ+ bireyleri, gençlik örgütlerini ve sivil toplumun farklı bileşenlerini içinde barındıran örgütlerini içermeli ve ortak bir demokratik program etrafında bir araya getirmelidir. Tüm bu unsurları kapsayan ve onların sorunlarına yanıt içeren bir programla hareket eden bir Demokrasi Cephesi, mevcut sistemin sarsılmasında etkin bir rol oynama gücüne de sahip olabilir.
Demokrasiye yönelik tehditlerin ortadan kaldırılmasının çoğu zaman örgütlü bir geniş demokratik cephe ve kolektif kitlesel eylemler yoluyla olduğu, geniş halk desteğinden yoksun bir demokrasi cephesinin kendisine yönelik tehdidi ortadan kaldıracak bir güce erişmesinin pek mümkün olmadığı gibi örgütsüz bir halk direnişinin de kendisine yönelik tehdidi sarsabilmesi mümkün olabilir ama tamamen ortadan kaldırmasını sağlayamayacağı da tarihsel deneyimlerle kanıtlanmış bir gerçekliktir.
Türkiye’de daha önce kurulan çeşitli seçim ve mücadele ittifakları bu açıdan önemli deneyimler sunmaktadır. 2011 seçimlerinde Barış ve Demokrasi Partisi öncülüğünde sol örgütlerle oluşturulan Emek ve Özgürlük Bloku ile 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi ile Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi arasındaki seçim ittifakı, Demokrasi Cephesi’nin ön adımları olarak değerlendirilebilir.
Enternasyonal Dayanışma
Türkiye’deki demokrasi mücadelesi, dünya genelinde yükselen sağ popülizm ve otoriterleşme eğilimlerinden bağımsız değildir. Birçok ülkede siyasal kutuplaşma, ekonomik eşitsizlik, dezenformasyon ve demokratik kurumlara duyulan güvenin azalması, otoriter eğilimleri güçlendirmektedir. Demokrasi, insan hakları, sosyal adalet ve ekolojik sürdürülebilirlik mücadelesi, dünyanın farklı bölgelerindeki benzer mücadelelerle ortaklaşan evrensel bir içerik taşımaktadır.
AKP-MHP blokunun faşist iktidarına karşı mücadele ve aynı zamanda dünyada yükselen sağa ve otoriter hükümetlerin demokrasi karşıtı politikalarına karşı bir duruş ile enternasyonalist dayanışmayı da içermelidir. Türkiye’nin demokratik geleceği açısından böyle bir ortaklaşma her zamankinden daha büyük önem taşımaktadır.
