Rejimin başlattığı “Terörsüz Türkiye” süreci ile yine rejimin CHP’ye uyguladığı “düşman hukuku” arasındaki bağı görmeyen bir müzakere ve/veya mücadele pratiğinin, ne demokrasi ne de barış mücadelesini başarması mümkün görünmüyor. Bu bağı rejim oldukça başarılı biçimde kurarak yol alıyor. Bahçeli’nin ifadesiyle “doğru zamanda atılan doğru adımlarla” demokratik siyasetin mutlak butlan zeminini tahkim etmeyi sürdürüyor. Eşzamanlı olarak 18 Mayıs’ta Öcalan’a “koordinatörlük” statüsü, 20 Mayıs’ta CHP’ye mutlak butlan. Ne yazık ki demokrasi ve barış güçlerinin, farklı hamlelerin bağını kurmada ve bütünleşik karşı hamleleri pratikleştirmede aynı başarıyı gösterdiği söylenemez. Bunun nedenlerini her iki süreçte son yaşananlar üzerinden anlamaya çalışalım.
Mutlak butlan kararının anlamı
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve birçok kişinin gözaltına alındığı 19 Mart 2025 “yargı darbesi”nden yaklaşık bir yıl iki ay sonra CHP yeni bir yargı darbesine maruz kalmış bulunuyor. CHP’nin 38. Olağan Kurultayı ile 21’inci Olağanüstü Kurultayı’nın iptali istemiyle açılan davada, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, dün “tedbirli mutlak butlan” kararı verdi.
Siyasi iktidarın yargı aracılığıyla aldığı “mutlak butlan” kararı faşizmin inşa sürecinin yapı taşlarından biridir. Bu bağlamda kararın faşizmin devlet biçimi olarak kurumsallaşmasında önemli bir eşiği işaret ettiği tespitini yapmak abartı olmayacaktır. Bu karar CHP’ye kayyım atamanın bir biçimidir ve demokrasi güçlerinin gözüne soka soka alındı.
Bu karar, sadece CHP’ye yapılan hukuksuzluk olarak değerlendirilemez. CHP’ye “kayyum atama” kararı bir bütün olarak demokrasiye, barışa ve demokratik siyasete dönük bir darbe pratiğidir. Rejim, bu kararla tüm toplumsal ve siyasal muhalefete gözdağı vermek istemektedir.
Tesadüf olmayan bu eşzamanlı hamlelerle yapılan, demokratik siyasetin ‘mutlak butlanının’ ilanıdır. Bu saatten sonra her türden demokratik siyaset zemini, çıplak siyasi ve/veya yargının aracılığıyla alınan keyfiyete dayalı kararla yok hükmünde ilan edilebilir. Artık demokratik siyaset zemini hiçleştirilmektedir.
“Terörsüz Türkiye” sürecinde Bahçeli’nin yeni hamlesinin anlamı
Bahçelinin “el sıkma” hareketiyle görünürlüğe kavuşan ‘devlet politikası’ “Terörsüz Türkiye” süreci yaklaşık bir yıl sekiz ayı geride bırakmış bulunuyor. Bu süreç boyunca yaşananları kronolojik olarak sıralamaya gerek yok. Zira bu yazıyı okuma eğilimi gösterebilecek herkes bunları biliyor. Bilmeyenler ise, zaten bu yazıyı da okumaz/okumamalı. Bu nedenle süreçte dikkat çekmek istediğim bir noktayı vurgulamakla yetineceğim: Ne zaman sürece ilişkin kaygılar yükselişe geçse, Bahçeli’den beklenti yaratmayı amaçlayan bir hamle gelmiş ve gelmeye devam ediyor. Son hamlesi, 5 Mayıs 2026 grup toplantısında dillendirdiği ve 18 Mayıs 2026 tarihinde Türkgün gazetesinde yer alan açıklamalarında ayrıntı verdiği, Öcalan’ın “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörü” olması önerisi. Bu öneri bir kez daha rejim açısından sürecin karakterini ele veriyor.
Eski stratejiye yeni taktik
Rejimin tarihsel ve siyasal olarak Kürt sorununa dair değişmeyen stratejisi, inkar ve asimilasyona dayalı yok sayma ve Kürt mücadelesini topyekûn sonsuza dek bitirme stratejisi olageldi. Bugün aynı tasfiye stratejisi “Terörsüz Türkiye” taktiğiyle barış iması ve beklentisi yaratarak sürdürülmektedir. Rejim meseleyi terör parantezine indirgemekte ve süreci PKK’nin tasfiyesi olarak sunmaktadır. Ama esas strateji Kürt sorununun varlığını ve Kürt mücadelesini tüm dinamikleriyle birlikte tasfiye etmektir. Zira PKK zaten silahlı mücadeleyi bıraktığını deklere etmiş ve kongre kararıyla kendini tasfiye etmiş bulunuyor. Bahçeli’nin son hamlesi Kürt mücadelesini tarihten silme taktiğinin gereğidir.
‘Çözme’ taktiği olarak beklenti mühendisliği
‘Çözme’ taktiği, Kürt sorununu barışçıl temelde çözüme kavuşturmayı değil, Kürt mücadelesini etkisizleştirme, hareketsizleştirme ve parçalara bölerek yok etme taktiğidir. Yani sorunu çözümlemeye değil, mücadeleyi çözmeye odaklıdır. Bahçeli’nin, Türkgün gazetesine yaptığı açıklamadaki; “Terörsüz Türkiye hedefi doğru zamanda atılan doğru adımlarla gerçeğe dönüşmektedir… Ya terör ya demokrasi; ya silah ya siyaset yönündeki tercihlerin ortaya konulacağı bu süreç, silahsız ve terörsüz Türkiye’de siyasetin ve demokratik meşru kurumların öne çıkacağı bir dönem olacaktır… Barış iki taraflıdır ve bölücü terör örgütü PKK’nın taahhütlerini yerine getirmesi yanında Devlet olarak atılması gerekli adımların ikmal edilmesiyle süreç tamamlanabilecektir.” ifadeleri beklenti yaratarak beklemede bırakmanın ve etkisizleştirmenin örneği olarak okunmalıdır.
Silahların susması, barışın iki taraflı adımlarla geleceği ve demokrasinin tesis edileceği yaklaşımı kulağa hoş geliyor. Kürt sorununun barışçıl çözümü ve demokrasiden yana olan bunlara hayır diyebilir mi? Demez/demem. Ama demokrasinin ‘D’sini çağrıştıran bir adım atıldı mı ve atılacağının olumlu bir işareti var mı? Yok. Newroz ve1 Mayıs eylemlerinde, hatta Amed Spor kutlamalarında gözaltılar devam ediyor mu, demokratik siyaset üzerindeki baskılar ve tutuklamalar sürüyor mu, siyasetçiler, gazeteciler başta olmak üzere mahpusluklar ve infaz yakma pratikleri sürüyor mu? Evet. Öyleyse bu taktiği boşa düşürecek hareketlenme ve mücadele gerek. Kürt halkının barış mücadelesiyle, CHP’nin ayakta kalma mücadelesini ve de tüm demokrasi, barış, özgürlük güçlerini mücadele alanında buluşturmak gerek.
Bahçeli’nin ‘koordinatörlük” önerisi
Bahçeli Öcalan için “kurucu önderlik” statüsünün işlevini tamamladığını ve gelinen aşamada “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” statüsünün uygun olacağını belirtmekte. Bu önerinin öne çıkan unsurlarını görünür kılmak, barış mücadelesini demokrasi mücadelesi güçleriyle birlikte doğru bir hatta sürdürmek için önem arz eder. Aksi durumda süreç ile demokrasi mücadelesi ve güçleri arasındaki bağı ıskalamak kaçınılmaz olur.
Birincisi, koordinatörlük “görevinin” taraflar arasında ve “üstünde” bir statü olarak sürecin koordinatörlüğü olduğu iyimserliğine kapılmamak gerekir. Nitekim Bahçeli “Terör örgütlerinin fesih süreçlerindeki örgüt adına doğru ve doğrudan muhatabın belirlenmesi kadar devletin muhataplığı da önem arz etmektedir. Bu bağlamda Barış süreci ve siyasallaşma koordinatörlüğü ile devlet adına yapılacak görüşmelerin merkezi burası olacaktır,” sözleriyle konuya açıklık getiriyor. Öcalan’a “koordinatörlük görevinin” tevdi edilmesiyle, tüm yapılarıyla örgüt üzerinde ve Kürt halkı nezdinde doğru ve tek muhatabın İmralı’da hükümlü bulunan Öcalan olduğunun ve devletin de tek muhatap olarak Öcalan ile görüşeceğini tüm taraflara teyit ve kabul ettirilmiş olunacağını anlaşılır biçimde ifade ediyor.
İkincisi, DEM Parti’den gelen Öcalan’ın statüsünün belirlenmesi çağrılarına rejim için “elverişli” bir yol bulunmuş ve sürecin muhataplarını yeni bir beklentiyle hareketsizliğe sevk etmenin de imkânı yaratılmış olacaktır. Bu bağlamda Bahçeli’nin “Terörsüz Türkiye sürecinde yeni bir hamleye buna uygun yol haritasına ihtiyaç bulunmaktadır. Burada öne çıkan husus Abdullah Öcalan’ın münfesih PKK’nın kurucu önderliği yerine örgüt üzerindeki etkinliğini sürdürebileceği bir yapı inşa etme gereğidir. “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” bu anlamda kendisi için uygun bir statü oluşturacaktır,” sözlerini iyi yorumlamak gerekir.
Üçüncüsü, Öcalan şahsında tek muhatap ve “ tek merkezli karar mekanizması ile hızlı ve etkin karar süreçlerini inşa ederek” kayda değer bir dirençle karşılaşmadan demokrasinin kırıntısının bile olmadığı rejimin inşa süreci ivmelendirilecektir. Tek muhataplık, rejime, süreci kolaylıkla tam denetimli halde sürdürme imkanı sağlayacak ve Öcalan’ın “Yürüttüğü faaliyetlerin raporlaması devlet organları tarafından yerine getirilecektir.” Devamla var olantek merkezliliğin rejim tarafında da yeni yapılarla yetkinleştirilmesi sağlanarak “Cumhurbaşkanı yardımcısının başkanlığında bazı bakanlık ve kurumlardan oluşan bir “Tasfiye ve Düzenleme Sürecini Yönlendirme ve Milli Birlik” komisyonu ve içerisinde oluşturulacak “Terörle Mücadele Devlet Koordinasyon Merkezi” teşekkül ettirilecektir.”
Velhasıl Bahçeli açıklamasında Öcalan’a ilişkin “kurucu önder” ve şimdi PKK’nin tasfiye edilmesiyle “Kurucu Önder” yerine artık “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörü” ifadesini kullanmasının nedenlerini uzun uzun izah etmektedir. İzah yoruma yer bırakmayacak açıklıkta ama yine de anlamak istemeyenler olduğu/olabileceğinden hareketle Bahçeli’nin izahının özüne ilişkin tekraren kısa bir not düşmek yerinde olacaktır: Başından beri “Kurucu önder” ifadesini kullanmasının, ne Öcalan’ı ne Öcalan şahsında Kürt halkını onurlandırmak ve/veya Kürt halkının kolektif haklarının varlığını “üstü kapalı da olsa” ima etmek için değil; PKK şahsında esas olarak Kürt halkının ulusal kolektif hak mücadelesini geride hiçbir mücadele iradesi, azmi ve yapısı bırakmayacak biçimde topyekûn tasfiye etmenin ve bu tasfiyeyle birlikte Kürt mücadelesi tarihini de toplumsal hafızadan silmenin gereği/‘büyük taktiği’ olduğunun altını kalınca çizmektedir.
Bahçeli’nin açıklamaları ile paralellik arz eden Mehmet Uçum’un yazısının aynı gün yayımlanmasının rejimin işi sıkı tuttuğu ve merkezi bir koordinasyon içinde yürüttüğünü bir kez daha teyit ettiği notunu da düşmeliyim.
Sorunun ve sürecin muhataplarının bunun farkında olmadığını söylemek haksızlık olur. Farkında oldukları kanısındayım. Soru farkında olup olunmaması değil, farkında olunana uygun davranış geliştirmede neden tutuk davranıldığıdır.
Karşı hamleler zincirini pratikleştirme zamanı
Bir buçuk yıldır DEM Parti müzakere zeminini korumak adına büyük ölçüde “bekleme” halinin başatlığının gölgesinden kurtulamayan bir mücadele hattının dışına çıkamamış bulunuyor. CHP kendine uygulanan “düşman hukukuna” karşı savunma pozisyonundan toplumun kahir ekseriyetinin sorunlarını öncelemiyor. Bu kısır döngüden çıkmak gerek.
Müzakere zemini korunmalı, olup olmadığı belli olmasa da ve ortada “ hayali” dolaşsa da “barış masasından” kalkılmamalı elbette. Ancak bu masanın tek kıymeti silahların susması koşullarında barış sözünün hükmünü nesnel olarak güçlendirmesi ve barış mücadelesini toplumsallaştırma imkânlarının önünü açmasıdır. Rejimin “barış imasıyla” tasfiye hamlesine karşı, barış iradesini güçlendirme ve barış mücadelesini yükseltme zemini, fırsatı sunmasıdır. Bu zemin, müzakere-mücadele diyalektiğini tüm demokrasi güçleriyle ortaklaşarak ve mücadeleyi önceleyerek sürdürmekle değerlendirilebilir.
CHP sadece genel merkezi korumakla yetinmeden ve her yerde sokağa çıkıp eve geri dönmeyi unutursa,
Kürt sorunu ve barış mücadelesini demokrasi mücadelesinin ayrılmaz bir veçhesi olarak görme cesaretiyle davranır ve DEM Parti başta olmak üzere tüm demokrasi ve özgürlük güçleriyle birlikte hareket ederse,
Demokratik toplumsal ve siyasal muhalefet amasız/fakatsız sokakta ve her yerde faşizmi püskürtünceye dek CHP’nin yanında olursa,
DEM Parti özel olarak CHP ile dayanışma ve mücadele birliğini önceleyerek, barış ve demokrasi mücadelesini topyekûn geliştirirse,
Rejimin beklenti siyasetinin karşısına, kendi beklenti ve talepleriyle çıkıp kitlelerin bu talepler etrafında mücadeleyi geliştirmelerinin öncülüğünü yaparsa,
Rejimin, ne doğru zamandaki doğru hamleleri, ne “büyük taktikleri” ne de beklentiyle oyalama mühendisliği hüküm icra edemez. Demokrasi kazanır, faşizm kaybeder.
Topyekûn ortak mücadele ve genel direniş saflarında buluşacak mıyız?!..
22.05.2026
