Sorgulamadan saflaşmak, farklı düşünenleri düşmanlaştırmak, sosyal medya linçleriyle insanları susturmaya çalışmak ya da parti içi tartışmaları hakaret ve öfke üzerinden yürütmek demokratik siyaseti güçlendirmez. Tam tersine, toplumsal muhalefetin nefes alanını daraltır ve iktidarın kurmaya çalıştığı kutuplaştırılmış düzeni besler. Çünkü otoriter yönetimlerin en büyük gücü, halkın ortak mücadele duygusunu parçalayabilmesidir.
Bugün yaşanan “mutlak butlan” tartışmaları da yalnızca hukuki bir süreç olarak değerlendirilemez. Türkiye’de hukuk uzun süredir evrensel ilkeler doğrultusunda değil, siyasal müdahalenin aracı olarak kullanılmaktadır. Seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınması, kayyum politikaları, gazetecilerin, öğrencilerin, siyasetçilerin susturulmaya çalışılması ve muhalefetin sürekli yargı baskısıyla dizayn edilmek istenmesi; demokratik hukuk devletinin ne kadar ağır bir kırılma yaşadığını göstermektedir.
Ancak burada en önemli tehlike, muhalefetin kendi içine kapanarak halktan uzaklaşmasıdır. Çünkü bu ülkenin gerçek gündemi parti içi kavgalar değil; açlık sınırının altında yaşamaya zorlanan milyonlar, geleceksiz bırakılan gençler, şiddet gören kadınlar, emeği değersizleştirilen işçiler ve sistematik ayrımcılıkla yaşamaya çalışan engelli bireylerdir.
Engelli hakları açısından bakıldığında demokrasi yalnızca seçimlerden ibaret değildir. Demokrasi; bağımsız yaşam hakkıdır, erişilebilir kentlerdir, eşit eğitim hakkıdır, kamusal yaşama tam ve etkin katılımdır. Hukukun zayıfladığı, liyakatin yok edildiği ve sosyal devlet anlayışının çökertildiği her dönemde en ağır bedeli toplumun kırılgan kesimleri öder. Çünkü engelli bireyler için demokrasi aynı zamanda hayata erişebilme meselesidir.
Bugün Türkiye’de milyonlarca engelli yurttaş hâlâ erişilemeyen kaldırımlar, istihdamdan dışlanma, eğitim hakkına ulaşamama, bakım yükü altında görünmez hale gelme ve sosyal yardım politikalarına mahkûm bırakılma sorunlarıyla mücadele etmektedir. Otoriterleşen sistemler engellileri “hak sahibi yurttaş” olarak değil, çoğu zaman yardım nesnesi olarak görmeyi tercih eder. Çünkü hak temelli yaklaşım eşitlik talep eder; eşitlik talebi ise güçlü bir demokrasi ve adalet sistemi gerektirir.
Tam da bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey; öfkeyle birbirimizi tüketmek değil, ortak mücadele bilincini büyütmektir. Cumhuriyet Halk Partisi geçmişte darbelerden siyasi yasaklara, faili meçhullerden kapatma girişimlerine kadar çok ağır süreçlerden geçmiş; buna rağmen halkın umudunu yeniden örgütleyebilmeyi başarmış köklü bir siyasal hafızaya sahiptir. Bugün de bu hafızaya, demokratik kültüre ve halkçı siyaset anlayışına her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır.
Siyaset makamların korunması için değil; halkın yaşamını değiştirmek için yapılmalıdır. Gerçek mücadele birbirimize karşı değil; yoksulluğa, hukuksuzluğa, kadın düşmanlığına, sağlamcılığa, eşitsizliğe ve baskı düzeninedir. Çünkü mesele yalnızca bir parti meselesi değildir. Mesele; emeğin sömürülmediği, kadınların korkmadan yaşayabildiği, engellilerin bağımsız yaşayabildiği, gençlerin geleceğe umutla bakabildiği demokratik bir ülke meselesidir.
Bugün en çok ihtiyacımız olan şey; birbirimizi susturmak değil, birbirimizi duymaktır. Çünkü demokrasi ancak ortak acıları anlayabilen, farklılıklarla birlikte yaşayabilen ve halkın gerçek sorunlarına odaklanabilen bir toplumsal mücadeleyle yeniden güç kazanacaktır.
