Türkiye’de siyaset artık fikirlerin çarpıştığı bir meydan değil, korkuların, kişisel ikbal arayışlarının ve siyasal güvenlik ihtiyacının şekillendirdiği bir satranç tahtası. Bu tahtadaki en işlevsel hamle ise yıllardır değişmiyor. Kürt meselesini ihtiyaca göre kullanmak.
Ancak bu geçişlerin arkasında sadece basit bir kurnazlık yok, daha derin bir ideolojik kod var. Ulusalcı damarın devletçilik anlayışı.
CHP içindeki ulusalcı kanat için devletçilik, sanıldığının aksine sadece “iktisadi bir model” değildir. Bu, düpedüz bir devlet tapıncının ifadesidir. Onlar için devlet, hangi sınıf ve güçlerin hakim olduğundan ve nasıl yönettiğinden bağımsız olarak, kutsal ve mutlak bir güç merkezidir. Bu anlayışa göre siyasi iktidarın kimde olduğunun pek bir önemi yoktur, önemli olan “devletin yanında” konumlanmaktır.
İşte bu yüzden, dün en ağır hakaretleri ettikleri iktidar partisinin saflarına bugün katılmakta hiçbir sakınca görmez, ahlaken de bundan bir rahatsızlık duymazlar. CHP’nin 6 okundan biri olan “devletçilik” ilkesi, partinin içinde bu zihniyeti besleyen bir damar olarak durdukça, Özlem Çerçioğlu ve Burcu Köksal gibi isimleri sürekli yeniden üretir ve yükseltir. Onlar için rozet değişimi, aslında sadece devletin hangi odasına geçtiklerinin bir ilanıdır.
Kürt meselesi ise bu “devletçi” figürler için en kullanışlı paravandır. Burada iki farklı kullanım kılavuzu devreye girer. Birincisi, yerel siyasetçi için: Burcu Köksal’ın “Belediyenin kapıları DEM Parti hariç herkese açık” çıkışı veya Özlem Çerçioğlu’nun Afrin’e atılan bir bombanın üzerine adını yazdırması, aslında bu devletçi refleksin dışlayıcı yüzüdür. Dilin böylesine sert olması onlara “devletin asıl sahibi biziz” imajı ile yerelde dokunulmazlık sağlar. Ikincisi, iktidar partisi için: AKP ise bugün aynı meseleyi bir “devşirme, genişleme ve meşruiyet” aracı olarak masaya sürüyor.
Dün Kürt karşıtlığıyla güç kazanan figürlerin, bugün “çözüm” diyen bir iktidarın çatısı altına girmesi bir çelişki gibi görünse de, “devletçilik” parantezinde taşlar yerine oturur. Her iki taraf için de Kürt meselesi, çözülmesi gereken bir düğüm değil, devlet aygıtına eklemle(n)menin bir vesilesidir.
Ekrem İmamoğlu’nun Burcu Köksal’a yönelik “Ya başka iş bul ya da başka parti” çıkışı bir ideolojik kopuşun ilanıydı. Ancak Köksal ve benzeri profiller için bu kopuş, bir son değil, “gerçek” devlet merkezine kapılanma bahanesi oldu.
Hatırlayalım, Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu da benzer bir sessizliğin ardından AKP rozetini bizzat Erdoğan’ın elinden almıştı. Düne kadar en sert muhalif cümleleri kuran, milliyetçi hassasiyetler üzerinden siyaset yapan bu isimlerin geçişini “hizmet aşkı” ile değil, o meşhur “devlet nerede biz orada” refleksiyle okumak gerekir.
Çelişkinin zirvesi: Erdoğan ve yeni ortakları
Erdoğan, bir yandan “yeni bir süreç”ten bahsederken, diğer yandan Kürt halkına ve siyasi temsilcilerine yönelik en dışlayıcı ifadeleri kullanan bu isimleri neden kendi safına katıyor?
Bu, siyasi iktidarın pragmatizmidir. İktidar, bir yandan Kürt seçmene göz kırparken, diğer yandan Kürt karşıtlığıyla yerelde güç kazanmış bu “devletçi” figürleri bünyesine katarak milliyetçi kanadı da kontrol altında tutuyor. Yani Kürt meselesi hem “havuç” hem “sopa” olarak aynı anda kullanılıyor.
Rozet değişir, kıble değişmez
Mehmet Ali Çelebi ile başlayan, Özlem Çerçioğlu ile devam eden ve şimdi Burcu Köksal ile yeniden gündeme gelen bu tablo, Türkiye’de “devlet tapıncı” ile “ulusalcı muhalefet” arasındaki mesafenin sadece bir rozet kadar kısa olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.
Türkiye’de siyaset fikir ve sınıf mücadelesinin aracı olmaktan çıkıp devlete kapılanma sanatına dönüştükçe; Kürt meselesi de bu sanatın en işlevsel enstrümanı olmaya devam edecek. Dün hakaret ederek güç devşirenlerle, bugün el uzatarak alan açanların aynı karede buluşmasına artık kimse şaşırmıyor.
Çünkü onlar için mesele hiçbir zaman ilkeler değildi, mesele her zaman devletin hangi kanadında saf tutulacağıydı.
