Nisan ayındaki maden işçilerinin Ankara direnişi ve ardından 1 Mayıs 2026 gösterilerindeki dağınıklık ve zayıflık Türkiye’de ana akım sendikacılığın uzun süredir yaşadığı derin sorunları, hatta daha doğru ifadeyle krizi bir kez daha ortaya koydu. Ana akım sendikacılığın yapısal sorunlarının üzerine gitmeden ve başka türlü bir sendikacılık anlayışı güçlenmeden Türkiye’de emeğin sorunlarının çözümü çok çok zor. Bu yazıda Türkiye’de ana akım sendikacılığın krizine dair bazı değerlendirmelerimi paylaşmak istiyorum.
Bu değerlendirmeleri hem yaklaşık 40 yıllık sendikal deneyimime hem de akademik çalışma alanım olan sendikacılık ve emek tarihi birikimine dayanarak yapmaya çalışacağım. Madencilerin direnişi üstüne görüşlerimi 3 Mayıs 2026 tarihli BirGün Pazar’da tartışmaya çalıştım. Bu yazıda ana akım sendikacılığın krizi üzerinde duracağım.
Ana akım sendikacılık
Ana akım sendikacılık derken neyi kastediyorum? “Ana akım” (mainstream) merkezdeki değerleri, gelenekleri ve ilkeleri temsil eden, yaygın ve egemen olan eğilim veya akım için kullanılan bir sıfat. Ana akım medya, ana akım iktisat gibi. Kuşkusuz medyası, iktisadı, akademisi olan ana akımın sendikacılığı ve sendikal yapısı da var. Ana akım yerleşik olanı, radikal olmayanı, uyumlu olanı, ılımlı (mutedil) olanı da ifade ediyor. Her ana akım yaklaşımın bir de müesses nizamı, yapıları, kurumları, işleyişleri, mekanizmaları vb. var. Dolayısıyla ana akım sendikacılık bir zihniyet ise bunun bir de kurulu düzeni ve müesses nizamı söz konusudur.
Ana akım sendikacılık biraz şemsiye bir kavramdır. Bir yandan geleneksel, eski, kurumsallaşmış sendikacılığı ifade eder; bir yandan düzene entegre olmuş güdümlü sendikacılığı. Elbette her kurumsal sendika düzene entegre değildir ancak davranış kodları ve işleyişi itibarıyla ana akım özellikler taşır. Daha hantaldır, kurumsal işleyiş daha yavaştır. Atak değildir. Refleksleri yavaştır vb. Dahası, ölçek büyüdükçe bu hantallık artabilir.
Kategorik olarak kurumsal ve geleneksel olan bütün yapıları negatif değerlendirmek hatalıdır. Ancak yapısal ve tarihsel nedenlerle geleneksel sendikaların büyük çoğunluğu ana akım sendikacılığa ve müesses sendikal nizama kayma riski taşımaktadır. Ana akım sendikacılık literatürde “makbul sendikacılık” olarak da tanımlanmaktadır. Burada, büyük müesses nizam içinde uyumlu davranan, çizilen sınırların dışına çıkmayan işveren ve hükümetle uyumlu sendikacılık kastedilmektedir.
Neden “sarı sendikacılık” yerine “ana akım” ve “müesses sendikal nizam” kavramlarını tercih ediyorum. Çünkü her ana akım kurumsal sendikaya sarı sendika demek doğru değildir. Sarı sendikacılar işveren veya hükümetler tarafından yaratılan, beslenen ve onların güdümünde hareket eden yapılardır. Böyle yapılar emek hareketinde geçmişte de ve günümüzde de vardır. Ancak bunların yanında ve daha yaygın olan sendikal yaklaşım ve yapı ana akım veya müesses sendikal nizamdır. Bunların bir bölümü tarihsel ve kurumsal nedenlerle hantal, uyuşuk ve sessizdir. Daha kriminal yapılanmalar olan sarı sendikaları dönüştürmek neredeyse imkânsız iken ana akım yapıları dönüştürmek daha mümkündür.
Kamuda esir alınan sendikalar
Ana akım sendikacılık dendiğinde, Türkiye’de, büyük ölçüde kamu işyerlerinde (merkezi hükümet ve yerel yönetimler) örgütlü, imalat sanayiindeki büyük ölçekli şirketlere sıkışmış ve zaman zaman kolektif bir İnsan Kaynakları (İK) faaliyetine de dönüşebilen anlayış ve yapıları anlıyorum. Klasik işçi sınıfını; kısmen düzenli, kısmen güvenceli, istikrarlı işlerde çalışanları örgütleyen ve baraj-yetki-TİS-yasal grev döngüsüne sıkışan sendikaları tarif ediyorum. Bunlar büyük ölçüde 20. yüzyılın ikinci yarısına, sendikaların güçlü olduğu ve devlet ile çıkar gruplarının uzlaşmasına dayalı döneme (Fordizm ve korporatizm) özgü yapılardır.
Türkiye’de sendikal örgütlenmeye baktığımızda kamuya (işçi ve memur dahil) sıkışmış durumdadır. Kamu sektöründe çalışan işçilerin yüzde 76’sı sendika üyesidir. Özel sektörde çalışan işçilerin ise yüzde 6,7’si sendika üyesidir. Toplu iş sözleşmesi kapsamındaki özel sektör sendika üye sayısı ise daha da ilginçtir. Kamuda 1 milyon 31 bin Toplu iş sözleşmesi (TİS) kapsamında sendika üyesi varken özel sektörde 607 bin TİS kapsamında üye vardır. Özel sektörde yasal olarak sendikalaşabilir işçi sayısı ise 15,1 milyondur. Dolayısıyla özel sektörde gerçek sendikal korumadan yararlanan ve aidat ödeyen sendika üyesi oranı yüzde 4’tür.
Özel sektördeki sendikalaşma büyük ölçüde geleneksel imalat sanayii sektörlerinde yoğunlaşmaktadır. Hizmet ve inşaat gibi sektörlerde ise sendikalaşma çok daha düşüktür. Antidemokratik baraj-üye-yetki-TİS cenderesine sıkıştırılan ana akım sendikalar burada debelenmektedir. Daha mücadeleci sendikaların önüne engeller çıkarılırken, uslu duranlar ise ödüllendirilmektedir.
Kamuda bu havuç-sopa mekanizması çok daha belirgin işlemektedir. Kamu idaresi (hükümet) kamuda ancak kendi cevaz verdiği sendikaların örgütlenmesine imkân tanımaktadır. Bazı sendikalar makbul veya “en çok müsaadeye mazhar” hale gelmektedir. Bunu gören diğer sendikalar da bu sınırlarda kalmakta ve ana akımlaşarak sopadan veya cezadan kurtulmaya çalışmaktadır. Üzüm üzüme baka baka kararmakta, daha doğrusu çürümektedir.
Ana akım sendikaların çoğu kamuda esir alınmış durumdadır. Kamudaki örgütlülüklerini korumak için uyum ve uysallıkta yarışmaktadırlar. O kadar ki aralarında hükümetin ekonomi politikasına veya ekonomi yönetimine tek laf edemeyen koca koca örgütler vardır. Benzer bir durum özel sektördeki büyük ölçekli şirketlerde ve işyerlerinde de yaşanmaktadır. Necip Türk işvereninin, mevzuatın da desteğiyle, işçilere özgü bir hak olan sendika seçme özgürlüğünü kendine özgü bir hakmış gibi (!) mülk edinmesi sonucunda sendikalar arasında hassas dengeler oluşmakta ve üye kaybetmek istemeyen sendikalar ana akıma katılmaktadır. Düşünsenize işverenin bir hareketiyle on binlerce üye ve yüz milyonlarca lira aidat gelirinden olmak mümkündür.
Sendikal oligarşiler
Ana akım sendikacılığın en önemli sonucu, sendikacılığı adeta bir meslek haline getirmesi ve sendikal oligarşiler yaratmasıdır. Müesses sendikal nizam sendikal oligarşiler üretmekte ve sendikal oligarşilerde de “oligarşinin tunç yasası” (Roberto Michels’e ait bu kavram örgütlerin kaçınılmaz olarak küçük bir yönetici azınlığın kontrolüne geçmesi eğilimidir) işlemektedir. Oligarşiler yerlerini ve statükoyu korumak için daha fazla ana akımlaşmaktadır. Bunun sonucunda sendikal demokrasi, şeffaflık ve akçalı işler sorunları derinleşmektedir.
Özel sektörde örgütlenmenin, taşeron[a bağlı] ve güvencesiz çalışan işçileri örgütlemenin zahmetine katlanmak istemeyen ana akım sendikacılık, kamu veya özel sektörde olsun, örgütlü oldukları nispeten istikrarlı sınırlara çekilmeye çalışmakta ve işverenle iyi geçinme kaygısıyla uysal görünme çabasına bürünmektedir. İşveren tarafından otomatik kesilen aidat mekanizmasının ve antidemokratik sendika içi seçim hukukunun konforuna yaslanan ana akım sendikacılık “tehlikeli sulardan” uzak durmaktadır. Mevcudu ve statükoyu korumakta ve güvenli limanlarda demirli durmayı tercih etmektedirler.
Sendika içi denetim, şeffaflık konusunda yaşanan sorunlar ciddi akçalı sorunlar yaratmaktadır. Mali şeffaflık ve denetim konusundaki yetersizlikler sendikal oligarşilerin gücünü pekiştirmektedir. Türkiye’de siyasal rejim yanında sendikal rejimde de bir “başkanlık sorunu” vardır. Bu sorun siyasal olandan çok daha uzun bir geçmişe ve köklere dayalıdır.
Dinozorlaşmayı aşmak
Bütün bu faktörler sendikal harekette bir ana akım sıkışması yaratıyor. Gerek madencilerin direnişi gerekse 1 Mayıs 2026 tartışmaları bu gerçeği bir kez daha ortaya çıkardı. İşçi sınıfı ve emek hareketi ana akım sendikaların üzerinde durdukları sütundan ibaret değildir. Dahası ana akım sendikalar sınıfın çok dar bir kesimini temsil ediyor. Güvencesiz, örgütsüz, düşük ücretler ve ağır çalışma koşulları altında çalışan işçiler ana akım sendikaların radarına girmemekte veya ana akım sendikalar bilinçli olarak bunlardan uzak durmaktadır. Klasik ve görece korunaklı işçi sınıfı dışında kalanlar, daha güvencesiz, taşeron[a bağlı], eğreti olarak çalışanlar ana akımın ilgi alanına girmemektedir.
Oysa emeğin yaşadığı büyük sorunlar alternatif, başka türlü bir sendikal odağı zorunlu kılıyor. Bütün zaaflarına karşın mevcut örgütlü emek hareketini de kapsayacak ve bir toplumsal vicdan olacak, ezilenler ve emekçiler tarafından güven duyulacak bir dayanışma gücüne ve odağına ihtiyaç var. Topluma güven verecek, her koşulda direnenlerin ve hak arayanların yanında duracak bir odağa ihtiyaç var. Sadece kendi üyelerinin çıkarlarını ve örgütsel tahkimatını düşünmeyecek bir dayanışma merkezi olacak, sosyal adaletsizlik konusunda insanların işaretine bakacağı bir odağa, bir çoban ateşine ihtiyaç var.
Madencilerin Nisan 2026 Ankara direnişi ve 1 Mayıs 2026’daki dağınık ve zayıf tablo bir kez daha ana akım sendikacılığın sınırlarını göstermiş oldu. Alternatif bir sendikal odak veya merkez olmak için amasız fakatsız davranmak ve bagajları bir yana bırakmak gerekiyor. Madencilerin direnişi karşısındaki sessizliği ve 1 Mayıs’ı geçiştirme eğilimleri ana akım sendikacılığın çıkmazının yeni bir örneği oldu. Beklenen DİSK’in gerek madenci direnişi ve gerekse 1 Mayıs’ın örgütlenmesi konusunda ana akımı aşan devrimci bir odak olarak davranmasıydı ama maalesef DİSK anlaşılmaz bir tutumla bundan uzak durdu.
Başka türlü bir sendikal mücadelenin simge isimlerinden Çetin Uygur 1990’larda ana akım sendikacılığın krizini “dinozorların krizi” olarak nitelemişti. Ancak aradan geçen yaklaşık 35 yılda ana akım sendikacılık gücünü korudu ve hatta dinozorlaşma eğilimi daha da yaygınlaştı. Rejim ve emek rejimi daha da despotik hale gelirken ana akım ve kayıtsız bir sendikacılığa ihtiyaç duydu. Bu nedenle ana akım sendikacılığı güçlendirdi.
Gerek despotik emek rejimine ve gerekse ana akım sendikacılığa karşı giderek artan itirazlar gündeme geliyor. Ancak bu itirazlar kalıcı olamıyor ve büyüyemiyor. Madencilerin direnişi ve 1 Mayıs 2026 vesilesiyle sendikal dinozorlaşmaya karşı mücadele edenlerin ciddi bir varlık gösterememesi, alternatif mücadelelerin sönümlenen tekil eylemler olarak kalması, kitlesel ve yaygın hale gelememesi, kısaca başka türlü bir sendikacılığın sorunları üzerinde de düşünmekte yarar var.
