Bizim ülkemizde eğitim tartışmaları hep güncel. Fakat eğitim tartışmaları Türkiye’de çoğu zaman sınav sistemine, müfredata ya da okul binalarının fiziki durumuna sıkışıyor. Oysa mesele bundan çok daha derin. Bizim açımızdan asıl sorulması gereken temel soru şudur: Eğitim kimin için ve ne için? Aslında eğitimden şikayetlenerek tartıştığımızı sanıyoruz. Oysa tartışma, buzdağının yalnızca görünen kısmında dolaşıyor; asıl gövde suyun altında, görünmeyen yerde duruyor.
Bugün eğitim denildiğinde akla ilk gelen şey merkezi sınavlar oluyor. LGS, YKS, başarı sıralamaları, yüzdelik dilimler… Oysa bu sınavlar yalnızca bir sonuçtur; bir zihniyetin dışavurumudur. Eğitimi, insanın bütünlüklü gelişimi olarak değil; piyasaya arz edilecek “nitelikli iş gücü” üretim süreci olarak gören anlayışın kaçınılmaz sonucudur bu tablo. Bu nedenle sorun, sınavın formatı değil; eğitimin felsefesidir.
Eğitim, tarih boyunca hiçbir zaman “tarafsız” bir alan olmadı. Her dönemin iktidar yapısı, kendi değerlerini, kendi üretim biçimini ve kendi insan tipini yeniden üretmek için eğitimi kullandı. Osmanlı’da medrese sistemi, yalnızca dini bilgi aktaran bir kurum değildi; aynı zamanda devletin bürokratik ve hukuki kadrolarını yetiştiren bir mekanizmaydı. Tanzimat’la birlikte açılan rüştiyeler ve idadiler, imparatorluğun modernleşme ihtiyacının ürünleriydi. Cumhuriyet döneminde ise eğitim, ulus-devlet inşasının temel araçlarından biri haline geldi. Cumhuriyeti kuranlar daha o zaman keşfetmişti, eğitimin ideolojik hegemonya aracı olduğunu! Dolayısıyla bugün de eğitim sistemi, içinde bulunduğumuz ekonomik ve toplumsal düzenin ihtiyaçlarına göre şekilleniyor. Peki, bu düzen nedir? Özel mülkiyete ve emek sömürüsüne dayanan kapitalizm… Eğitimden beklenen de eleştirel düşünen, sorgulayan, hak talep eden bireyler değil; uyum sağlayan, rekabet eden, kendini sürekli “güncelleyen” çalışanlardır.
Bu noktada şu soruyu yeniden sormak gerekir: Eğitim kimin için? Eğer eğitim, toplumun tamamının özgürleşmesi içinse; o zaman içerik de yöntem de buna göre şekillenmelidir. Ama eğer eğitim, piyasanın ihtiyaç duyduğu insan kaynağını üretmek içinse; o zaman çocuklar daha ilkokul çağında performans, rekabet ve başarı baskısıyla tanışırlar. Bugün yaşadığımız tam da budur.
Okullar, çocukların hayal kurduğu, kendini keşfettiği, toplumsal sorumluluk bilinci kazandığı alanlar olmaktan giderek uzaklaşıyor. Yerine, test çözme atölyelerine benzeyen mekanik yapılar geliyor. Öğretmenler pedagojik rehberler olmaktan çok, müfredatı yetiştirmeye çalışan uygulayıcılara dönüşüyor. Veliler ise çocuklarının insani gelişimini değil, sınav başarısını öncelemek zorunda bırakılıyor.
Eğitimi yalnızca teknik bir mesele gibi ele almak büyük bir yanılgıdır. Müfredat değişikliği ya da ders saatlerinin artırılması, yapısal sorunu çözmez. Çünkü mesele, bilgi miktarı değil; bilginin nasıl ve ne amaçla verildiğidir. Çocuklara eleştirel düşünme yeteneği kazandırmayan, onları toplumsal eşitsizlikleri sorgulamaya yönlendirmeyen bir eğitim sistemi, ne kadar “güncellenirse güncellensin” özünde aynı kalır.
Bir diğer temel mesele de eşitsizliktir. Türkiye’de eğitim, sosyoekonomik arka planla doğrudan bağlantılıdır. Nitelikli okullara erişim, büyük ölçüde ailenin gelir düzeyine bağlıdır. Özel okul sayısındaki artış, kamusal eğitimin zayıflamasıyla paralel ilerlemektedir. Böylece eğitim, toplumsal eşitsizlikleri azaltan değil; yeniden üreten bir mekanizmaya dönüşmektedir.
Oysa gerçek anlamda kamusal bir eğitim sistemi, her çocuğa eşit imkân sunmayı hedefler. Bu yalnızca ücretsiz eğitim demek değildir; aynı zamanda nitelikli, bilimsel, laik ve eleştirel bir eğitim demektir. Eğitim, bir ayrıcalık değil; toplumsal bir haktır.
Bugün Türkiye’de gençlerin önemli bir kısmı gelecek kaygısı taşıyor. Üniversite mezunları iş bulamıyor; meslek liseliler düşük ücretli işlere mahkûm ediliyor; akademik kariyer ise güvencesizlikle çevrili. Bu tablo, eğitim sisteminin ekonomiyle kurduğu ilişkinin krizini de ortaya koyuyor. Diploma, artık otomatik bir toplumsal yükselme aracı değil. Dolayısıyla gençler, yalnızca sınav stresi değil; anlamsızlık duygusu da yaşıyor.
Eğitimi yeniden düşünmek zorundayız. Ama bu düşünme, yalnızca teknik reform başlıklarıyla sınırlı kalmamalı. Şu sorulara da cesurca cevap aramalıyız:
- Eğitim bireyi rekabete mi hazırlar, dayanışmaya mı?
- Eğitim itaatkâr yurttaş mı üretir, eleştirel özne mi?
- Eğitim piyasanın talebine mi göre şekillenir, toplumun ortak yararına mı?
Eğer hedefimiz demokratik, adil ve özgür bir toplumsa; eğitim de bu hedefle uyumlu olmak zorundadır. Çocuklara yalnızca matematik formülleri ya da dil bilgisi kuralları değil; hak, adalet, eşitlik ve eleştirel düşünme bilinci kazandırılmalıdır. Okullar, farklılıkların bir arada yaşandığı, tartışmanın ve katılımın teşvik edildiği kamusal alanlar olmalıdır.
Kamusal eğitim hakkı ve sınıf mücadelesi
Gerçek anlamda kamusal eğitim, eğitim bilimleri literatüründe sürekli, eşit, parasız, bilimsel, laik ve zorunlu olarak tanımlanır. Kamusal eğitim hakkı, her çocuğa baştan sona ücretsiz ve eşit fırsatlar sunmayı; eğitimde bilimsel yöntemi, eleştirel düşünceyi ve laikliği güvence altına almayı amaçlar. Ancak günümüzde bu kavram, neoliberal ideoloji tarafından sıkça tartışmalı hâle getirilmiştir: Artık “kamusal eğitim” gibi bazı kavramlar kapitalist dünya görüşüyle, içeriği boşaltılmıştır. Eğitim bilimciler, kamusal eğitimin tanımlanabilmesi için tarihsel ve toplumsal bağlamının irdelenmesi gerektiğini vurgular; kavram tek başına soyutlandığında içeriği anlaşılmaz hale gelir. Özetle kamusal eğitim, eğitim hakkının temel bir niteliğidir ve eşitlikçi, aydınlık bir toplumsal yaşamın kurulmasında merkezî rol oynar.
Eğitim bilimleri, kamusal okulu tüm çocukları bir araya getiren, toplumsal bütünleşmeyi sağlayan bir kurum olarak görür. Kamusal okul ideali, sınıf ya da gruplar arası farklılıkların üzerine çıkıp, sosyal eşitliği güçlendirmeyi içerir. Bu anlayışa göre eğitim hakkı sosyal bir haktır; bir ayrıcalık değil, devletin birincil ödevidir.
Ancak mevcut kapitalist üretim ilişkileri içinde kamusal eğitim hakkı hep geriletilme tehdidi altındadır. Örneğin, Türkiye’de yapılan araştırmalara göre müfredatlar ve ders kitapları giderek neoliberal iktidar ilişkilerinin ihtiyaçlarına hizmet eder hâle gelmiştir. Eğitim bilimciler, kamu eğitiminin bu dönüşümünü özel sektöre açılma ve piyasa dinamiklerine boyun eğme olarak tanımlar; bu da eşitsizlikleri artırmaktadır. Nitekim Eğitim Sen’in hazırladığı raporlara göre, Türkiye’de eğitimin ticarileşmesi ve dinselleştirilmesi hız kazanmış, demokratik, bilimsel, laik eğitim talepleri göz ardı edilmiştir. Dolayısıyla eğitim bilimlerinin perspektifinden, kamusal eğitim hakkının neoliberal karşı-devrimin sürekli saldırısı altında olduğu kabul edilmektedir.
Egemen sınıf ve eğitim sistemi
Birçok düşünürün belirttiği gibi eğitim, egemen sınıfın ideolojik aygıtlarından biridir. Eğitim politikaları genel olarak hâkim sınıfın çıkarları doğrultusunda şekillenir; bu, eğitim sisteminin bir boyutudur. Kapitalist toplumlarda okullar, sermaye birikimini ve mevcut toplumsal düzeni yeniden üretmek amacıyla yapılandırılır. Günümüzde, iktidarın uygulamaya koyduğu eğitim politikalarının kamusal eğitimi tahrip ettiğini; eğitim kurumlarının piyasa ve din odaklı dönüşüme hızla uydurulduğunu biliyoruz. Bir başka deyişle, kapitalist sistem eğitimde de “öğretim rejimi” kurarak çocukları belirli normlara göre yetiştirmeye çalışır.
Kapitalizmin sınıf yapısı gereği eğitimde taraflar vardır. Egemen sınıf, okullarda kendi ideolojisini, rekabetçi işgücü ihtiyaçlarını ve sosyal sistemleri içerikleştirerek dayatır. Okullar “çok iyi vatandaş” veya “kapitalizm için üreten bireyler” yetiştirmeye odaklı hale gelir. Öte yandan, ezilen sınıflar da eğitim mücadelesi verir. Örneğin işçi sınıfı sendikaları ve demokratik kitle örgütleri, parasız kamusal eğitim, demokratik ve laik eğitim, anadilinde eğitim gibi talepleri yükselterek sisteme müdahale etmeye çalışırlar. Eğitim bilimleri, eğitimin bu dinamik yapısını vurgular: Eğitim, toplumsal koşullarla birlikte şekillenen bir süreçtir ve sınıf çatışmasının bir alanıdır.
Yukarıda değinildiği gibi kapitalist bir düzen içinde eğitim paradoks gibi görünse de hem hâkim sınıfın çıkarlarını yeniden üreten bir süreç hem de sınıf mücadelesinin bir arenasıdır. Bu açıdan bir çelişki yoktur: Eğitim genel olarak sermaye ihtiyaçlarına hizmet ederken, aynı zamanda işçi ve emekçi sınıflar eğitim politikalarına müdahale edip kendi taleplerini savunurlar. Örneğin Eğitim Sen, hazırladığı araştırma ve raporlar ile, eğitimin kronik sorunlarına rağmen laik-bilimsel, parasız eğitim taleplerini dile getirmeye devam etmektedir. Burada kritik olan, mevcut düzende eğitimin tamamen ezilen sınıfların lehine olabileceği bir beklentiye kapılmamak, ancak kendi bakış açımızı her fırsatta savunup sınıf mücadelesi yoluyla etki alanı yaratmaya çalışmaktır.
Burada yeri gelmişken Lenin’in Eğitim Üzerine Görüşlerine değinmekte yarar görmekteyiz.
V.İ. Lenin, eğitimi doğrudan sınıf mücadelesine bağlar. Lenin, eğitimin apolitik yürütülmesi fikrine kesinlikle karşı çıkmış ve eğitimin bütünüyle siyasi bir işlev gördüğünü belirtmiştir. 1918 Moskova Kongresi’nde yaptığı konuşmada “eğitimin apolitik olması gerektiği” yönündeki eski anlayışı terk etmek gerektiğini vurgulamıştır: “Eğitimi siyaset dışı yürütmekten vazgeçmeliyiz” diyerek, eğitim çalışmalarının siyasetten ayrılamayacağını açıkça ifade etmiştir. Bu bağlamda Lenin’e göre tüm eğitim faaliyetleri devrimci perspektifle örülmeli, işçi sınıfının bilinçlenmesine yönelmelidir.
Lenin’e göre, eğitim, yalnızca formel bilgi aktarımı değil, aynı zamanda ajitasyon ve propaganda aracıdır. Lenin, devrimi kendiliğinden bir olay olarak görmez; devrimin öğretilerek ve örgütlenerek gerçekleştirilmesi gerektiğini savunur. Bu nedenle “öğretme ve ajitasyon” Lenin’e göre eğitim pedagojisinin merkezindedir, toplumun altyapı-üstyapı ilişkilerinin farkına varmayı sağlamak önceliklidir: Lenin, eğitimde Marx’ın gerçekten politik bilinç geliştirme hedefini benimser ve haksızlık, baskı ve istismar karşısında direnç gösterecek bilinçli bireyler yetiştirmeyi öncelikler.
Lenin’in eğitim yorumuna göre; kapitalizmin dayattığı pasif, ezberci okul sistemi yerine, aktif-devrimci bir eğitim anlayışı kurulmalıdır. Yani eğitim, işçi sınıfının bilinçlenmesi için bir araçtır. Bu açılım, Lenin’in “eğitim sistemimizin ancak kapitalizmin yıkılmasından sonra ideallerimize uygun bir hal alacağı” fikriyle örtüşür. Lenin de proletarya okullarının ancak sosyalist toplumda, yeni temeller üzerinde yeniden biçimlenebileceğini söylemiştir. Bu perspektif, eğitimi şimdiki mücadele alanı olarak tanımlamış, ancak nihai olarak kapitalizmin aşılması gerektiğini vurgulamıştır.
Günümüz eğitim politikaları ve Türkiye örneği: Bugünün dünyasında eğitim politikaları büyük ölçüde neo-liberal yaklaşımlarla şekillenmektedir. Alan yazında, Lenin’in eğitime ilişkin düşüncelerinde günümüzün “yıkıcı kapitalizmine” karşı bir karşı güç olarak ele alınması gerektiği vurgulanır. Çünkü günümüzde eğitim alanında yaşanan “fetret dönemi”, kamusal eğitimin geriletildiği ve sermayeye hizmet eden uygulamaların arttığı bir dönemdir. Eğitim politikalarının ideolojik denetimi, egemen sınıfın ellerindedir.
Piyasalaşma ve dinselleşme: Türkiye’de 12 Eylül 1980 sonrasında başlayan ve AKP iktidarı sonrasında giderek yoğunlaşan saldırının sonucu olarak, eğitim alanında piyasa kuralları ve dinî ideolojiler ağır basmıştır. Kuruluşundan bu yana Eğitim-Sen’in raporlarında, iktidarın “piyasacı” ve “dini eğitim” merkezli politikalarına dikkat çekilmiştir. Okul yönetimi ve müfredat politikaları, sıkça özel okula geçiş (ticarileşme) ile dinci tarikatların eğitime müdahalesi yönünde evrilmiştir. Örneğin Diyanet İşleri Başkanlığı ile yapılan protokoller aracılığıyla okullarda “laik eğitime aykırı faaliyetlerin” arttığı belirtilmiştir. Cumhuriyet ilkelerinden sapmalar, eğitim bütçesinin daralması ve kaynakların dini vakıflara kaydırılması gibi somut uygulamalar kamusal eğitimi geriletmektedir.
Eğitimde eşitsizlik ve kriz: Güncel verilere göre Türkiye’de eğitimdeki temel sorunlar kronikleşmiş durumdadır. Eğitimin kalitesi düşerken, sosyal eşitsizlikler derinleşiyor. Eğitim-Sen verileri, 2025’te kalabalık sınıflar, altyapı yetersizliği, ikili öğretim, sözleşmeli öğretmen uygulamaları gibi yapısal sorunların devam ettiğini vurgulamıştır.
Bunlar hep sermaye birikiminin sonucu olan gelir farklılıklarına dayanmaktadır. Benzer şekilde, kız çocuklarının, mülteci ve geçici koruma altındaki çocukların, anadili farklı öğrencilerin eğitim erişiminde kayda değer ilerleme kaydedilmediği tespit edilmiştir. ARISE projesinin bulguları da benzer doğrultudadır: Düşük sosyo-ekonomik geçmişli, engelli veya mülteci çocukların okullarda dışlanmaya devam ettiği rapor edilmektedir. ARISE Projesi, Mart 2020’de başlatılan 4 senelik bir projedir. Eğitimde eşitsizliği azaltmak için Avrupa Eğitim Komisyonu fonlarıyla Arnavutluk, Kosova, Kuzey Makedonya, Bosna-Hersek, Sırbistan ve Türkiye’de “Eğitimdeki Eşitsizliğin Azaltılması” projesi (ARISE) uygulamaya konmuştur.
Ülkemizde maalesef gündeme gelmeyen gelse bile hakkıyla tartışılmayan birçok proje bulunmaktadır. Bu projelerin adları, program içerikleri ve ülkemize maliyetleri ayrı bir çalışma konusu. ARISE Eğitimde Eşitsizliğin Azaltılması Projesi Türkiye Ulusal Raporu’ndan yaptığımız alıntı çarpıcı sonuçları ortaya koyuyor:
Sosyal kapsayıcılık puanı %67 olan Türkiye, bu ölçekte PISA’ya katılan 78 ülke arasında 59. sırada yer almaktadır. Bu düşük puan, farklı sosyoekonomik arka planlardan gelen öğrencilerin aynı okullarda eğitim alma olasılığının düşük olduğunu göstermektedir. Bunun sonucu olarak, okullar öğrencilerin sosyoekonomik düzeyine ve gösterdikleri akademik başarıya göre ayrılmıştır. Farklı okullardaki öğrencilerin sosyoekonomik durumunun (ESCS) çeşitliliğini gösteren PISA ölçütü farklı sosyoekonomik arka planlardan gelen öğrencilere dair çarpıcı sonuçlar ortaya koymaktadır. “0”ın heterojen, “1”in ise homojen bir ortamı gösterdiği bu ölçekte, Türkiye’nin 2018 puanı 0,46’dır. Okulların kendi içindeki ESCS çeşitliliğini gösteren ölçek ise okullar arasındaki gruplaşmayı net bir şekilde göstermektedir. Türkiye’nin bu ölçekteki puanı 0,94’tür; bu da öğrencilerin sosyoekonomik arka planlarına göre gruplanmış olduklarını göstermektedir. Okullar arasındaki bu ayrım, okul-aile birliklerinin işleyişini de doğrudan etkilemektedir. Sosyoekonomik düzeyi düşük öğrencilerin eğitim gördüğü okullarda, veliler okul-aile birliklerini maddi olarak destekleyememektedir. Okul-aile birlikleri MEB’in okulun ihtiyaçlarını karşılayamadığı durumlarda, öğretim personeli dışındaki destek personelinin işe alımını sağlamaktadır. Bir diğer deyişle, benzer sosyoekonomik arka planlardan gelen öğrenciler aynı okullarda gruplandığında, bu durum velilerin okulun ihtiyaçlarına yaptığı maddi katkıyı doğrudan etkilemektedir.
TIMSS ve PISA sonuçlarının yanı sıra, coğrafi bölgeler arasındaki farklılıkları gösteren en önemli kaynaklar arasında, MEB tarafından yürütülen Akademik Başarıların İzlenmesi ve Değerlendirilmesi (ABİDE) ile Öğrenci Başarı İzleme (ÖBA) araştırmaları bulunmaktadır.
Sekizinci sınıf TIMSS 2019 matematik testinde, Güneydoğu Anadolu Bölgesi 461 puanla sonuncu, Doğu Marmara Bölgesi de 511 puanla birinci olmuştur. Bu araştırmaların sonuçlarına göre, tüm akademik alanlarda temel seviye ve altında performans gösteren öğrenciler sırasıyla en çok Güneydoğu Anadolu, Ortadoğu Anadolu ve Kuzeydoğu Anadolu bölgelerinde bulunmaktadır. Ortalama hane halkı kullanılabilir fert geliri göz önünde bulundurulduğunda, bu bölgelerin, bu sırayla en düşük puanlara sahip olması şaşırtıcı değildir (https://egitimreformugirisimi.org/wp-content/uploads/2010/01/ARISE-Egitimde-Esitsizligin-Azaltilmasi-Projesi-Turkiye-Ulusal-Raporu.pdf).
Kısa Bir Genel Değerlendirme: Türkiye özelinde dikkat çekici göstergeler şunlardır: 2012’de getirilen 4+4+4 zorunlu eğitim reformu ile eğitim kademeleri 6-13 yaşa çekilmiş, ortaokul bitişi çocuk işgücüne katılma başlangıcı olmuş, bu da çocuk işçi sayısını hızla artırmıştır. TÜİK ve İSİG verilerine göre 2013-2024 yılları arasında en az 695 çocuk işçi iş kazalarında hayatını yitirmiştir. 2025’te bu sayının 770’ye ulaştığı kaydedilmektedir. Buna paralel olarak öğrencilerin temel beslenme ve barınma krizleri büyümekte, ücretsiz yemek talebi yanıtsız kalmaktadır. Temel eğitim Anayasa’ya rağmen fiilen tamamen ücretsiz olmaktan çıkmış, veliler kırtasiye, servis, temizlik, bağış gibi kalemlerle eğitim masraflarını karşılamaya zorlanmıştır. Özetle, Türkiye’de kamusal eğitim haklarının adım adım geriye gittiği ve sınıf farklarının derinleştirildiği gözlemlenmektedir.
Ne yapmalı?
Eğitim sisteminin egemen sınıfın ihtiyaçları doğrultusunda şekillendiği doğruysa da, bu, kamusal eğitim politikaları doğrultusunda mücadele etme gereğini ve olanağını ortadan kaldırmaz. Eğitim, hem egemen sınıfın bir üstyapı kurumu hem de sınıf mücadelesinin bir alanıdır. Eğitim politikalarını eleştirmek yetmez; işçi sınıfı, öğrenciler ve öğretmenler örgütlü şekilde bu alana müdahale etmeli, taleplerini hayata geçirmeye çalışmalıdır. Bu açıdan öne çıkan öneriler şunlardır:
Eğitim mücadelesini sınıf mücadelesinin bir alanı olarak görmek: Eğitimde adalet, sadece eğitim sahası içinde değil, toplumun bütününde sınıf mücadelesi yürüterek elde edilebilir. Eğitimin demokratikleşmesi, gelir dağılımının düzeltilmesi, sağlık, barınma ve beslenme gibi genel haklara erişimle bağlantılıdır. Eğitim hakkını savunurken genel eşitlik taleplerinden kopmamak önemlidir.
Yasa ve bütçe mücadeleleri: Kamusal eğitimin güçlendirilmesi için anayasal ve yasal güvenceler talep edilmeli; eğitim bütçesi artırılmalı, ticari uygulamalar kaldırılmalıdır. Eğitim-Sen, ÖvDer ve benzeri kurumların önerdiği ücretsiz yemek, eğitimde fırsat eşitliği, anadilinde eğitim, cinsiyet eşitliği gibi talepler sürekli gündemde tutulmalıdır.
Politik eğitim için kurumsal araçlar: Kamusal eğitim çizgisinde bir politika, partiler ve sendikalar aracılığıyla okullarda eğitim içeriklerini dönüştürmeyi hedeflemelidir. Örneğin alternatif müfredatlar, sınıf içi tartışma grupları, politika okulları gibi kurumlar geliştirilmelidir. 22 milyon öğrencisiyle, 1.200.000 öğretmeniyle eğitim camiası ülkemizin her alanını kuşatabilme ve potansiyeline sahiptir. Hayatın her alanında eğitime ilişkin sorunlar gündeme getirilmeli ve kamuoyunda tartışılmasına vesile olunarak tartışmalar eğitim sürecine entegre edilmeli, halkın konuya ilişkin duyarlılıkları yükseltilmelidir.
Uzun vadeli perspektif: En nihayetinde, tam anlamıyla kamusal, bilimsel ve eleştirel bir eğitim sistemi, kapitalist sistemin ötesinde bir toplumla mümkündür. Biz biliyoruz ki, eğitim sadece düzen içinde reformlarla değil, nihai olarak sınıf mücadelesi ve devrim süreciyle dönüştürülebilir. Bu nedenle mücadele, mevcut hak kayıplarına karşı savunmayla sınırlı kalmamalı; aynı zamanda eğitim sürecine ilişkin alternatifler de sunabilen politik bir program olarak ele alınmalıdır.
Unutmayalım: Eğitim, bir toplumun geleceğini belirler. Bugün nasıl bir insan yetiştiriyorsak, yarın nasıl bir toplumda yaşayacağımızı da belirliyoruz. Bu nedenle eğitim tartışmasını sınav takvimine ya da müfredat başlıklarına hapsetmek, meselenin özünü kaçırmaktır.
Asıl tartışılması gereken şudur: Biz nasıl bir toplum istiyoruz? Rekabetin, bireyciliğin ve eşitsizliğin normalleştiği bir düzen mi; yoksa dayanışmanın, kamusal sorumluluğun ve özgürlüğün güçlendiği bir yapı mı?
Eğitim meselesi, tam da burada düğümleniyor. Çünkü eğitim, yalnızca bilgi aktarmak değil; bir toplumsal tahayyül inşa etmektir. O tahayyülün yönünü belirlemek, teknik uzmanların değil; toplumun bütününün sorumluluğudur.
