Yaşım ve devrimci mücadeleye katılma sürecim gereği 1990 öncesi yaşananlara dair bilgim, o yılları bizzat yaşamış olanların tanıklığıyla kıyaslandığında oldukça sınırlı. O dönemin ayrışmalarını, örgütsel tartışmalarını ve ideolojik polemiklerini esas olarak okuduklarımdan, dinlediklerimden ve izlediklerimden öğrenmiş bir kuşağın parçasıyım.
Buna karşılık 1990’lardan bu yana geçen otuz yılı aşkın süre, devrimci hareketin yeniden toparlanma çabalarına, tartışmalarına ve yön arayışlarına kimi zaman ortasından dahil olarak, kimi zaman kenarından yürüyerek, kimi zaman da dışından olsa bile tanıklık ederek geçti.
Bu yüzden bazı isimler bizim kuşak için yalnızca birer siyasal figür değil; aynı zamanda bir yönelimin, bir tutumun ve bir tarihsel hattın sembolü durumunda.
Ertuğrul Kürkçü de böyle isimlerden biri.
Bizim kuşağımız açısından Kürkçü her şeyden önce Kızıldere’nin tanığı ve bizim kuşaklara kalan tek mirasıdır. 12 Eylül’ün ağır yenilgisi altında dağılan sosyalist hareketin yeniden toparlanma çabasında ön saflarda yer almış kadrolardan biri olarak olarak görülür. Sahaf sahaf peşinden koştuğumuz devrimci mücadele hafızamız ‘Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi’dir.
Sosyalist hareketin birlik arayışlarında, farklı geleneklerin yan yana gelebilmesi için yürütülen girişimlerin kilit isimlerindendir. Aynı zamanda Türkiye sosyalist hareketi ile Kürt özgürlük hareketinin ortak bir mücadele programı etrafında yan yana gelişinin önemli mimarlarından biridir.
Bir başka ifadeyle, 68 kuşağının coşkulu devrimciliğinden, reel sosyalizmin çöküşü sonrasında yeniden ayağa kalkmaya çalışan yeni sosyalizm arayışlarına kadar uzanan uzun bir yürüyüşün yorulmaz neferlerinden biri olarak görülür bizim nazarımızda.
Bugün yaşanan tartışmayı yalnızca iki kişi arasındaki polemik olarak görmek bu yüzden mümkün değil. Tartışma aynı zamanda devrimci hareketin hafızasıyla, değerleriyle ve siyasal hattıyla ilgili.
Sola sıçramış lümpenlik
Türkiye solundaki en utanç verici üsluplardan biri, Kızıldere Katliamı’ndan sağ kurtulan Ertuğrul Kürkçü’ye karşı yarım yüzyıldır sürdürülen o pespaye “samanlık edebiyatıdır”.
“Niye ölmedi?”
“Nasıl kurtuldu?”
Eğer Ertuğrul Kürkçü Kızıldere’de hayatını kaybetmiş olsaydı bugün onu “onurumuzdur” diye anacak olanlar, bir devlet katliamından sağ kurtulduğu için elli yıldır linç etmeye çalışılıyor.
Bu soruların arkasındaki ima devrimci bir eleştiri değil, lümpenliğin sola sıçramış halidir.
Ne yazık ki Devrimci Yol geleneğinin ve SOL Parti’nin önde gelen isimlerinden Oğuzhan Müftüoğlu’nun 54 yıl sonra, 81 yaşında bu koroya katılmış olması yalnızca kendisi açısından değil, en öndeki temsilcilerinden biri olduğu siyasi gelenek açısından da; daha geniş bir çerçevede bakıldığında bütün devrimci hareketimiz açısından da ağır bir talihsizliktir.
Elbette Müftüoğlu da, bir başkası da Ertuğrul Kürkçü’yü siyasal görüşlerinden veya pratiklerinden dolayı eleştirebilir. Buna kimsenin itirazı olamaz.
Ancak Devrimci Hareketimizin tarihi köşe taşlarından biri olan Kızıldere üzerinden yapılacak eleştiri önden kurgulanmış sipariş bir TV programı üzerinden 3-5 cümleyle değil, konunun ehemmiyetine uygun şekilde kapsamlı, bütünlüklü ve devrimci üsluba uygun bir tarzda yapılmalıydı. edepli bir değerlendirmeyle yapılır.
Sanki bir pankarta yazılmış yanlış bir sloganı eleştiriyormuş basitliğinde; bütün ömrünü devrimci mücadeleye vermiş, bir devrimcinin yaşayabileceği en ağır bedelleri yaşamış, bütün zorluklara rağmen hâlâ devrimci mücadeleden bir an olsun uzaklaşmamış ve üstelik bugün de büyük bir siyasal ittifakın en önünde yer alan bir isim bu şekilde hedef alınamaz.
Ancak yukarıda bahsettiğim “hafiflik” bu şekilde ele alabilir bu konuyu.
“Çıkar göster!”
Karanlık Doğu Perinçek’in “bunlar Abdülhamid’i savundu” sözlerine karşı Ertuğrul Kürkçü’nün “savunmadım ahlaksız adam, çıkar göster!” feveranı ve Dev-Genç’in yumruğunu havaya kaldırdığı o an hepimizin hafızasındadır sanırım.
Bugün Müftüoğlu’nun —hem de Kürkçü’nün orada olmadığı bir ortamda— onun Abdülhamid’i savunduğunu ima eden sözler söylemesi ister istemez internet fenomeni haline gelmiş o videoyu hatırlatıyor insana.
Müftüoğlu’nun Ertuğrul Kürkçü’ye yönelik müfteris ithamlarına ilişkin bildiklerimle bu iddialar arasında ciddi bir uyumsuzluk var. Ancak bu iddialara en güçlü cevabı elbette Kürkçü’nün kendisi verecektir.
Ben meselenin başka bir yerindeyim.
1990’lara doğru devrimci mücadeleye dahil olduğum günden bugüne kadar geçen sürede Oğuzhan Müftüoğlu’nun pek çok kritik dönemeçte ayrıştırıcı bir çizgiye yöneldiğine tanık oldum. Hegemonik bir siyasal tarz, zaman zaman vasalcı bir ilişki anlayışı ve hatta yakın çevresine karşı bile vefasız sayılabilecek tutumlar.
Ertuğrul Kürkçü’nün ise aynı dönemeçlerde daha çok birleştirici bir yaklaşım içerisindeydi. Farklılıkların varlığını kabul eden, buna rağmen yan yana durmayı mümkün kılacak bir siyasal zemini savunan, çoğulcu ve kadirşinas bir ilişki tarzı.
Bu, yalnızca ÖDP’de birlikte yürüdüğümüz zaman dilimine ait bir gözlem değil; Türkiye siyasetinin parçası olduğum bütün süreçlerinde iki ismin sergilediği tutumdu.
Asıl mesele
Bütün bu arka planla birlikte düşünüldüğünde Müftüoğlu’nun Kızıldere üzerinden Kürkçü’ye yönelttiği bu çıkışı yalnızca geçmişe dönük bir hesaplaşma olarak görmek pek ikna edici görünmüyor.
Ortada belli ki uzun yıllar boyunca içte taşınmış bir dert var.
Çünkü bu kadar ağır bir eleştiri ne meselenin ilk tartışıldığı dönemlerde kamuoyuna taşındı ne de sonraki süreçlerde.
Bu kadar kritik bir eleştiri Kürkçü’nün cezaevi sonrası Devrimci Yol’la ilk kapsamlı teması sayılabilecek Kuruçeşme toplantılarına katma çabası sırasında hiç gündeme getirilmedi bildiğim kadarıyla.
Hakeza sonrasında, ne Müftüoğlu’nun yönlendiricilerinden olduğu Geleceği Birlikte Kuralım platformu ile Bağımsız Sosyalist Parti’nin bir araya gelerek ÖDP’nin kuruluşuna uzanan süreçte; ne ÖDP’de birlikte siyaset yaparken; ne de Kürkçü’nün ilk kez milletvekili seçildiği 12 Haziran 2011 seçimlerinde destek verilirken bu başlık hatırlanmadı.
O halde insanın aklına şu soru geliyor: Yeni mi öğrendi bütün bunları Müftüoğlu?
Yeni öğrenilmediyse, peki ne oldu da 50 yıldır içten içe büyütülen bu “dert” şimdi dışa vuruldu?
Benim kanaatim, Müftüoğlu’nun bu tartışmayı açarken esas olarak geçmişi değil bugünü ve geleceği hedef aldığı yönünde.
Türkiye halklarının kurtuluşunu Kürt özgürlük hareketiyle birlikte kurgulayan stratejik akılla arasındaki duvarı kalınlaştırmak; bölgede yaşanan gelişmeleri de hesaba katarak ortak kurtuluş fikrini savunanların önünü olabildiğince kesmek istiyor Müftüoğlu.
Bu sözler yalnızca Kürkçü’ye söylenmiyor; Aynı zamanda onunla ve Kürt özgürlük hareketiyle birlikte yürüme potansiyeli taşıyan herkese yöneltilmiş bir “aman ha!” uyarısı niteliği taşıyor.
Kuruçeşme toplantılarından ÖDP’ye uzanan sürecin ana tartışma başlıklarından biri olan Kürt meselesi bugün de farklı siyasal konumlanışların turnusol kâğıdı olmaya devam ediyor.
Müftüoğlu’nun ideolojik önderliğini yaptığı hat sosyalist hareket ile Kürt siyasal hareketinin ortak örgütlenmesini doğru bulmayıp CHP’ye daha yakın durmayı tercih ediyor. Kürt özgürlük hareketini ise sosyalist kampın bir bileşeni olarak görmüyor.
Kürkçü’nün temsilcilerinden olduğu eksen ise farklı sosyalizm anlayışlarımıza karşın (KÖH uzun zamandır Post-Marxist Radikal Demokrasi / Demokratik Sosyalizm hattından yürüyor) demokratik ve sosyal bir cumhuriyet için Türkiye Sosyalist Hareketi, Kürt Özgürlük Hareketi, feministler, ekolojistler ve bilcümle antikapitalist dinamiklerin ancak ortak bir mücadele programı etrafında sonuç alabileceğini söylüyor.
Bana göre bu zamansız ve gereksiz polemiğin kaynağı bu fark.
Elbette bu stratejik farkın AKP-MHP faşizmine karşı verilen mücadelede ittifak anlayışından sınıf mücadelesine, seçim politikalarından Orta Doğu’daki gelişmelere pek çok alanda etkisi var.
Ama yine de insan sormadan edemiyor:
Bu tartışmayı yürütmenin yolu gerçekten elli yıldır tekrarlanan “neden ölmedin” pespayeliğinin kulvarına düşmek mi olmalıydı?
DEVRİMCİ hareketin tarihine yakışan YOL bu değil.
Yakışan şey, farklılıklarımızı saklamadan ama birbirimizin onurunu hedef almadan tartışabilmek ve nihayetinde bu ülkenin halklarını faşizme karşı ortak mücadelede buluşturacak yolu büyütmek olmalı.
Tarihsel hafızamıza da, ortak mücadele ihtiyacımıza da yakışan şey; farklılıklarımızı koruyarak ama birbirimizin onurunu hedef almadan tartışabilmektir.
