(ANF)
Avrupa Parlamentosu (AP), Nisan 2024’ten bu yana üzerinde müzakereler yürüttüğü ve sivil toplum kuruluşları ile Uluslararası Kurtarma Komitesi’nin (IRC) itirazlarına yol açan AB Göç ve İltica Paktı’nı, üye ülkelerin onay sürecinin tamamlanmasının ardından 12 Haziran 2026 tarihinde yürürlüğe koydu. AP tarafından yapılan açıklamada, yeni mevzuatın mülteci geçişlerine karşı üye ülkelerin güvenliğini sarsılmaz bir biçimde tahkim edeceği iddia edildi.
Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Teşkilatı Parlamenter Asamblesi (AGİTPA) Göç Komisyonu üyesi ve Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İstanbul Milletvekili Özgül Saki, yürürlüğe giren yeni pakete ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu. Saki, on yasal dosyadan oluşan bu karmaşık reform paketinin, uzun süredir askeri ve teknolojik duvarlarla örülen “Kale Avrupa” modelinin nihai ve hukuki tamamlayıcısı olduğunu vurguladı.
Saki: “Mevzuattaki dil değişti; ‘düzensiz göçmen’ yerine doğrudan ‘illegal göçmen’ tanımı kullanılmaya başlandı”
Milletvekili Özgül Saki, yeni paktla birlikte mültecilere yönelik yaklaşımın dil düzeyinde de sertleştiğini belirtti. Önceki resmi metinlerde yer alan “düzensiz göçmen” ifadesinin yerini artık doğrudan “illegal göçmen” tanımına bıraktığını ifade eden Saki, bu durumun sığınma arayan insanları daha en baştan “suçlu” pozisyonuna ittiğini söyledi. Avrupa’nın insan hakları ve özgürlük temelli “değerler” söyleminin yalnızca kendi ayrıcalıklı kesimleri için geçerli kılındığını dile getiren Saki, bu paktla birlikte hem hukuki hem de fiziki duvarlar örüldüğünü kaydetti.
Özgül Saki, yeni paktın getirdiği beş temel sınır prosedürünü ve mültecileri bekleyen zorunlu uygulamaları sıraladı
Yürürlüğe giren AB Göç ve İltica Paktı’nın mülteciler için güvenlik prosedürlerini tamamen değiştirdiğini belirten Özgül Saki, paktın getirdiği temel unsurları şu başlıklarla aktardı:
- Zorunlu ön tarama: AB’ye düzensiz yollarla giren herkes, girişte yedi güne kadar sürebilecek kimlik, güvenlik ve sağlık kontrollerinden geçirilecek.
- Hızlandırılmış iltica usulü: Hızlandırılmış sığınma prosedüründe karar süresi üç aya indirildi. Seyahat belgesi olmayanlar ve ‘güvenli’ ülkelerden gelenler otomatik olarak bu usule yönlendirilecek.
- Geniş biyometrik veri tabanı (Eurodac): Altı yaşından büyük çocukların bile parmak izi ve biyometrik verileri kayıt altına alınarak sistem açık bir fişleme mekanizmasına dönüştürülecek.
- Zorunlu dayanışma mekanizması: Sınır ülkeleri olan İtalya, Yunanistan, Malta ve İspanya üzerindeki baskıyı azaltmak için diğer ülkeler ya göçmen kabul edecek ya da reddettikleri her mülteci için 20 bin euro ödeyecek.
- Hızlandırılmış geri gönderme: Reddedilenler için otomatik geri dönüş emirleri uygulanacak ve üçüncü ülkelerde ‘geri dönüş merkezleri’ kurulmasının önü açılacak.
Özgül Saki: “‘Güvenli üçüncü ülke’ kavramının genişletilmesi, mültecilerin sığınma talebini fiilen ortadan kaldırıyor”
Pakt kapsamında yer alan “güvenli üçüncü ülke” tanımının gevşetilmesi ve kapsamının genişletilmesine dikkat eden Özgül Saki, bunun aynı zamanda Cenevre Sözleşmesi’nin temel kuralı olan “geri göndermeme” ilkesinin ihlaline kapı aralayacağını savundu. Sığınmacıların artık hiç ayak basmadıkları ülkelere dahi gönderilebileceğini, başvuru yapıp Avrupa’ya gitmeyi beklerken kendilerini bir anda Afrika ülkelerindeki kamplarda bulabileceklerini belirten Saki, Hollanda hükümetinin onlarca göçmeni Uganda’ya gönderme hazırlığını buna örnek gösterdi.
Avrupa dışında mültecilerin koruma bulabileceği kabul edilen güvenli ülkeler listesinde Bangladeş, Fas, Hindistan, Kolombiya, Kosova, Mısır, Tunus ve AB adaylığı sebebiyle Türkiye’nin de yer aldığını hatırlatan Saki, bu ülkelerden gelen başvuruların neredeyse tamamının olumsuz sonuçlandığını ifade etti.
Özgül Saki: “Türkiye, sınır bekçiliği rolünü kurumsallaştıran bu kirli pazarlığın tarafı olmayı seçti”
AB’nin mali yardımlar karşılığında göçmenleri Avrupa sınırlarından uzak tutma politikasında Türkiye’nin üstlendiği role değinen Özgül Saki, iktidarın yaklaşımını eleştirdi. Türkiye’nin 2012’de Frontex ile imzalandığı mutabakat ve özellikle 2016 Türkiye-AB Mutabakatı’ndan bu yana Avrupa’ya geçişleri engelleyen bir “sınır bekçisi” rolünü gönüllü üstlendiğini hatırlatan Saki, bu durumun yeni paktla birlikte feshedilmediğini aksine kurumsallaşıp derinleştiğini belirtti.
Brüksel ile yapılan görüşmelerde vize serbestisi, mali fonlar ve “özel ülke” statüsü gibi başlıkların birer pazarlık unsuru haline getirildiğini ifade eden Saki, iktidarın bu süreçten ne tür siyasi ve ekonomik fayda sağlayacağına odaklanarak bu kirli pazarlığın tarafı olmayı seçtiğini iddia etti. Saki ayrıca, İçişleri Bakanlığı’nın son dönemde öne çıkardığı mobil göç noktaları, geniş çaplı denetim operasyonları ve sınır güvenliği yatırımlarının, Türkiye’nin kendisini bu yeni AB paktına adapte etme hevesinin pratik uygulamaları olduğunu sözlerine ekledi.
