Yedinci sanat olarak betimlenen sinema, gerek kolay anlaşılırlığı, gerek izlenirlik yaygınlığı gerekse de etkileyebilirliğiyle öne çıkıyor. Hele de “beyazcam” da denilen televizyon ekranları aracılığıyla hemen tüm evlere giriyorsa…

En tam da o nedenle, bütün dünyada, sinema sanatı diğerlerine oranla (bunda, kuşkusuz endüstri oluşunun da etkisi var) daha çok desteklenir, özellikle devletler tarafından. Bir istisnası galiba bizde yaşanıyor.
Anadolu için medeniyetler kavşağı, kültürler beşiği diyoruz… Gerçekten de “dörtnala gelip Uzak Asya’dan / Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan” bir kültürler kavuştağıdır. Toprağa parmağınızla dokunsanız altından bir tarihi doku, bir kültür belgesi çıkar.
Bakanlığın adının neden Kültür ve Turizm olduğunu anlamamakla birlikte (kültürü sadece turizm anlamında gördükleri için olsa gerek) ülke kültürünü geliştirmek ve yaygınlaştırmak bu Bakanlığın görevleri arasında. Sinema, tiyatro, resim, müzik, aklınıza gelebilecek her türlü kültürel çalışma da bu Bakanlık tarafından destekleniyor. Kağıt üstünde böyle olsa da, hayata geçen uygulama(lar) çok farklı.
Yasaklama ve sansür…
Kültür ve Turizm Bakanlığı (doğal olarak siyasi iktidarın güdümünde) yer yer izin verse de sonradan (“iyi saatte olsunlar” giriyor besbelli devreye) yasaklamaya, yapamazsa sansürlemeye çalışıyor.
Tarım ve hayvancılık ülkenin giderek gerileyen kazanç kapısı olduğu için asıl geliri turizmden uman siyasi iktidar, -özellikle- belgesel çalışmaları daha çok desteklemesi (etki alanı büyük ve güçlü dedik yukarıda, daha çok turist getirir) gerekirken, sanki “gelmesinler” dercesine oturduğu dalı kesiyor yasak ve sansürlerle… Nejla Demirci’nin “Kanun Hükmü” belgeseli yasaklanınca daha çok ilgi çekti, daha çok konuşuldu, daha çok izlendi, daha da etkili oldu. Şimdi sırada Bingöl Elmas’ın “Şiirli Oda’nın İzinde” belgeseli var; telefonla, filme verdikleri desteği geri çektiklerini bildirip, faiziyle ödenmesini istemişler.
“Şiirli Oda’nın İzinde”, mübadele ile Yunanistan’a gönderilen, oradan da buraya gelen mübadiller üzerinden Kapadokya’daki bir kültür hazinesini işliyor. Bakanlık, “bu tarihi ve doğal güzellikleri korumamız için yaşananları gösterdiniz, teşekkür ederiz” diyeceği yerde, filmi cezalandırmaya çalışıyor. Daha düne kadar insanların büyük şehirlerden gelip yeni duygularla yeni şiirler yazdırdığı Şiirli Oda, kaderine terk edilmekle kalmayıp yıpratılmak için apaçık bırakılmış. (Bir belgesel çekimi için gittiğim ABD’de, altın arayıcılarının terk edilmiş bir köyüne götürmüşlerdi bizi, köyün her şeyini korumuşlar, kovboy filmlerinden tanıdığımız her şey vardı… Onlarca araba, yüzlerce insan kuyruk oluşturmuştu.) Peki, biz neden yap(a)mıyoruz? Çünkü bizim ülkemizde milliyetçi, muhafazakâr iktidar var. Var da, muhafaza etmek şöyle dursun yıkmak, yok etmek için çaba harc(at)ıyor.
Bingöl Elmas, gözlemi, çektiği belgelerin bilincinde oluşu ve Mükremin Toprak’ın inanılmaz destekleyici anlatımıyla gözlerimizin önüne serdiği Kapadokya gerçeğini bilmemizi istiyor. Siyaseten de manipülatif gösterilerin bilinçsizce, dahası ülke değerlerine düşmanca yapıldığını hissettiriyor. Mübadele öncesinde de, sonrasında da halkların barış içinde bir arada yaşaması talebi belirgin.
Dilini ısırarak hazırlık ve çekim…
“Gönlüne devlet olma” ama devletin ceberut baskısına karşı da sanatçılar düşlerini hayata geçirirken dillerini ısırıyor ister istemez. Buna her ne kadar otosansür denebilirse de; hepsi metaforlarla aşmayı biliyor. Bakın işte bir örnek: “Ceberutluklarını milletlerin dil hürriyetine müdahaleye kadar götürmüşlerdir.” (Türkçenin Sırları, Nihad S. Banarlı). Dile zorbaca, merhametsiz olanların tarihe ne yapabileceklerini düşünedurun…
Yıllara varan bir hazırlık, uzun ve meşakkatli bir çalışma sonrasında gereken izinler ve destekler bulunduktan sonra çekimine geçilen belgesele onlarca insan emek veriyor; değil mi ki, bu sanat bir endüstridir sonuçta. Elmas, bu belgeselde, iktidara “siyasi bir mesaj” verecek olsa o kadar çok fırsatı var ki… Bingöl Elmas’ın gerek hazırlık gerekse çekim ve montajda dilini ısırdığını fark etmemek mümkün değil.
Herkes işine baksın!
Bakanlık, -belki yaşanan tahribattan sorumlu değil, ama- tarihi ve doğal değerleri gereği ve yeteri kadar korumadığı, diğer ilgili bakanlık ve resmi kurumları da uyarmadığı için; suçluluk psikolojisiyle belgeseli mahkûm etmeye uğraşıyor. Tarih, muhakkak ki, bunun kararını verecektir. Tabii, Bakanlığın da bir an önce bu tutumundan vazgeçmesi, belgesel çalışmaları daha da desteklemesi gerekir.
Yasakların ve sansürün hiçbir zaman hiçbir işe yaramadığını bir kez daha vurgulamadan önce, “Şiirli Oda’nın İzinde” belgeselinin gerçekten çok doğru, çok kaliteli ve iyi işlenmiş bir belgesel olduğunu belirtmem gerekir. Yakın tarihimizi öğrenmek için iyi bir fırsat, siyasal iktidarları herkes, her yerde her şekilde eleştirebilir, ama hiçbiri bir belgesel kadar destekleyici, sahiplenici değildir; kaldı ki, iktidar eleştirisi de bu sahiplenmenin belgesidir.
