Close Menu
Siyasi HaberSiyasi Haber

    Subscribe to Updates

    Get the latest creative news from FooBar about art, design and business.

    What's Hot

    AKP-MHP kendi görüşlerini yasa haline getirdi, Kürtlere ve tüm topluma dayatıyor

    21 Ağustos 2026

    Florida’da Angie Nixon sürprizi: Demokrat Parti’nin solunda Mamdani dalgası mı büyüyor?

    19 Ağustos 2026

    Modern çitleme: İlk ve son sömürge kadınlar

    19 Ağustos 2026
    Facebook X (Twitter) Instagram
    Facebook X (Twitter) Instagram YouTube Bluesky
    Siyasi HaberSiyasi Haber
    • Güncel
      • Ekonomi
      • Politika
      • Dış Haberler
        • Dünya
      • Emek
      • Kadın
      • LGBTİ+
      • Gençlik
      • Ekoloji ve Kent
      • Haklar ve özgürlükler
        • Halklar ve İnançlar
        • Göçmen
        • Çocuk
        • Engelli Hakları
      • Yaşam
        • Eğitim
        • Sağlık
        • Kültür Sanat
        • Bilim Teknoloji
    • Yazılar

      AKP-MHP kendi görüşlerini yasa haline getirdi, Kürtlere ve tüm topluma dayatıyor

      21 Ağustos 2026

      Kürtler yüzme biliyor…

      19 Ağustos 2026

      Ertelemeciliğin ve soyut devrimciliğin çıkmazı

      19 Ağustos 2026

      Yirmi beş yıllık tasallut: AKP’nin siyasal ve sınıfsal anatomisi

      15 Ağustos 2026

      1935’ten bugüne uzanan soru: Tekke ve zaviyelerden kalan eserler nerede?

      14 Ağustos 2026
    • Seçtiklerimiz

      Modern çitleme: İlk ve son sömürge kadınlar

      19 Ağustos 2026

      25 yıl 25 başlık: AKP’nin emek bilançosu!

      17 Ağustos 2026

      Bakanlık verileri şüpheli!

      10 Ağustos 2026

      Cumhuriyet’in bastıramadığı ilk Kürt isyanı

      9 Ağustos 2026

      Üçüncü kutbun yeniden inşası

      6 Ağustos 2026
    • Röportaj/Söyleşiler

      Tülay Hatimoğulları: Garanti aramanın yolu süreci dönülmez hâle getirmek

      17 Ağustos 2026

      Dr. Toros Korkmaz: “Çerçeve yasa çözüm için hukuksal zemin oluşturabilir”

      6 Ağustos 2026

      Eski FARC komutanı Lida Ortiz: “Silahlı mücadeleden siyasi mücadeleye geçiş, silah bırakmaktan çok daha zor”

      20 Temmuz 2026

      Yıkıma karşı bir direniş ve yaşam alanı: 26. Evvel Temmuz Festivali

      16 Temmuz 2026

      İsviçre’de iltica belirsizliğine karşı direniş: Welat Aydın Federal Mahkeme önünde açlık grevinde

      3 Temmuz 2026
    • Dosyalar
      • “Süreç” ve Sol
      • 30 Mart Kızıldere Direnişi
      • 8 Mart Dünya Kadınlar Günü 2022
      • AKP-MHP iktidar blokunun Kürt politikası
      • Cumhurbaşkanlığı Seçimleri
      • Ekim Devrimi 103 yaşında!
      • Endüstri 4.0 üzerine yazılar
      • HDK-HDP Tartışmaları
      • Kaypakkaya’nın tarihsel mirası
      • Ölümünün 69. yılında Josef Stalin
      • Mustafa Kahya’nın anısına
    • Çeviriler
    • Arşiv
    Siyasi HaberSiyasi Haber
    Anasayfa » AKP-MHP kendi görüşlerini yasa haline getirdi, Kürtlere ve tüm topluma dayatıyor

    AKP-MHP kendi görüşlerini yasa haline getirdi, Kürtlere ve tüm topluma dayatıyor

    MAHİR SAYIN yazdı: Faşist iktidarın bu yasayı, sadece  PKK’yi tasfiye etmek için değil aynı zamanda muhalefetin bir daha seçim kazanmasına imkan tanımayacak bir anayasanın Meclis’te 400 oyla kabul edilmesini sağlamak için Öcalan ve DEM Parti’yi, hazırlayacağı anayasa değişikliklerine oy vermeye zorlama amacıyla kullanacağını akla getirmek için oldukça çok neden var. Yasanın uygulamasının MGK ve Erdoğan’ın onayına bırakılmış olması, iktidarın Kürt meselesini çözülmüş kabul ederek Kürtleri egemen siyasete entegre etmek için kullanacağını, bu yasaya oy verenlerin kendilerinin de örtük ya da açık biçimde kabul etmesinden çıkarmak zor değil. Karineler bu kadar mı?
    Mahir Sayın21 Ağustos 2026
    Facebook Twitter Pinterest LinkedIn WhatsApp Reddit Tumblr Email
    Share
    Facebook Twitter LinkedIn Pinterest Email

    “Bu bir özel savaş oyunudur” (Besê Hozat)

    Giriş babından

    19 aydır sürmekte olan süreç nihayetinde, Meclis Komisyonu raporundan sonra ikinci ürününü 10 Ağustos 2026 tarihinde “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” olarak verdi. Bugün yasanın eksiklerini söyleyen, onun tekniği açısından taşıdığı hukuksuzluğu dile getiren ve yöntemini eleştiren ya da iktidarın niyetlerinden kuşkulanan herkes süreç ve yasaya pembe gözlüklerle olumlu anlamlar yükleyenlerin bir çoğu tarafından savaşın sürmesini istiyormuş gibi kabullenilip kendilerine “süreç sabotörü” etiketi kolaylıkla yapıştırılıyor ve dolaysıyla da yasanın eleştirel bir gözle ele alınmasının, mevcut haliyle ne tür sıkıntıları peşinde sürükleyeceğinin nesnellik içerisinde değerlendirilebilmesinin ve varsa ilerletilebilmesinin imkanlarının ortaya çıkarılmasının da önüne geçilmiş oluyor. Bunun gelecek açısından yarattığı zaafların demokrasi mücadelesine ve Kürt Özgürlük Hareketine verebileceği zararlarının görülebilmesinin ve karşı tedbirlerinin alınmasının önüne de geçilmiş oluyor.

    Barika-i hakikat müsademe-i efkardan doğar vecizesini Marksist temelde kavrayan bir komünist olarak özgürlük mücadelesine ve Türkiye demokrasisine karşı taşıdığım sorumluluğun ve yandaşlığın bir gereği olması açısından çıkan yasa ve bunun işaret ettiği sürecin akıbeti konusundaki eleştirel düşüncelerimi ortaya koymayı 60 yıldır taşıdığım komünist sorumluluğun bir gereği olarak her zaman yerine getirmeye çalıştım ve bu tutumdan da ne özgürlük hareketine ne de demokrasi ve sosyalizm mücadelesine bir zarar geldi. Tam tersine Marks’ın işaret ettiği eleştiriyi kendisine karşı sonuçlar çıkaracak derecede ileriye götürmenin, sosyalist demokrasi, demokratik bir işçi sınıfını perspektifinin geliştirilmesi, işçi sınıfı öncülüğünün mahiyetinin sınıf indirgemeciliğine indirgenerek bürokrasinin egemenliğinin kapılarının sonuna kadar açılmasının engellenmesi, milli meseleler, kadın sorunu, ekoloji sorunlarının kavranışı ve şimdilik dijital/yapay zeka diye adlandırılan insan dışındaki yeni bir zeki varoluşun ortaya çıkmakta olduğu, insanlığın tarih öncesinden özgür insanlık tarihinin girişine ulaştığımız dijital kapitalizm ve yeni çağın kavranmasında ve buna uygun tutumların geliştirilmesinde derinlik kazanılmasına katkısının olduğunu gördük.

    İçinden geldiğim Kurtuluş geleneği tüm milli meseleleri birçokları için olduğu gibi, PKK hareketinin bu meseleyi devletin de gözüne sokarcasına gündemleştirdiği dönemde değil, henüz PKK yokken, kuruluşunun başlangıcından beri kendisi için sorun edinmiş ve özel olarak da Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkını “ayrı devlet kurma hakkı” olarak kabul edip bunu koşulsuz savunmuş ve bedelini ödemiş bir örgütlenmedir. Bu örgütlenme kendi tespitlerine bağlı olarak, PKK önderliğinin Kürdistan devriminin yolunu açtığı tespitine dayanarak, 1991 Kongresinde Kürdistan’da PKK’nin desteklenmesini kabul edip, Kürdistan özerk örgütlenmesine de son vermiştir. O günden bugüne kadar da milli meselelere bakışımda geriye dönüş olmadığı gibi gelişen sosyalist demokrasi düşüncesi çerçevesinde de daha bir derinlik kazanmış olduğunu söylemekten imtina etmeyeceğim. PKK’nin 20 yıldır ki benimsemiş olduğu  “her parçanın sorununun sömürgeci devlet çerçevesinde çözülmesi ve bunlar arasında konfederal bir ilişkinin geliştirilmesi” görüşlerinin bugün için olan pratik anlamını kabul etmekle beraber, mili meselelerin gerçek çözümünün önce eşitliği sağlayacak bir ayrılıktan, yani her milletin kendi devletine sahip olup eşitlenmesinden sonra ancak konfederal ilişkilerin her tarafı tatmin eden en demokratik zeminde hayat bulacağına inanıyorum.

    PKK hareketini çıkışından beri solun çoğunluğu gibi milliyetçi ve ayrılıkçı bir rakip değil, sömürgeciliğe karşı ortak mücadeledeki dost olarak gören, bunun gereklerini her zaman elden geldiğince yerine getiren, her kesimin lanetlisi konumunda iken Lübnan’da Ermeni savaşçıları ile birlikte aynı kampı paylaşan ve ondan sonraki süreçte de dostluk ve dayanışma ilişkilerini sürekli kılmış olan bir geleneğin bu tutumundan, pişmanlık manifestosu yayınlamadıktan sonra, bundan sonrası için de aynı hattı sürdüreceğine şüpheyle, hatta karşı tarafa itici bir yaklaşımla bakanların ancak iyi niyetlerinden kuşku duyulabilir. Bu nedenle yaptığım eleştirilerin bir kısım müfterinin iddia ettiği ve edeceği gibi Kürt Özgürlük Hareketine karşı bir tutum ve demokratik ve sosyalist devrimlerde startejik anlamı içerisinde ondan uzaklaşma değil, onun sağlıklı bir doğrultuda ilerleyebilmesine ve dünya proletaryasının ortak zaferinin kanallarında buluşabilmesine bireysel ve örgütsel düzeylerde katkı amacına yönelik olduğunun öncelikle bilinmesini isterim. Herkesin referansı kendisi hakkındaki, kendi ya da başkalarının iddiaları değil, tarihsel olarak gerçekleştirdiği işlerdir.

    Kraldan çok kralcılık yaparak “yandaşlık şampiyonu” olacağını sanarak, Kürt hareketinin yarattığı imkanlar üzerinden “makro siyaset” yapma hayali  ve avuntusu içinde olan konformistlere söyleyeceğim, herkesin kendi tarihinin bilançosunu çıkararak laf etmesidir. 

    Önyargılı yaklaşımların önünü kesebilmek için şunu da ekleyerek meselenin esasına geçelim. Çıkan yasayı hem içeriği hem de yasa tekniği açısından  bir çok yönüyle eleştiriyor ve onun bu haliyle aşağıda belirteceğim başka aksül amellere vesile olacağını kestirsem de, bunlardan bağımsız olarak söylendiği gibi 3500 civarında devrimcinin tahliye olmasına vesile olabilecek olan bir adımın iktidarın hesapları çerçevesinde olsa da atılmış olmasını, yaptığım uyarılarla birlikte kesinlikle olumlu karşılıyorum.

    Bu çıkarılan yasa metninin içine yerleştirilmiş olan dinamiti gördükten ve Türkiye halklarının ve işçi sınıfının bu gerçekliği görmesini sağlayacak şekilde açık olarak ifade ettikten sonra tahliye edilmesi muhtemel 3500’den fazla devrimci tutsağın serbest bırakılma ihtimaline dahi evet oyu verilebilir. Verilmese de iktidar bunu bir devlet projesi haline getirmiş olduğundan yasanın meclisten geçmesi zaten kaçınılmazdı. Bu yasanın çıkmasına ve daha fazla oyalama manevralarının bir an için durdurulmasına muhakkak ki, Öcalan’ın müzakere masasında göstermiş olduğu karşı çıkışların etkisi olduğu gibi, Özgür Özel öncülüğünde süren muhalefet hareketinin çökertilememiş olması ve Kandil’den gelen, muhalefetle birlikte davranarak iktidarı düşürme  yolunun açık olduğu konusundaki açıklamaların da tayin edici önemi olduğunu kabul etmek gerekir. Bu karşı duruşlar karşısında, balıkçı terimiyle ifade edersek faşist iktidar yürüttüğü planın misinasının fazla gerilmesi sonucu kopmasını engellemek için bir kalama verme ihtiyacını duymuştur diyebiliriz. Bu durumda devrimci görev, iktidarın bu yemini yutmadan, iktidarın da kendi amaçları açısından ihtiyaç duyduğu varolan çatışmasızlık durumunu devam ettirmek ve yeni kalamaların verilmesini sağlamak üzere yeme vurup kaçma, yani müzakere masasında kalma çabalarını devam ettirirken, Fuat Ali Rıza’nın yazısında belirttiği gibi, bu iktidardan kurtulmanın bütün muhalefeti kapsayacak alternatifini geliştirmek olmalıdır.

    Bindik bir alamete

    PKK her ateşkes ilan ettiğinde demokratları ister istemez bir barış heyecanı, bir demokratikleşme umudu sarar. 2010’da bu heyecan o kadar yükseldi ki, kimi sosyalistler bile yetmese de evet diyecekleri bir demokrasi kapısının açıldığına inandılar ve AKP’nin bugünkü faşistleşmeye kapı aralayan anayasa değişikliklerine, 12 Eylül’ün hesabı görülecek “büyük umutları” içerisinde evet dediler. Kimileri de bu bizi ilgilendirmiyor diyerek boykot demek suretiyle hayır veya evet oylarının azalmasına neden oldular. Bunlar içerisinde ne kadarının hayır oylarını ne kadarının evet oylarını azalttığını kestiremeyiz ama demokrasi adına dağın fare doğurmasının ardından Öcalan’ın “biz boykotla Erdoğan’a kredi açtık ama değerlendirmesini bilemedi” dediğini hatırlıyoruz. Başkaları niyetleri bu açıklık içinde ortaya koymadığı için diğer boykotçuların, evet diyemedikleri için mi, yoksa hayır diyemedikleri için mi boykot dediklerini kestiremiyoruz. Ama emin olabildiğimiz bir şey var; bu, AKP’nin anayasa değişiklikleri ile “askeri vesayeti kaldıracağız” derken, RTE vesayetinin ve faşist bir icranın oluşturulmasının temel taşlarını atılmış olduğudur.

    Kimileri bunu anlayıncaya kadar 5 yıl geçti gitti. Şimdi hep birlikte, adında tam olarak mutabık olmasak da ortakça “tek adam rejimi” denilen, esasında faşizmi devlette ve toplumda en az muhalefete yol açacak biçimde kerte kerte kurumsallaştırmakta olan bir rejimle başbaşa kaldık.

    Büyük bir seferberlik halinde başlayan 2013-15 “barış süreci”nde de meğer Reis’in derdi başkan olmak imiş. “Seni başkan yaptırmayacağız” dediği için Selahattin Demirtaş’ı intikam olarak 10 yıldır hapiste tutan RTE’nin bütün derdinin bu olduğu artık herkes için ayan beyandır. Onun idrak edilebilmesi için üzerinden yılların geçip gitmesi, “Cemaat darbe yapacaktı!” senaryosuyla faşizm doğrultusunda pervasız bir kertenin daha aşılması gerekti. Şimdi artık darbe var diyerek gerçekleştirilen karşı darbenin yarattığı olağanüstü hal durumunda yaşamaktayız ve faşist iktidar olağanüstü hal durumunda yapılabilecek olan herşeyi, rakiplerini tutuklayıp, örgütlenmelerini dağıtarak, kaybettiği belediyeleri devlet gücüyle ele geçirerek yapmaya devam etmektedir; işin en kötü tarafı da bunların giderek hayatın normalleri haline gelmesidir. Bu koşulların içerisinde demokrasiye doğru bir adımın nasıl gelişebileceği sağlıklı bir akıl için pek anlaşılır bir durum arz etmemektedir.

    Olağanüstü hal uygulaması tam anlaşılıyor gibi görünürken, birden AKP’nin öncekilere nal toplatan yeni bir manevrası ile yüz yüze geldik. Kendisi anayasaya uymayıp anayasayı kendisine uyduran Reis ve avanesinin aniden yeni bir “barış süreci”nin kapısını, “terörsüz Türkiye” diye araladığına tanık olduk. Bunun lafının çıkmasıyla birlikte Kandil’den Besê Hozat’ın “bu bir özel savaş oyunudur“ demesi bir oldu. Besbelli ki önceki deneyimlerin hep böyle bir oyun olarak gerçekleşmiş olması onda bir reflekse yol açmış ve laf bir çırpıda ağzından çıkıvermişti. Ama onun bu lafı açık havada çakan bir şimşek gibi pek fark edilmeden geçti ve Ankara’dan İmralı’ya, oradan Kandil’e kadar herkes Öcalan’ın kefalet ettiği, manifestolar yayınladığı bu sürecin belki de öncekilerden farklı olabileceğini tartışmaya başladı. Zira bu kez ne anayasa değişikliği ne de başkan olma meselesi vardı ortada. Tam tersine TC devleti bu kez “mecbur kalmıştı” böyle bir süreci başlatmaya. Kimilerine göre ABD Erdoğan’a talimat vermişti: “bu işi hallet, bölgede yapacak işimiz çok, yoksa duman olursun!” demişti. Memleketin kırk yıllık soy faşisti ise tam tersine ABD’nin İsrail ile el ele verip Türkiye Cumhuriyeti devletine karşı bir oyun oynamaya giriştiğini tespit edip bu oyunu bozabilmek için “bin yıllık kardeşlerimiz olan Kürtlerle” anlaşmamız gerektiğini ve bunun için de “Öcalan’ın gelip mecliste, terör örgütünü feshettiğini ve silahlı mücadeleyi bitirdiğini haykırıp, umut hakkından sonuna kadar yararlanması” çağrısını yaptı.

    Düşmanın “durduralım şu savaşı barışalım, ikimizi de oyuna getirecek bir tezgah var, buna karşı birlikte dikilelim” dediği bir yerde kim buna karşı çıkabilirdi? Üstelik bu sefer istenen bir şey de yoktu: Ne anayasa, ne  başkanlık, ne seçim desteği! İstenen son derece insani bir şeydi. Kırk yıldır birbirimizi kırıp duruyoruz ve bundan ancak düşmanlarımız yararlanıyor. Trilyonlarca dolarlık milli servet ve insanlarımız heba olup gidiyordu. Bu kadar mantıklı ve insani bir öneriye kimsenin, başta da Öcalan’ın hayır demesi mümkün değildi. Birkaç şovenizmden kudurmuş, sorumsuz, insanlık düşmanı faşist istediği kadar böğürüp dursundu. Öcalan da bu ”terörsüz Türkiye” çağrısına yerinde olarak “demokratik toplum” çağrısıyla olumlu yanıt verdi ve muhtemeldir ki, kendisinin meclise çağrılıp on yıllardır süren bu kanlı çatışmanın bitirildiğini ilan etmesini beklemiştir. Meclise çağıran olmadığı gibi Meclis Heyeti de, yine Bahçeli’nin zorlamalarıyla, “kimse gitmiyorsa ben tek başıma gidiyorum!” demesinin ardından ancak zor bela yola çıkabildi.

    Çok umut bağlanan Meclis Komisyonu’nun, Kürt meselesinin çözümü ve demokrasi sorununu Öcalan’la AKP-MHP arasındaki müzakereden çıkarıp Meclisin sorunu, dolayısıyla da tüm Türkiye halklarının sorunu haline getireceği beklenirken, Cumhur İttifakı’nın kıvrak manevralarıyla sorun bu kez, herkesle tartışılıyormuş havası içerisinde tam olarak bu iki partinin tayin ettiği alana hapsedildi ve sonuçta havanda su döve döve malum Komisyonun tavsiye kararı çıktı. Kürt sorununu “çözecek” olan komisyon raporunda Kürt sorununun çözümünü ilgilendiren bir cümle veya tek kelime bile geçmiyordu. AKP-MHP ne demek istiyorduysa rapora yansıyan da o oldu. Bu kez umutlar çıkarılacak olan kök/çerçeve yasaya havale oldu.

    Çıkarılan yasanın mahiyeti ve varılan nokta

    İktidar ne verdi?

    Bahçeli’nin DEM Parti vekillerinin elini sıkmasının ve ardından Öcalan’ı meclise gelip açıklama yapmaya davet etmesinin üzerinden 22 ay geçtikten sonra Meclisten, çıkıncaya kadar kimsenin pek malumat sahibi olamadığı “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” çıktı ama çıkmasıyla da yeni bir tartışma zincirini peşinde sürükledi.

    Parlamenter sistemde yasaları meclis yapar ve ardından yasanın gereklerini yürütme ya da yargı yerine getirir. Ama bu yasa neresinden baksanız bir tuhaflıklar manzumesi oluşturuyor. Aylarca beklenen yasa  kimsenin haberi olmadan komisyona geliyor, 18 saat içinde tartışılmaMAsı bitiriliyor ve iki gün sonra da meclisten çıkıyor ama bir şey olmuyor tabi.

    Yasayı yine Meclis yaptı ama bu kez yasanın uygulanabilir hale gelebilmesi, yargının uygulamaya geçebilmesi ancak yürütmenin yasanın uygulanmasına izin vermesine bağlı hale getirildi. Yani Türk usulü başkanlık sistemine uygun olarak bu yasa da, her şey gibi başkanın icazetine kalmıştı. Yasanın uygulanıp uygulanamayacağına karar verecek olan MİT ve MGK olacaktı. Onlar kararlarını verdikten sonra Reis’e bildirecekler, o da uygulanabilir dedikten sonra sıra yargıya gelecekti. Gelecek mi? O da Reis’in iradesine bağlı; belki uygulanabilmesi için beklediği şartlar yerine gelmediğinden “uygulanamaz” diyecekti.

    Şunun şurasında önümüzde Anayasanın, halkoyuna başvurmadan kabul edilmesi için, Mecliste 400 oya ihtiyaç var; şimdilik “İç Cephe”de bu çerçeve yasa vesilesiyle 467 oy toplanmış olsa da, bunların hep iç cephede duracaklarının bir garantisi yok. Kim bilir yasanın uygulanmasının şartlarından biri de bu anayasa oylamasında verilecek oylara bağlıdır. Reis’in heybesinden ne çıkaracağı belli olmuyor ki! Yani tam bir kuvvetler birliği.

    Yasanın sıkıntıları bunlarla bitmiyor ama. Yasa keyfi olarak bir tarih oluşturmuş ve 2005’ten önce işlenen suçları affetmiyorum demiş. Uygulamada çoğunlukla eski suçlar daha kolay affedilir. Hatta eski suçlar için “ceza ve karar zaman aşımı” diye hukuk kuralları da oluşturulmuştur. Ama bu yasa, mücadeleyi başlatanlara olan düşmanlığından olsa gerek, başta Öcalan olmak üzere bu yasanın eski önderlerin hiç birini kapsamamasını işte böyle keyfi bir zaman belirleyerek; yasa ancak o zamandan sonra işlenmiş suçlara mahiyetine (mesela kasten cinayet işleme gibi) bağlı olarak infaz UYGULAYABİLECEĞİNİ ilan ediyor. Başka yasalarda çoğunlukla  “şu tarihe kadar işlenmiş suçlar bu yasadan yararlanabilir, daha sonra işlenen suçlar bu yasa kapsamında değildir” diye suça teşviki engelleyen, mantıklı kabul edilebilecek bir kayıt bulunurken bu yasa yeni bir teamül ortaya çıkarmış bulunuyor. Suçu erkenden işlemişsen halin yaman! Muhtemelen bu da gençleri baştan çıkarmış olmanın cezası olacak.

    Bu şeytani düşünceler yerine rahmani olarak düşünmek de elbette ki mümkündür. Belki de bu hata dediğimiz iş bir iyi niyetin eseridir, kim bilir? Kendi tabanını İYİ Parti ve Zafer Partisi’ne kaptırmaktan korktuğu için “bebek katilini ve azılı teröristleri serbest bıraktı!” lanetlemesi altında kalabileceğinden endişe ettiğinden anayasanın eşitlik ilkesini apaçık ihlal eden böyle bir hatayı bilinçli olarak yaptılar ki, Anayasa Mahkemesi bunu ele alır almaz, bu anayasaya aykırılığı görür ve 1991’de çıkan yasada olduğu gibi eşitlik prensibine uygun olarak, Öcalan dahil, bütün eski önderleri de bu infazdan yararlandırır. Böylece günah AKP-MHP’den gider, Anayasa Mahkemesi’nin sırtına yıkılır ama bu arada herkes de özgürlüğüne kavuşur. Reisin ne yapacağını kestirmek her zaman kolay değil elbette.

    Yasanın yarattığı garabetler bununla da bitmiyor tabi. “Kader  kurbanlarını” bıraktım bir yana ama  “Terör örgütü mensuplarına” ceza indirimi uygulanırken, “Reis’e hakaretten”, twit atıp “halkın bir kesimini, bir başka kesimine karşı kışkırtmaktan”, “CHP’li belediyelerde suistimal yapmaktan” vb. suçlardan tutuklu ya da hükümlü olan onbinlerce insan içeride kalacak ve bu da toplumsal barış için yapılmış olacak! Gel de inan! Bunun içinde bir iş olmalı!

    İktidar gerçekte ne istiyor?

    Türkiye en azından iki yıldır tuhaf tartışmaların içine yuvarlanmış, bilinen ezberler karışmış, faşizm, emperyalizm, şovenizm nedir, ne değildir sol cenahta da karmakarışık hale gelmiş durumda. Bunların bu kadar karışmış olması AKP ve MHP’nin ne yapmak istediği konusunda bir mutabakatın da oluşturulamamasına neden olmaktadır. AKP’nin 2010’dan beri demokrasiye olan katkılarından, Bahçeli’nin “demokrat milliyetçi” olmasına kadar kafa karıştırıcı kavramlar ortalıkta dolanıp durmaktadır? Dünya acaba bu kadar mı değişti de her türlü kavram yerinden oynadı. Elbette dünya değişiyor, hele günümüzde Homo Sapiens’in ortaya çıkışından beri süre gelen evrimde bir sıçramanın bile olmasının gündeme geldiği de söylenebilmektedir.

    ABD emperyalizmi kontrgerilla faaliyetlerinden vaz mı geçti? Yoksa Türkiye bunun bir istisnası mı? Böyle olmadığını ABD’nin deli dana gibi Ortadoğu’dan Latin Amerika’ya kadar olan insanlık dışı saldırılarının devamından bütün dünya gayet iyi biliyor. Maduro’nun ülkedeki işbirlikçilerin yardımıyla ülkesinden kaçırılıp ABD’ye götürülmesinin üzerinden çok zaman geçmedi. Küba ve Latin Amerika’nın ilerici hükümetleri sürekli olarak bu saldırıların tehdidi altında bulunuyorlar. İran’daki islami faşist rejim bahane edilerek, ülke neredeyse altı aydır aralıklarla bombalanmakta, binlerce insan katledilip ülkenin ulusal varlıkları imha edilmekte ama rejimin kendisini milliyetçilik ekseninde yeniden örgütleyip muhalefeti de bastırmasından başka bir sonuç vermemektedir.

    Bütün bu saldırganlıklar cereyan ederken Türkiye mi Counter Insurgency (COIN) (ayaklanma bastırma- kontr gerilla) politikalarının dışında kaldı da, bizzat ABD’nin bu konsept çerçevesinde örgütleyip politik hayatımıza saldığı yüzlerce yoldaşımızın katili, ırkçı MHP mi birden bilinçlendi, metamorfoz geçirip, ABD’nin Kürtler aracılığıyla Türkiye’ye karşı bir komplo kurduğunun bilincine vararak, aniden beka sorunu derdine düştü ve genetiğinin temel taşı olan ırkçılığı reddedip, Kürtleri bin yıllık kardeş ilan edip, Öcalan’ı da “bebek katilliği”nden “Kurucu önderliğe” terfi ettirdi? Bunu iddia edebilmek için, bırakalım  sınıf çatışması eksenli Marksist siyaset ve devlet teorisini ve faşizm anlayışını reddetmeyi, Weberci devlet ve siyaset teorisini de bir kenara koymak gerekir. Kuvvetler ayrılığı prensibi ortadan kaldırılıp, tuvalette hangi elini kullanacağından, ne yiyip içeceğine, nasıl giyineceğine, neye göre eğitileceğine ve nasıl eğleneceğine kadar, hatta sermayenin bileşiminin ve birikimin İslami usullere göre nasıl olacağının tüm detaylarını belirlemeye kalkışan Türk usulü başkanlık sisteminin özü itibariyle  Hitler’in yaratmaya kalkıştığı dünyadan hangi farkı var ki, onun Türkiye halkları ve emekçi sınıflarının hayrına olabilecek olan bir gelişmenin kapısını aralayacak bir yasa çıkarmasını bekleyelim? Bu herhalde bir horozun taşa mı yoksa samanlığa mı yumurtlamasının daha doğru olacağının sorgulanmasından daha ileri bir mantığa tekabül etmez.

    İslama atfedilen demokratikliğin hakların lehine bir sonuç yaratabilmesini beklemek için, onun, İsa’nın dininden ziyade Musa’nın dininden feyz almış ve hayatın her alanına yön veren totaliter bir devlet dini olarak ortaya çıkmış olduğunu görmemezlikten gelmek gerekir. Musa’nın dininin nasıl bir zulmün kapılarının açılmasına ideolojik bir zemin hazırladığını görmek için, onu kapitalizme adapte edilmiş hali olan Netanyahu iktidarında izlemek yeter. Onun, Afrika’dan siyahlar arasından Musevi olanları bulup İsrail’e getirirken, Filistin’in otokton halkı olan Araplara neleri layık görebildiğini Nakba’dan Gazze soykırımına görüyoruz. Sözde Filistin’in kadim Arap halkının yanında durduğunu iddia eden ama İsrail’le olan ticari, siyasi ve hatta askeri ilişkilerini bir adım geriletmeyen Erdoğan, Musevilikten tevarüs eden İslam’ın siyasal halinin (ki, İslam da Musevilik gibi daha doğarken siyasal bir akımdı) çağdaş formunu yaratmada muhakkak ki, Netanyahu’dan çok şey öğrenmiş bulunuyor. Öcalan’ın Kürtlerin başına da Gazze misali felaketlerin gelebileceğine işaret etmesini, bu kapsamda ele alırsak anlaşılır olacağını kabul edebiliriz.

    İktidarın temel motivasyonunu iktidarda kalmak oluşturuyor olsa da iktidarda dururken Ortadoğu’nun ve bölgenin dengelerinin de elbetteki göz ardı edilemeyeceği bir bedâhattir. Uluslararası bir sömürge olan Kürdistan’ın en büyük parçasına sahip olmak, artık uluslararası bir mesele haline gelmiş olan Kürt meselesini de yönetebilmeyi zorunlu kılmaktadır. Kürdistan burjuvazisinin Türkiye finans-kapitalinin denetiminde gelişmesi ve Kürdistan’da gelişen kapitalizmin artık uluslaşmayı feodal veya seküler örgütler etrafında şekillenmeden çıkarıp modern burjuva milliyetçiliğinin eksenine doğru çekmeye devam ediyor olması, Türk oligarşisinin söz konusu durumu Kürtleri kendisinin sadık muhalefeti haline getirerek yönetme ihtiyacı ve arzusunu da kamçılamaktadır. Bu açıdan faşist iktidar bugün yürüttüğü politikaları sadece iktidarda kalma meselesi olarak değil aynı zamanda, uzun vadede Kürtlerin kendisine karşı bir tehdit olmaktan çıkarılıp kendi yedek gücü haline getirilmesi, bölgesel güç dengelerinde ağırlık kazanma, yeni pazarlara ve enerji mahreçlerine ulaşma girişimi olarak da görmektedir.

    Ancak bu durum yeni değildir. SSCB’nin çöküp Ortadoğu’nun yeniden paylaşımının gündeme gelmesiyle birlikte TC devleti, “proaktif politikalarıyla” sadece Ortadoğu politik matriksinin bir öğesi değil Libya’dan Sudan’a ve oradan da Körfez’in ve Afrika’nın başka ülkelerine genişleyen bir politik matriksin öğesi haline çoktan gelmiş bulunuyor. Bugün buna özgül olarak eklenen yeni bir iktidar döneminin nasıl tayin edileceği ve bunun için atılan yasal adımlar eklenmiş bulunuyor.

    Meclis’in 10 Ağustos günü çıkardığı yasanın mahiyetinin ne olduğunu ve iktidarın ne istediğini Karayılan şöyle tespit ediyor: “Halkımızın hassasiyetleri, hareketimizin görüşleri ve hatta Önderliğimizin bile görüşleri fazla dikkate alınmamış. Meseleyi sadece gerillanın silah bırakmasına indirgemiştir”

    Gerçekten de faşist iktidar açısından neyin önemli olduğunu ortaya koyan bir tespittir bu. Ama bu tespitin işaret ettiği bir devamı da vardır. Yasa barışın olmazsa olmazını oluşturacak olan “Kürt halkının kolektif hakları” konusunda tek kelime etmemektedir. Bu durum, yasanın ilk adım olmasıyla mazur gösterilemez. Eğer bu yasanın bir ilk adım olarak bir anlamı olacaksa varacağımız hedef açısından bu ilk adımın yönünün ne olduğunun, onu yeni adımların takip edebilmesi için gücünün olup olmadığı da önemlidir. Bunlar ilk adım olmak adına ihmal edilemezken, bu yetmezmiş gibi üstüne hareketin ve halkın ısrarla belirttiği Öcalan’ın özgürlüğünün hiç kaale alınmamış olması, gerillaların ve eski kadroların dönemeyecek durumda bırakılmaları iktidarın, daha önce “Kürt sorunun çözdük”, “sorun vardır diye düşünmezseniz, sorun kalmaz” gibi belirlemeleri ışığında meseleye yaklaştığımızda Kürt sorunun çözümünün yanına yaklaşmak gibi bir niyetinin olmadığı açığa çıkmaktadır. Nasıl olsun ki? Faşist bir iktidardan Türkiye’nin de demokratikleşmesi anlamına gelecek olan Kürt halkının kolektif haklarını tanımasını, onu cidden zorlayan şartlar, dayatmalar olmadan nasıl bekleyebiliriz? Bunu faşistlerden beklemek, tam olarak ne dediğini bilmemek anlamına gelir, zira bu faşizm kavramını demokratiklikle eşitlemek olur.

    Karayılan’ın şu tespitleri, her ne kadar yasanın ilk adım olarak önemine işaret etmiş olsa bile Kandil’den bakınca meselenin görünen yönünü anlatmaktadır. Bu anlatıya göre atılan adımın doğrultusu benim söylediklerimden daha fazla endişe yaratacak mahiyettedir:

    “-Demokrasiden hiç bahsedilmemiş.

    -Halkımızın hassasiyetleri, hareketimizin görüşleri ve hatta Önderliğimizin bile görüşleri fazla dikkate alınmamış.

    -Meseleyi sadece gerillanın silah bırakmasına indirgemiştir.

    Oysa bu sorun, yüzyıllık büyük bir sorundur. Dar bir yaklaşım vardır. Şüphesiz bu dar yaklaşım, sorunu çözüme kavuşturamaz.”

    Karayılan’ın şu son cümlesi meselenin özünü ortaya koymaktadır. Bu bir ilk adımdır ama hangi doğrultudaki bir ilk adımdır sorusunun yanıtı bu adımın “sorunu çözüme kavuşturamaz.” olması tespitinde  yatmaktadır. Eğer sorunun çözümüne yönelik olduğu iddia edilen bir adım daha baştan sorunu çözüme kavuşturamaz diye belirleniyor ise o zaman bu adımın yönü tersinedir ve yeni çözüm adımlarını peşinde sürükleyecek bir gücü ve mahiyeti/niyeti yok demektir. Yani yasa Kürt sorunun çözümüne yönelik değil, Karayılan’ın ifade ettiği gibi sadece gerillanın tasfiyesine yöneliktir. Ama gerillanın tasfiyesi için belli sayıda gerillanın hapishanelerden tahliye edilmesinin bile faşist iktidarın tespit ettiği bir diyeti yok demek değildir. 

    İktidarın yasa konusundaki düşüncelerini esasında bu yasayı gerekçelendirirken söylediklerinden çıkarmak hiç de zor değil. Esasında bu beyanlar kanıt niteliğindedir ama  arzuladığını bu yasada görmek isteyenlerin yorumları işe karışınca sanki bunlar kanıt değilmiş gibi muamele görmektedir. Faşist iktidarın sözcülerinden Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum yasanın neye benzeyeceğini yasanın kendisi ortalıkta yokken çok net ifadelerle dillendirmişti.

    Faşist iktidarın bu yasayı, sadece  PKK’yi tasfiye etmek için değil aynı zamanda muhalefetin bir daha seçim kazanmasına imkan tanımayacak bir anayasanın Meclis’te 400 oyla kabul edilmesini sağlamak için Öcalan ve DEM Parti’yi, hazırlayacağı anayasa değişikliklerine oy vermeye zorlama amacıyla kullanacağını akla getirmek için oldukça çok neden var. Yasanın uygulamasının MGK ve Erdoğan’ın onayına bırakılmış olması, iktidarın Kürt meselesini çözülmüş kabul ederek Kürtleri egemen siyasete entegre etmek için kullanacağını, bu yasaya oy verenlerin kendilerinin de örtük ya da açık biçimde kabul etmesinden çıkarmak zor değil. Karineler bu kadar mı?

    Faşist blokun iktidarda kalabilmeyi, açık bir diktatörlüğe geçiş seçeneği dışında en acısız biçimde gerçekleştirmeye yönelik üç ayaklı bir stratejisi olduğu kanaatini uyandıran epeyce bir veri bulunmaktadır. Bu ayaklar sırasıyla şöyle sıralanabilir:

    1- Muhalefetin toplu olarak kendisine karşı davranmasına imkan vermeden bölünmesini ve bir kesimini yanına almaya ya da diğer kesimden ayrı davranmaya zorlayan taktik olarak “terörsüz Türkiye” sürecini; Bu süreç tek başına bunu başaramazsa, bunu için muhalefetin içinde kendisine alternatif olarak yükselmekte olan ve Kürtlere de bir takım haklar vadederek onları yanına alma ihtimali olan CHP’yi de denetimi altındaki yargı yoluyla bölüp muhalefet etmek yerine kendi derdiyle uğraşır hale getirmek. Taktiğin bu kısmı tam bir başarıyla uygulandı ve DEM Parti iktidarla müzakere yürütürken sokakta süren mücadeleyi bu müzakerelere aykırı görerek CHP ile mesafeli bir duruş gerçekleştirdi. CHP yüzden fazla mitingle muhalefeti her gün yükseltirken birden başına kayyım denilen bir müdür atanarak paralize edildi ve muhalefet bir anda kesilip, bu dertle başa çıkabilmek bütün enerjisini yuttu. Şimdi CHP ve Yeni Parti adıyla devam eden yapıların muhalefeti pek ortadan yokken güçlerinin ne olduğu da belli değil. Elbette bu demek değil ki, faşizm bu alandaki nihai zaferini kazandı. Yeni Parti’nin yükselişi devam ettiği takdirde, eskisinden de daha güçlü bir muhalefetin ortaya çıkma ihtimali yok değil.

    2- İktidarın izlediği ikinci taktik ise “iç cepheyi tahkim” adı altında, Uzakdoğu sporlarının tekniğine benzer bir girişimle, muhalefetin yıkıcı gücünü kendi gücüne ekleyerek, yani bir selin yarabileceği felaketi baraj sayesinde sulama ve enerji elde imkanına dönüştürür gibi muhalefeti etkisiz hale getirmektir. Kürt meselesine ilişkin olarak Meclis Komisyonunun kurulması sorunu toplumsallaşması açısından önemli bir adım olarak algılanırken, görüldü ki, iktidar muhalefetin gücünü  “terörsüz Türkiye” süreciyle absorbe ediyor ve nihayetinde  Meclise sunduğu “çerçeve yasa” ile de bugüne kadar belki de görülmemiş bir oyu (467) bu yasanın etrafında, dolayısıyla da iç cephede buluşturmuş oluyor.

    3- Faşist blokun üçüncü taktik ayağı ise bu oylamada bir tür provası yapılmış olan yeni bir anayasa ile muhalefetin bir daha seçim kazanamayacağı parlamenter görünümlü bir rejim yaratarak Erdoğan’la yeni bir 5 yıllık ve devamı olabilecek olan yeni dönemleri garanti etmek. Yapılan oylama bir yandan iç cephenin tahkimi görüntüsünü verirken diğer yandan da Faşist blok açısından yeni anayasayı Meclisten geçirmek için gerekli 400 oyun nasıl derlenebileceğinin de bir provasını oluşturmuş oluyor.

    Kürtler ne talep ediyor

    Öcalan “mahsurlu gibi görünen detaylara takılmamak gerektiğini” söylediği gibi sürecin kefili olduğunu da söyledi. Bir çoğumuzun aklına elbette ki, “halkın ona, onun halka olan güveni” düşüncesi gelecektir; elbette ki, şimdiye kadar ortaya çıkan değerlerin asıl sahibi olan Kürt halkı bugüne kadar başardıklarıyla bir güvence kaynağıdır ama onun da bir başka halkın önemli bir kesimiyle şimdilik karşı karşıya durduğunu akıldan çıkarmamak gerekir. Kürtlerin desteğine bu kadar çok ihtiyacı olan Yeni Parti’nin liderinin bütün uyarılarına rağmen vekillerin yarısından fazlası yasaya ilerici değil gerici nedenlerle hayır oyu verdi. DEM Parti ve müttefiklerinin dışındakilerin verdikleri “evet” oylarının kahir ekseriyetinin de Kürtlere karşı beslenen dostluk ve kardeşlik duygularının değil, Kürt halkına karşı oynanmak istenen oyunun eseri olduğunu, AKP-MHP ikilisinin sorunun kamuoyuna mal olması için kılını bile kıpırdatmamasından çıkarmak mümkündür. Kendi tabanlarında var olan şovenizm nedeniyle ortaya çıkan kimi itirazları, “merak etmeyin, Reis onlara çok iyi bir oyun hazırlıyor” diye yatıştırdıkları da bir sır değildir.

    İktidarın hileli oyunlarının farkında olmaması mümkün olmayan Öcalan ise bambaşka ve uzun vadeli bir plan kurmuş gibi görünüyor. Onun için de şimdi çıkan aksaklıklar için “teferruata takılmayın” diyor. Kanımca Öcalan;

    • Artık eskisi gibi sürdürülmesi PKK için de ciddi zorluklar arz eden savaşı öncelikle bitirmek ve bu gerilimden çıkmak,
    • Kaybedilmiş kadroları geri alarak siyasal mücadele kulvarını daha güçlü bir biçimde açmak,
    • Bunun karşılığı olarak da RTE’ye istediği anayasa değişikliği için gerekli desteği verirken bunu anayasa maddeleri arasına Kürtlerin tanınmasını ifade edecek  bir maddenin konulması şartına bağlamak istiyor gibi görünmektedir. Kürtlerin tanınmasını bir biçimde tanımayan ya da ima etmeyen bir anayasa taslağına destek vermesi beklenemez; iktidar da bunu ondan pek isteyemez. Olabilecek olan Öcalan’ın talebinin tam karşılanmadığı bir durumda, 12 Eylül Anayasa oylamasında olduğu gibi yeni bir boykot tutumunun geliştirilmesi ve şimdiki yasanın mahsurlarına rağmen uzun yürüyüşün bir adımı olarak görülmesi gibi bir başka adım olarak kredilendirilebilir. Bu durumda da muhtemeldir ki anayasa mecliste 400 oyu sağlayamayıp halk oylamasına gitmek zorunda kalabilir. O zaman ne olacağı ise iktidar açısından hiç iç açıcı görünmemektedir.
    • Öcalan bu adımlarla Kürt sorununun kökten çözümünü sağlamayı değil, çözüm için yasal zeminde özgürce mücadele edebilme imkanını yaratacak bir düzenlemenin ortaya çıkarılmasını talep edecektir. Bu gerçekleştikten sonra da muhalefetle iktidar arasındaki dengelerin korunduğu koşullarda kurulacak yeni ittifaklarla daha ileri demokratik adımların atılmasını hesaplıyor olabilir.

    Veriler öyle gösteriyor ki, Öcalan çıkacak yasayla gelecek olan kadrolara dayanarak Demokratik Cumhuriyet Partisi’ni (DCP) kurmayı hesaplıyordu. Herkes DEM Parti Kongresinin DCP’ne dönüşüm kongresi olacağını beklerken, birden kongrenin ertelenmesi ve partiler yasasına göre yapılması zorunlu olan kongrenin de durumu koruyan bir teknik kongreye dönüştürülmesi kararlaştırıldı. Elbette bu kongre bileşenlerinin verdikleri bir karar değil; Öcalan’ın talimatıyla gerçekleştiği aşikar gibi görünüyor.

    Bunun anlamı, çıkan yasa üzerindeki pazarlıkların ve bunun sonucu olarak değişikliklerin devam edeceği ve AKP-MHP iktidarının Öcalan’ın istediği değişilikleri yapmaya zorlanacağıdır. Ancak bu değişiklikler gerçekleştikten sonradır ki, DEM Parti  gerçek bir dönüşüm kongresi yapabilecek ve siyasal mücadelede yeni bir safha başlatılmaya çalışılacaktır. Bunun ne olacağı konusunda ortada herhangi somut bir beyan bulunmamaktadır. Ancak Öcalan’ın daha önceki görüşmelerde ifade ettiği gibi TİP ve diğer partileri de içerecek DEM Parti’den daha geniş bir çerçeve yaratılarak, Öcalan’ı iktidarın elinde esir iken gerçek bir kingmaker (kral yapıcı- tahta çıkaran) konumuna yükseltmek mümkün olacaktır.

    Teorik olarak Öcalan’ın desteğine muhtaç halde bulunan ve iktidarı kaybetmemek zorunluluğuyla yüz yüze olan faşist iktidar bloku da, iktidar isteyen Yeni Parti de bu kingmaker’ı isteseler de istemeseler de kabul etmek zorunda kalacaklardır. Herşeyin aksamadan bu plana göre akması sonucu böyle bir durumun ortaya çıkmasıyla Öcalan’ı esir edenlerin kendi oyunları sonucu onun esiri haline gelmeleri ve Öcalan’ın öne sürdüğü demokratik toplum yolunun açılması mümkün olabilir.

    Başka hiçbir faktörü karıştırmadığımızda bu senaryonun aksayabilecek bir yanı yok görünüyor ama hayatın çok daha geniş bir matriks oluşturduğunu bilerek davranır isek, bu hamlelerin kendilerinin esir edileceği bir pozisyona doğru ilerlediğini gören, özellikle iktidar bloku da buna karşı hamle geliştirmekten geri kalmayacaktır. Elbette iktidarın muhtemel oyunları üzerine de senaryolar geliştirmek mümkündür ama iktidar erkini elinde bulunduran gücün kendisinin böyle esir edilmesine izin vermeyecek bir atağı senaryo dışı bir biçimde gerçekleştirmesi bu senaryodan daha muhtemel bir durum arz eder. “Reis Anayasaya uymuyorsa anayasayı Reis’e uydurarak yasallığı sağlayalım” diyebilen bir anlayışın iktidar olduğu ülkede bu adımlara güvenilemeyeceği, herhangi bir bahane ile Kolombiya’da olduğu gibi, kabullenilmiş görünen şartların adım adım ihlalinin mümkün olduğunu, Türkiyenin İngiltere olmadığını bilen herkes de kestirebilir.

    • Kürt hareketinin her bir parçada kolektif haklar için mücadele ettiği bir koşulda Öcalan’ın Kürt meselesini bir kenara bıraktığı ve asimilasyonu benimseyen bir politikaya yöneldiğini iddia edenler bütün bunlara masal olarak bakabilirler. Ancak birçok olgu göstermektedir ki, Öcalan kısa vadede değil uzun vadede kolektif haklara kavuşulabilecek bir demokratik toplum için kendi açısından mantıklı görünen oyun planları kurmaktadır; ve yasada yer alan ve bugün bir çoğumuzun kabul etmek istemeyeceği bir takım işleri teferruat olarak görmesini sağlayan da kendisinin oluşturduğu stratejik planda bunların gerçekten teferruat olarak görünmesidir. Mantık kurgusu olarak tutarlı görünebilecek olan bir senaryonun gerçek hayatın bin bir faktörü karşısında uğrayacağı değişiklikler o senaryoyu başlangıcındaki durumdan tam zıddı olabilecek noktalara sürükleyebilir. Elbette ki, hiçbir siyasi senaryonun yüzde yüz garantisi yoktur; her politik senaryo en muhtemel gelişimler üzerine kurulur. Mesele bu en muhtemellerin gerçekten gerçekleşip gerçekleşmeyeceğindedir. İktidardaki faşist ikilinin gerçekten başka imkanının kalmadığı koşullar oluşmuş olsa idi Öcalan’ın senaryosunun gerçekleşebilme şansı olabilirdi ama ne beka sorunu ne de iktidarın yerinde kalma zorunluluğu böyle bir mecburiyet oluşturmuyor.

    Beka sorununun tümden devre dışı kaldığı, Paris Anlaşması, Rojava saldırıları ve NATO zirvesi ile ayan beyan ortaya çıktı. Şimdi bir ihtimal olarak faşist blokun gerçekleştirmek istediği yeni anayasayı meclisten 400 oyla geçirme senaryosunun belli geçerliliği var ;ancak bu senaryonun gerçekleşmesinin sonucunun faşizmin kurumlasallaştırılması olacağı gerçeği bu yoldan edinilecek herhangi bir kazanımın da 2010’da başlayan İslamı faşist kurumsallaşmanın tamamlanması olacağına kuşku yoktur. Başur’daki Kürtler Saddam Otonomisinden Enfal’den başka ne kazandılarsa Bakur’daki faşistlerden de ancak benzerinin kazanılabileceğini görerek adım atmak gerekir.

    Öcalan’ın 1993’ten giderek şekil değiştiren siyasal hattını var olan ezberlere ters geldiği için eleştirenlerin birçoğunun, kanımca değişen dünya konjonktürünün ve yeni koşullarda nasıl mücadele etmek gerektiğinin pek farkına varmamış olmaları bu tutumlarında en temel faktörü oluşturdu. PKK ortaya çıkıncaya kadar daha ziyade Kürt ulusal hareketine şeyhler, ağalar, beyler öncülük etmişken bu kez Kürt toplumunun en alt kesimlerinden gelen ve asalet sahiplerince kabullenilmesi zor birinin önderlik etmesi, buna eşlik eden ideolojik, politik ve var olan eski ilişkileri dağıtarak ilerleyen bir hareketin ortaya çıkmış olmasının getirdiği önyargılar da elbetteki katkıda bulunmaktaydı.  Bütün bunlar Öcalan’ı esaret koşullarında bile geriletemedi ve tespit ettiği doğrultuda kimi zaman kendi örgütüyle de çatışarak yoluna devam etti. Onun tutumunun kararlılığını yaratan hakikatlere kısaca göz atmadan bugün ilerlemek istediği doğrultuyu tam olarak anlamak mümkün değilmiş gibi görünüyor. Bu açıdan bulunduğumuz noktayı tarihselliği içinde kavramak gerekmektedir.

    Ekim devrimi ve ulusal kurtuluş mücadeleleri

    Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı’nın gerçekleşmesini Lenin (bazıları Wilson’a atfederler ama Wilson’ın yaptığı anti emperyalist mücadeleleri yeniden kapitalist sisteme eklemleyebilmek için yeni sömürgeciliğin temellerini atmaktan öteye gitmez) dünya proletarya devriminin bir parçası olarak ele almış ve bu çerçevede gerçekleşmelerine katkıda bulunmanın enternasyonalist bir görev olduğunu tespit etmiştir.

    Sovyet Devriminin dejenerasyonuna ve komünizme geçiyoruz aldatmacası altında reel sosyalizme dönüştürülmesine, enternasyonalizmin bir tür Sovyet hegemonyasının aracı olarak kullanılmasına rağmen birçok ulus, SSCB’nin ve daha sonra  Çin’in “sosyalist” dünyaya dahil olmasıyla birlikte eski sömürgecilikten kurtulma şansını elde edebildiler.

    SCB’nin artık kendi içinde çürümesinin sonucu olarak çökmesinin ardından, hem klasik hem yeni sömürgeciliğe karşı ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelesi veren bir çok savaş örgütü silahlı mücadeleyi yürütmekte zorlandığını, Öcalan’ın tespit ettiği gibi kendini tekrarlar hale geldiğini, mücadeleye adım attıramadığını tespit ederek, meseleye masa başında başarı kazandırma yollarını aramaya başlarken dünya sosyalist hareketinde de Avrupa Komünizmi’nin başlattığı girişim ardından komünizme geçiş için yavaş yavaş evrimci bir yol benimsenmeye başlandı.

    Gerilla mücadeleleri içinde Küba Devrimi’nin sağladığı ruh ve destekle henüz SSCB çökmeden var olan dengenin  imkanlarından yararlanarak gerçekleşen Nikaragua Devriminin ardından IRA gibi sistem dışına çıkamayan “başarılar” elde edilirken, konjonktürün sağladığı dengelerin üzerinden Zapatistalar ve Rojava gibi sistemden kopamadan özerk varlığını sürdürmeye çalışan akımların yanında kurulan halk cepheleri ile barışçıl yoldan bir geçiş projesi geliştiren mücadeleler yaygınlık kazanmaya başladı.

    SSCB-ABD denge döneminde güçlenmiş mücadelelerden Vietnam 1975’de tüm iktidarı ele geçirirken, Hindistandaki sosyal kurtuluş mücadeleleri sistem içinde mevziler kazanmış olsa da sistemin dışına çıkma imkanı bulamadılar. Nepal ise burjuvaziyle gerçekleştirilen bir anlaşmanın sonucunda, barışçıl geçişi denerken kendi içinde dejenerasyona uğrayıp yeni isyanları karşısında buldu.

    Gittikçe hakimiyet kazanmakta olan barışçıl girişimlerin başarılı öncüsü sayılabilecek Şili Halk cephesi iktidarı, örnek oluşturmaması için bizzat ABD müdahalesi ile yıkıldı, lideri Salvador Allende katledildi. Bunun dışında yine Venezuela’da süren silahlı mücadele kendi içinde sönümlendikten sonra ortaya çıkan potansiyelin desteği sayesinde bir askeri darbe ile hükümeti ele geçiren Chavez’in yarattığı örnek ABD ambargoları ile köşeye kıstırılıp devrimci özünü yitiren bir noktaya sürüklendi ve nihayetinde ABD emperyalizminin doğrudan saldırısı ile ülke ABD’nin periferisine çekildi.

    SSCB’nin çöküşünün ve Çin’in kapitalist dünyaya dahil olmasının ardından silahlı mücadelelerin masa başında çözümü hakim hale geldi. Muhtemelen bu gelişmenin ilk farkına varanlardan biri de Öcalan oldu ve 1993’te konjonktürün yarattığı imkanları doğru değerlendirerek TC devletiyle, o zamana kadar devrimci mahallede bir ayıp olarak görülebilecek olan ilk ateşkesi yapma ve artık kısa vadede bağımsızlık değil, belli sosyal temellere sahip bir özerkliğin gerçekleşmesinin politik hattını geliştirme iradesini gösterdi. O günden bugüne sürdürdüğü sayısız deneyin hiç birinden olumlu sonuç alamasa da bu çabasından vazgeçmeden her fırsatı değerlendirme yolunu aradı. Her ne kadar Kandil, savaşı yeni koşullarda da sürdürebilecek gücü olduğunu sık sık dile getirse de, Öcalan böyle bir görüşe yakınlık göstermediğini müteaddit defalar ortaya koydu. Bugünkü süreci de bu çizginin bir devamı olarak ele almak gerekmektedir.

    Bugün 21. Yüzyılın dünyasında sona kalmış olan Kürt, Filistin, Beluci vb. ulusal kurtuluş mücadeleleri artık ABD (NATO) – ÇİN ve Rusya arasındaki kapitalist dünya içinde oluşan konjonktürlere bağlı hale gelmişlerdir. Nepal ve Rojava gelişmeleri bunun en aktüel örneklerini oluşturmaktadır. Varlıklarının devamının ABD müdahalelerine ne kadar bağımlı olduğunu, ABD’nin Venezuela’ya karşı giriştiği komplo ve Suriye’de iktidara getirdiği işbirlikçi HTŞ iktidarından yana tercih koyarak, onu HTŞ ve TSK’nın hedefi haline getirmesi göstermiştir. Bu konjonktürün izin verdiği çerçevede, bu mücadelelerin kapitalizm çeperinden çıkamadan varlıklarını korumalarının ne kadar zor olduğunu izlemekteyiz. Bu yine Öcalan’ın tespitlerinin arasında yer alan sömürgeci ulus sosyal kurtuluş mücadelesiyle birlikte özgürlüğe ilerleme imkanını tek yol olarak karşımıza çıkarmakta ve bugünkü temel görevlerden birini de bu anlayışın devrimci bir temele oturtulması oluşturmaktadır. Bunun içindir ki, Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesi ile Türkiye sosyalist mücadelesi nesnel temellere bağlı stratejik bir ortaklık oluşturmaktadır.

    Ne yapmalı?

    Eğer iktidarın yukarıdaki taktikleri şöyle ya da böyle doğru olarak kabul edilecek olursa “bu iyi olmadı, yetersiz, niye oyalıyorsunuz?” vs. vs. diyerek iktidardan şikayetçi olmanın hiçbir derde deva olacağı yoktur. Esasında bu sorulan soruların yanıtları pekala bilindiği gibi başka koşullarda bunlara karşı nelerin yapılması gerektiği konusunda da sosyalist hareketimizin yeterince birikimi bulunmaktadır.

    İktidarın yerine getirmedikleri sayıp dökerek şikayetçi olmak yerine o iktidarı bir adım atmaya mecbur kılacak bir durum yaratmak gerekir. Böyle bir mecburiyetin olduğu sanılıyor/iddia ediliyor ama durum hiç de öyle değil. İktidarı Kürtlerle anlaşmaya mecbur bırakan koşullardan birinin ABD-İsrail ikilisinin Ortadoğu’nun Sykes-Picot antlaşmasıyla oluşturulan mimarisini ve mevcut sınırları değiştireceği iddiasının devamı olarak Suriye ve İran’dan sonra sıranın Türkiye’ye geleceği bu mecburiyetin açıklamasını oluşturmaktaydı. Ancak Paris Anlaşması’nın ardından emperyalistlerin icazetiyle Rojava üzerine olan TC-HTŞ saldırısı ve Ankara’da gerçekleşen NATO zirvesinin ardından faşist iktidarın böyle bir tehditle yüz yüze olmak yerine tam tersine emperyalist planlara uyarlı adımlar atmakta olduğu ve onların desteğini aldığı ayan beyan ortaya çıkmıştır. Esasında bu önceden de ortada olan bir durumdu ama “wishful thinking”  denilen düşünüş biçimi kimilerimizi isteklerine göre durum tasvir etmeye yöneltti ve yanılttı. Şimdi artık Karayılan’ın tespit ettiği gibi iktidar bir mecburiyet altında Kürtlerin taleplerine hassasiyet göstermek yerine tam tersine onların ne dediğine hiç aldırmadan “savaş dilini devam ettirir”ken, “sorunu çözüme kavuşturamayacak” bir ilk adımı ters yönde atmış bulunmaktadır. Bu adımı atarken yine Karayılan’ın dediği gibi

    “- Demokrasiden hiç bahsedilmemiş.

    – Halkımızın hassasiyetleri, hareketimizin görüşleri ve hatta Önderliğimizin bile görüşleri fazla dikkate alınmamış.

    – Meseleyi sadece gerillanın silah bırakmasına indirgemiştir.”

    Bu tespitleri yaptıktan sonra tabii ki faşist iktidarın bunları neden yapmakta olduğunu da iyi analiz etmek gerekir ki, karşılığında düşmanın oyununa karşı sağlam bir strateji kurabilelim ve onu alt edebilelim.

    Yapacak olduklarımızın iki boyutu vardır:

    • Birincisi iktidarın oynadığı oyunu iyi görmek,
    • ikincisi de onun oyununu boşar çıkaracak karşı stratejiyi kurmak.

    Bunlardan

    • birincisi, meselenin beka sorunu değil islami faşist iktidarın konsolidasyonunu, muhalefetin parçalanması sayesinde Kürtlerin desteğini alarak yeni bir anayasa ile oluşturmak,
    • ikincisi de bu oyunu bozacak strateji olarak en geniş anti faşist güçlerin sokaktaki ve parlamentodaki mücadele birliğini kurarak onu alaşağı ederek demokratik bir programın hayata geçirilmesinin kapısını açacak stratejiyi kurmak.

    İktidarın oynadığı oyunu iyi görmek için öncelikle Kürt hareketi önderliğinin geldiği noktayı görmekte yarar vardır. Geçtiğimiz aylar içerisinde Öcalan’ın yayınladığı manifestoya ilaveten Kandil sözcüleri de bundan sonra atılabilecek adımlar açısından önemli görülmesi gereken değerlendirmeler yaptılar. Mustafa Karasu, Sabri Ok, Murat Karayılan, Duran Kalkan ve hareket adına konuşuyor görünen Fuat Ali Rıza var olan durumun değişik yönlerine vurgular yaptılar. Fuat Ali Rıza’nın yaptığı değerlendirme AKP-MHP iktidarıyla ne kadar yol alınabileceği konusunda net bir tutum sergiliyor:

    “Öyle görünüyor ki, mevcut AKP-MHP iktidarıyla Türkiye söz konusu demokratikleşme fırsatlarını değerlendiremeyecektir.”  diyen Fuat Ali Rıza esasında bu söylediğini olgulara dayalı olarak temellendiriliyor. AKP–MHP iktidarıyla bu fırsat değerlendirilemeyecek olsa da onsuz olması gerektiği konusundaki görüşünü dikkate almak gerekir. Biraz uzun olacak olsa da kendini feshetme kararı almış olan PKK hareketinin bu yöneticisinin sözlerini önümüzdeki dönemde atılabilecek adımlar açısından aktarmakta yarar var. Fuat Ali Rıza yazısında:

    “–söz konusu güçler, sürece Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümü ekseninden yaklaşmıyor.

    “-Hâlâ temel zihniyet ve politikaları PKK’nin yok edilmesi ve bu çerçevede Kürt karşıtı tutumun sürdürülmesi üzerinedir. Bunu da “Terörsüz Türkiye” sloganıyla ifade ediyorlar. PKK’ye “Terör örgütü” diyorlar ve sadece “Tasfiye”den söz ediyorlar. Yani savaş sürecinin dilini olduğu gibi sürdürüyorlar. Bu da gerçekten barış ve çözüm isteyen Kürt tarafında güvensizliği devam ettiriyor.”

    Eğer dil böyle ise mantık da bunun ifade ettiği doğrultudadır demektir. Savaşın dili düşmanlık dilidir. Dolayısıyla Fuat Ali Rıza iktidarın PKK’ye karşı olan düşmanlığını savaş durumundaki gibi devam ettirmekte olduğunu ve yaptıklarının da bu düşmanlık ilişkisi içerisinde anlaşılması gerektiğini zımnen kabul etmiş oluyor. Bu düşmanlığın temel amacı PKK’yi yok etmektir; dolayısıyla şimdi de savaş döneminde olduğu gibi amaç bir barış değil, PKK’nin yok edilmesidir demek zorundayız. O zaman PKK’yi yok etmek isteyen güç nasıl oluyor da PKK’nin amaçlarına katkılı olması beklenen bir adımı atabiliyor? Buna inanabilir miyiz? Nasıl oluyor da bu iktidarın çıkardığı bir yasa süreci, Kürtlerin ve demokrasinin lehine ilerleten bir adım oluyor? Bu adımı atan AKP-MHP iktidarı, ilerici güçler değil, faşist güçler. O zaman iktidar bu ilerici güçlerin baskısına dayanamadı ve bir adım atmak zorunda kaldı mı diyeceğiz? Madem ilerici güçlerden o kadar korkuyor neden habire Yeni Parti’lileri tutuklamaya devam edebiliyor? Neden o ilerici güçlerden korkmuyor? Burada cesur ama Türkiye’nin en netameli meselesinde korkak. Buna inanmak mümkün mü? Eğer sahiden böyle bir manzara varsa karşımızda o zaman buna bir kez daha dikkatlice bakmak ve ne anlama geldiğini çözümlemek gerekir.

    Fuat Ali Rıza’nın buraya kadar söylediklerini, Kürt hareketini sucuk politikası denilen bir tutumla peşinden sürüklemeye çalışan iktidarın niyetinin ne olduğunu iktidar borazanı Abdülkadir Selvi Hürriyet’teki makalesinde şöyle anlatıyor: 

    “Adalet Bakanı Gürlek, yasal düzenlemenin PKK’nın tasfiyesine özgü ve geçici bir düzenleme olduğunun altını çiziyor.”

    Faşist iktidarın neyi yapıp yapmayacağı konusunda bir netlik sağladıktan sonra yazar seçeneğin ne olması gerektiğini ifade eden şu satırlarla devam ediyor:

    “Derler ya, her şerde bir hayır vardır diye, CHP’nin yaşadığı mevcut durumda da siyaseti yeniden yapılandıracak ve demokratik siyaseti büyütecek imkânların ortaya çıktığını görmek gerekir.

    “Önder Abdullah Öcalan’ın gündeme getirdiği Demokratik Cumhuriyet Partisi’ni en geniş katılımla şekillendirmenin koşulları tamamen oluşmuş durumdadır.

    Hatta demokratik dönüşümde AKP engelini aşabilmek için sadece partiyle de yetinmemek, yeni dönemin iktidar gücü olarak bir “Demokratik Cumhuriyet İttifakı”nı öngörüp daha da geniş bir katılımla geliştirmek imkân dahilindedir.

    “O halde yeni dönemin siyasi aktörleri

    -‘Demokratik Cumhuriyet Partisi’  ile

    -‘Demokratik Cumhuriyet İttifakı’ olacaktır.

    AKP oyunlarını bozmanın ve Önder Abdullah Öcalan’ın açtığı yolda Türkiye’nin demokratikleşmesini gerçekleştirmenin başarı yolu budur.

    “Bizim çağrımız da en geniş demokrasi güçlerinin böyle bir partileşmeyi ve ittifak yaratmayı başarması üzerinedir.

    Bu uzun alıntının kısa özeti, muhalefete ve Kürt halkına karşı oyunlar oynayıp demokratikleşmenin önüne engel olarak dikilen bu iktidardan bir an önce kurtulmak ve demokratik gelişimin yolunu açmaktır. Bu satırlar benim de tam olarak mutabık olduğum ve SYKP kongresinde benimsenen “Stratejik ititfak karar”ında daha geniş haliyle yer alan tüm demokrasi güçlerinin en geniş bir antifaşist cephede bir araya gelerek mevcut iktidarı sokakta yürütülen birleşik muhalefet hareketiyle yönetemez hale getirip, muhtemel bir erken seçim yoluyla Macaristan’daki Orban iktidarının akıbetine sürüklemek düşüncesiyle çakışmaktadır.

    Bu konuda adım atmanın, sol içi rekabet ve var olan kafa karışıklıkları nedeniyle zor olduğunu hepimiz bilmekteyiz. Bu noktada berraklık sağlayabilmek için adım adım belli tespitler üzerinden yürümek bizi 2022’de oluşturulan Emek ve Özgürlük ittifakı zeminine ve politikası doğrultusuna yeniden getirebilir.

    Her mücadelenin bir düşmanı, bu düşmana karşı galebe çalabilmek için uygulanması gereken bir strateji ve bu stratejiyi de gerçekleştirecek bir dizi taktiklerini olması gerekir. Siyasal mücadeleler savaşa benzese de hatta savaş siyasetin zor araçlarıyla gerçekleştirilmesidir denilse de, bunlar kimi zaman hızla yerlerini birbirine devredecek olabilseler de, her ikisi ayrı düzlemler oluşturmak dolayısıyla strateji ve taktik gibi benzer kavramları kullanabilecek olsak da benzerlikleri bire bir hale getirmek mümkün değildir.

    Strateji belli bir amaca ulaşmak için kaynakların/kuvvetlerin rasyonel biçimde kullanılmasıdır. Her stratejinin bir hedefi vardır ve bu savaşta düşman, siyasette rakip kavramlarıyla ifade bulur.

    Amaç, yöntem, kaynaklar (güçler), riskler, içinde bulunulan çevre/koşullar, zamanlama, düşmanın/rakibin ve kendinin gücünün kritik noktaları (halk desteği, lojistik, liderlik, mali güç) ve uygulanan planın muhtemel zaaflı ve güçlü yanları bir stratejiyi kurarken göz önünde tutulması gereken temel öğeleri oluşturur. Bunlardan amaç, yöntem ve kaynaklar (güçler), stratejinin iskeletini oluşturur. Sınıflar savaşında bütün bu kavramların sınıfsal anlamlarının dikkatle analiz edilmesi gerekir. Burada amacımız anti faşist mücadelenin tüm detaylarını ele almak olmadığından ana noktalarını, yani hedefi, mevzilendirilecek güçler ve bu güçlerin mücadele yöntemi açısından sona yaklaşmak gerekiyor.

    Anti faşist mücadele stratejisinin adından da belli olduğu üzere aktüel koşullardaki hedefi faşist iktidarın alaşağı edilmesi ve yerine demokrasiye, sosyalizme açık bir iktidarın geçirilmesidir. Bu noktada düşmanın adını AKP ve MHP merkezi güçlerinden oluşan iktidardaki faşizm olduğunu koyabiliriz. Hemen tespit etmemiz gereken bu merkezi gücün dolaylı ve dolaysız yedek güçleri/müttefikleri içeride ve dışarıda nelerdir sorusunun yanıtıdır. Bunların da aslında çekirdeği itibariyle net olduğunu söyleyebiliriz. Bu merkezdeki gücün hemen etrafında BBP ve HüdaPar ve merkeze bağlı tarikatlar, kimi paramiliter yapılanmalar, muhtelif türden dernekler bulunmaktadır. Sermaye açısından ise mesele bu kadar berraklık taşımaz. Türkiye sermayesi Cumhuriyetin başından beri belli başlı üç safha geçirdi.

    Birincisi, devlet arpalığında semirerek tekelleşen birinci nesil sermaye, ikincisi neoliberal dönemde dünya sermayesine entegre olma döneminin getirdiği yeni sermaye şekillenmesi ve üçüncüsü de aslında ta 1960’lardan beri süre gelmekte olan ve AP-MNP çatışması olarak orta burjuvazinin bir kesimi ile tekelci burjuvazi arasındaki çatışmanın günümüze uzanan kolu olarak İslami sermaye değimiz kesimin, yine kuruluş döneminde olduğu gibi devlet arpalığından beslenerek ve diğer sermayelere el koyarak semiren yeni tekellerde ifade bulan sermaye kesimidir. Bunlar varoluşlarının bir gereği olarak iktidarın en temel sınıfsal gücünü oluşturmaktadır.

    Diğer burjuva kesimlerin duruşları ise netlik tanımasa da şimdiye kadar iktidarla ciddi bir çatışma içinde olduklarına dair, kimi çelişkilerin dışında fazla bir emare ortaya koymamışlardır, ama zaman zaman pazarı İslamcı sermayeye kaptırma endişesinden de kurtulamamaktadırlar. Bunların bir kesiminin Yeni Parti’ye destek vermesi beklenebilir. Faşist blok tarihsel olarak en büyük desteğini kırsal alanlardan ve kent esnaflarından alıyor olsa da kırsal nüfusun kentlere taşınmasıyla birlikte, kent yoksulları arasında da önemli bir desteğe ideolojik hegemonya sayesinde sahip olabilmektedir.

    Böyle bir faşist sınıf mevzileşmesinin karşısında ise başta proletarya olmak üzere kır yoksulları, Kürt halkının varlığını Türk işbirlikçilerine bağlamamış olan en ileri kesimi, demokrasi ve özgürlük talep eden feministler, LGBTİ+, Aleviler, Ekolojistler, ekseninde bizim üçüncü kutup dediğimiz ittifak ilişkisi olmak üzere antifaşist demokrasi mücadelesi stratejisinin merkezi güçlerini oluştururlar.

    Bugün iktidarın en ağır saldırıları altında bulunan Yeni Parti içerisindeki geriye bakan ağır bir eğilimi taşımasına rağmen bu stratejinin doğrudan müttefiki olduğunu ve esasında da iktidarın en güçlü alternatifini oluşturduğunu kabul etmek gerekir. Bu güçle geleceğin demokrasiye ve sosyalizme açık olmasını sağlayacak en asgari talepler çerçevesinde bir ortaklık öznel olarak da gerçekleştirilebilir. Kent uzlaşısı denilen anlaşmalar faşizme somut darbeler indirmek açısından bunun iyi örneklerinden birini oluşturmuştur.

    Bunun dışında faşist bile olsalar iktidarın düşürülmesini isteyen, Zafer Partisi, İYİ Parti, ve diğer muhafazakar partileri de en azından tarafsızlaştırılacak güçler kategorisinde görüp buna uygun taktiklerin geliştirilmesi faşizmin en fazla tecrit edilebilmesi ve zayıflatılması imkanını bize verir. Bunların nesnel konumlarını göz önünde tutarak, bize hiç bir yakınlık duymasalar, düşman bile olsalar da tarafsızlaştırılacak güçler ya da dolaylı müttefikler olarak görerek taktik adımlarımızı düzenlemek gerekir.

    Bu incelikleri içeren bir cepheleşme faaliyetini, şu anda DEM Parti içinden başlatarak, buna yandaş olan güçlerle dışına doğru yayma girişimini zaman geçirmeden gerçekleştirmek gerekir. İktidar kendisini son saldırıya hazırlamak için zaman kazanmaya çalışırken, onun kazanmaya çalıştığı bu zamanı biz de anti faşist cephenin kuruluşu ve iktidara yönelişini hazırlamak için değerlendirme durumundayız. Bunun için geçmiş tarihte atılmış olan Emek ve Özgürlük ittifakı’nı bir kez daha kendimize başlangıç noktası olarak alıp ilerleyebiliriz.

    Share. Facebook Twitter Pinterest LinkedIn Tumblr Telegram Email

    İlgili İçerikler

    Kürtler yüzme biliyor…

    19 Ağustos 2026

    Ertelemeciliğin ve soyut devrimciliğin çıkmazı

    19 Ağustos 2026

    AKP cemaatlere yargı sopasını gösterdi: Erdoğan’ın korkusu ne?

    19 Ağustos 2026
    Destek Ol
    Yazılar
    Mahir Sayın

    AKP-MHP kendi görüşlerini yasa haline getirdi, Kürtlere ve tüm topluma dayatıyor

    Zeki Yaş

    Kürtler yüzme biliyor…

    Burhan Kaan Somuncu

    Ertelemeciliğin ve soyut devrimciliğin çıkmazı

    Remzi Altunpolat

    Yirmi beş yıllık tasallut: AKP’nin siyasal ve sınıfsal anatomisi

    Bağlantıda Kalın
    • Facebook
    • Twitter
    Seçtiklerimiz
    Volkan Yaraşır

    Modern çitleme: İlk ve son sömürge kadınlar

    Aziz Çelik

    25 yıl 25 başlık: AKP’nin emek bilançosu!

    Aziz Çelik

    Bakanlık verileri şüpheli!

    Tuncay Yılmaz

    Cumhuriyet’in bastıramadığı ilk Kürt isyanı

    Güncel Kalın

    E Bültene üye olun gündemden ilk siz haberdar olun.

    Siyasi Haber, “tarafsız” değil “nesnel” olmayı esas alır. Siyasi Haber, işçi ve emekçiler, kadınlar, LGBTİ+’lar, gençler, doğa ve yaşam savunucuları, ezilen etnik ve inançsal topluluklardan yanadır.

    Devletten ve sermayeden bağımsızdır.

    Facebook X (Twitter) Instagram YouTube Bluesky
    EMEK

    Madencilerin Enerji Bakanlığı önündeki eylemi 10. gününde

    19 Ağustos 2026

    Başaran Aksu ve Gökay Çakır adli kontrolle serbest bırakıldı

    18 Ağustos 2026

    DEM Partili Cengiz Çiçek’ten Enerji Bakanı’na beş soru

    18 Ağustos 2026
    KADIN

    TKDF Temmuz 2026 Raporu: İlk 7 ayda 231 kadın erkek şiddeti ve şüpheli ölümler sonucu hayatını kaybetti

    6 Ağustos 2026

    1930 tarihli gizli genelge: Kadın öğretmenlere makyaj, takı ve gösterişli kıyafet yasağı

    5 Ağustos 2026

    EŞİK kuruluş yıl dönümünde duyurdu: “İstanbul Sözleşmesi’nden ve haklarımızdan vazgeçmiyoruz”

    1 Ağustos 2026
    © 2026 Siyasi Haber. Designed by Fikir Meclisi.

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.