Close Menu
Siyasi HaberSiyasi Haber

    Subscribe to Updates

    Get the latest creative news from FooBar about art, design and business.

    What's Hot

    Yirmi beş yıllık tasallut: AKP’nin siyasal ve sınıfsal anatomisi

    15 Ağustos 2026

    Hükumet enflasyon hedefini yüzde 26’den 28’e yükseltti

    15 Ağustos 2026

    1935’ten bugüne uzanan soru: Tekke ve zaviyelerden kalan eserler nerede?

    14 Ağustos 2026
    Facebook X (Twitter) Instagram
    Facebook X (Twitter) Instagram YouTube Bluesky
    Siyasi HaberSiyasi Haber
    • Güncel
      • Ekonomi
      • Politika
      • Dış Haberler
        • Dünya
      • Emek
      • Kadın
      • LGBTİ+
      • Gençlik
      • Ekoloji ve Kent
      • Haklar ve özgürlükler
        • Halklar ve İnançlar
        • Göçmen
        • Çocuk
        • Engelli Hakları
      • Yaşam
        • Eğitim
        • Sağlık
        • Kültür Sanat
        • Bilim Teknoloji
    • Yazılar

      Yirmi beş yıllık tasallut: AKP’nin siyasal ve sınıfsal anatomisi

      15 Ağustos 2026

      1935’ten bugüne uzanan soru: Tekke ve zaviyelerden kalan eserler nerede?

      14 Ağustos 2026

      Çerçeve yasası ve karşılaştığımız durum

      11 Ağustos 2026

      Özgür Özel’i anlamak

      11 Ağustos 2026

      Başlangıç nerede başlar?

      10 Ağustos 2026
    • Seçtiklerimiz

      Bakanlık verileri şüpheli!

      10 Ağustos 2026

      Cumhuriyet’in bastıramadığı ilk Kürt isyanı

      9 Ağustos 2026

      Üçüncü kutbun yeniden inşası

      6 Ağustos 2026

      Sınıfın kayıp asabiyesi ve sendikal arayışlar : Yapı, dönem, duygular

      3 Ağustos 2026

      Faşizmin normalleşmesi: Geç faşizm ve geç emperyalizm ilişkisi

      30 Temmuz 2026
    • Röportaj/Söyleşiler

      Dr. Toros Korkmaz: “Çerçeve yasa çözüm için hukuksal zemin oluşturabilir”

      6 Ağustos 2026

      Eski FARC komutanı Lida Ortiz: “Silahlı mücadeleden siyasi mücadeleye geçiş, silah bırakmaktan çok daha zor”

      20 Temmuz 2026

      Yıkıma karşı bir direniş ve yaşam alanı: 26. Evvel Temmuz Festivali

      16 Temmuz 2026

      İsviçre’de iltica belirsizliğine karşı direniş: Welat Aydın Federal Mahkeme önünde açlık grevinde

      3 Temmuz 2026

      Kuşadası Renkli Güvercin LGBTİ+ İnisiyatifi’nden Hikmet Hazer: “Bu yasak yalnızca bir gemiyi değil, LGBTİ+’ların kamusal yaşam hakkını hedef alıyor”

      30 Haziran 2026
    • Dosyalar
      • “Süreç” ve Sol
      • 30 Mart Kızıldere Direnişi
      • 8 Mart Dünya Kadınlar Günü 2022
      • AKP-MHP iktidar blokunun Kürt politikası
      • Cumhurbaşkanlığı Seçimleri
      • Ekim Devrimi 103 yaşında!
      • Endüstri 4.0 üzerine yazılar
      • HDK-HDP Tartışmaları
      • Kaypakkaya’nın tarihsel mirası
      • Ölümünün 69. yılında Josef Stalin
      • Mustafa Kahya’nın anısına
    • Çeviriler
    • Arşiv
    Siyasi HaberSiyasi Haber
    Anasayfa » Yirmi beş yıllık tasallut: AKP’nin siyasal ve sınıfsal anatomisi

    Yirmi beş yıllık tasallut: AKP’nin siyasal ve sınıfsal anatomisi

    REMZİ ALTUNPOLAT yazdı: AKP’nin tarihi, aynı zamanda Türkiye kapitalizminin yeniden yapılanmasının, devlet ile sermaye arasındaki ilişkilerin yoğunlaşmasının, emeğin örgütsüzleştirilmesinin ve milliyetçi-İslamcı bir toplumsal nizam tasavvurunun devlet gücüyle yayılmasının tarihidir. Bu bakımdan tasallut, dönemin karakterini ifade edebilecek güçlü bir kavramdır.
    Remzi Altunpolat15 Ağustos 2026
    Facebook Twitter Pinterest LinkedIn WhatsApp Reddit Tumblr Email
    Share
    Facebook Twitter LinkedIn Pinterest Email

    Türkiye sağının siyasal hafızasında CHP’nin 1923-1950 arasındaki iktidarı uzun yıllar “27 yıllık istibdat” terkibiyle yer aldı. Demokrat Parti muhalefetinin siyasal lügatinden sonraki sağ kuşaklara intikal eden bu tabir, tarihsel bir dönemi tarif etmekten çok onun hakkında verilmiş bir hükmü ifade ediyordu. Tek parti devri, bütün iç çelişkileri ve dönüşümleri bir yana bırakılarak yirmi yedi yıllık kesintisiz bir tahakküm dönemi olarak mahkûm edildi.

    Cumhuriyet tarihinin ironilerinden biri, kendisini bu siyasal geleneğin temsilcisi olarak sunan AKP’nin kuruluşunun çeyrek asrı geride bırakmış olmasıdır. 14 Ağustos 2001’de kurulan parti, 2002’den bu yana devlet iktidarını kesintisiz biçimde elinde tutuyor. Bir zamanların “27 yıllık istibdat” anlatısının karşısında bugün başka bir uzun devrin muhasebesi duruyor.

    Bu devri adlandırmak için otoriterleşme, popülizm, rekabetçi otoriterlik, seçimli otokrasi, neoliberal otoriterlik gibi çeşitli kavramlar kullanıldı. Her biri AKP rejiminin belirli bir yönünü açıklıyor. Fakat çeyrek asrın bütününü kavramak için rejimin hukuki biçiminden, seçim düzeninden veya liderlik tarzından daha geniş bir çerçeveye ihtiyaç vardır. AKP’nin tarihi, aynı zamanda Türkiye kapitalizminin yeniden yapılanmasının, devlet ile sermaye arasındaki ilişkilerin yoğunlaşmasının, emeğin örgütsüzleştirilmesinin ve milliyetçi-İslamcı bir toplumsal nizam tasavvurunun devlet gücüyle yayılmasının tarihidir.

    Bu bakımdan tasallut, dönemin karakterini ifade edebilecek güçlü bir kavramdır. Kelimenin taşıdığı mana bugünkü siyasal vaziyeti tarif etmeye elverişlidir: Bir kudretin kendi sınırlarını aşarak hayatın başka alanları üzerinde hüküm kurması, oraya yerleşmesi ve tasarruf iddiasında bulunması. AKP iktidarı boyunca devlet aygıtından ekonomiye, medyadan üniversiteye, kültürden eğitime, aileden bedene ve gündelik hayata kadar genişleyen bir iktidar sahası meydana geldi.

    Tasallutu bir partinin veya liderin topluma musallat olması biçiminde düşünmek ise meseleyi şahsileştirir. Bu düzenin gerisinde sermayenin emek üzerindeki tahakkümünün derinleşmesi, kamusal servetin yeniden bölüşülmesi, devletin belirli sermaye kesimlerinin birikim vasıtasına dönüşmesi ve bütün bu ilişkilerin devamını sağlayacak siyasal biçimlerin kurulması vardır. AKP rejiminin siyasal anatomisi ile sınıfsal anatomisi aynı tarihsel sürecin parçalarıdır.

    İslamcı çekirdek ve araçsal demokrasi

    AKP’nin 2002’den itibaren hiç değişmeden uyguladığı ayrıntılı bir otoriter programa sahip olduğunu söylemek tarihsel gelişmenin karmaşıklığını gözden kaçırır. Avrupa Birliği üyeliğini savunan, askerî vesayetin tasfiyesini demokratikleşmenin temel meselesi sayan, liberal reformları sahiplenen ve kendisini “muhafazakâr demokrat” diye tanımlayan ilk dönem ile Gezi sonrasındaki güvenlikçi siyaset, 2016 sonrasındaki olağanüstü hâl düzeni ve “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” arasında önemli farklar vardır.

    Bununla birlikte AKP tarihini, başlangıçta bütünüyle demokrat olan bir partinin 2010’lardan sonra sebepsizce otoriterleşmesi şeklinde anlatmak da yanıltıcıdır. Sonradan belirginleşen otoriterliğin ideolojik çekirdeği, partinin içinden çıktığı Millî Görüş geleneğinde, siyasal İslamcılığın toplum ve iktidar anlayışında ve demokrasiyi halkın kendi kendisini yönetmesinden çok iktidara ulaşmayı mümkün kılan bir usul olarak gören yaklaşımda başından beri mevcuttu.

    Bu çekirdeğin varlığı, AKP’nin kuruluşunu eski çizginin basit bir devamı hâline getirmez. Parti, 28 Şubat’ın ardından siyasal İslamcılığın yaşadığı yenilgiden ders çıkararak kuruldu. Millî Görüş’ün açık ideolojik dili geri çekildi; piyasa ekonomisi, Avrupa Birliği, çoğulculuk, insan hakları ve muhafazakâr demokratlık öne çıkarıldı. Bu değişim bütünüyle sahte bir kılık değiştirme olarak değerlendirilemez. AKP içinde farklı eğilimler, gerçek reform beklentileri ve eski devlet düzeniyle sahici çatışmalar vardı. Fakat liberal-demokratik söylem ile hareketin çoğunlukçu ve İslamcı çekirdeği arasındaki gerilim hiçbir zaman ortadan kalkmadı.

    AKP’nin demokrasi anlayışı esas olarak sandığa dayanıyordu. Millî irade, çoğul bir toplumun müzakere ve ortak karar süreçlerinden çok seçimlerde ortaya çıkan çoğunlukla özdeşleştirildi. Seçim zaferi, hükümet etme yetkisinin ötesinde toplumu yeniden şekillendirme hakkının kaynağı sayıldı. Kuvvetler ayrılığı, yargısal denetim, laiklik, örgütlü toplumsal muhalefet ve azınlık hakları ise millî iradenin karşısına çıkarılan vesayet araçları olarak görülebildi.

    Bu anlayışta demokrasi, kendi başına korunması gereken bir siyasal değer olmaktan çok meşru iktidara ulaşmanın ve onu tahkim etmenin vasıtasıydı. Sandık iktidarın yetkisini sınırlayan anayasal düzenin bir unsuru değil, diğer bütün kurumların üzerinde konumlandırılan bir yetki kaynağı hâline geldi. Çoğunluğun tercihi ile toplumun bütünü adına konuşma hakkı arasındaki mesafe giderek kapandı.

    İslamcı otoriterliğin bir başka unsuru, toplumu eşit ve özerk yurttaşların çoğul birlikteliği olarak değil, ortak inanç, ahlak, aile ve gelenek etrafında bütünleşmesi gereken organik bir cemiyet olarak tasavvur etmesidir. Bu tahayyül farklılıkların varlığını bütünüyle reddetmeyebilir; fakat onları hâkim ahlaki düzenin sınırları içinde ve onun müsaade ettiği ölçüde tanır. Kadının aile içindeki yeri, gençliğin nasıl yetişeceği, hangi hayat tarzının makbul sayılacağı ve kamusal kültürün hangi değerleri taşıyacağı siyasal iktidarın meşru müdahale alanına girer.

    Dolayısıyla 2010’lardan sonra belirginleşen otoriterleşme, AKP’nin önceki kimliğinden mutlak bir kopuş değildir. Başlangıçtan beri mevcut olan çoğunlukçu, paternalist ve İslamcı çekirdeğin; değişen güç dengeleri, aşınan toplumsal rıza ve ortadan kaldırılan kurumsal engeller içinde serbestleşmesidir. İlk dönemin reformculuğu ile sonraki dönemin otoriterliği arasında hem kopuş hem süreklilik vardır. Bunlardan yalnızca birini görmek AKP’nin gerçek serüvenini açıklamaya yetmez.

    Krizden doğan iktidar

    AKP, 2001 ekonomik krizinin ve 1990’ların siyasal düzeninde yaşanan temsil bunalımının içinden doğdu. Merkez sağ partiler çözülmüş, koalisyon hükümetleri itibar kaybetmiş, IMF programlarının toplumsal maliyeti geniş kesimleri yoksullaştırmıştı. 28 Şubat süreci ise siyasal İslamcı hareketin yanı sıra başörtülü kadınları ve dindar kesimleri devletin baskıcı laiklik anlayışıyla karşı karşıya getirmişti.

    Parti bu farklı hoşnutsuzlukları tek bir siyasal anlatı içinde birleştirdi. Devlete karşı milletin, bürokratik seçkinlere karşı çevrenin, yasaklara karşı özgürlüğün ve ekonomik istikrarsızlığa karşı güçlü yönetimin temsilcisi olduğunu ileri sürdü. Başörtüsü yasağı gibi gerçek mağduriyetlere seslendi; devletin dışladığı muhafazakâr kesimlere siyasal temsil ve toplumsal yükselme vadetti.

    2002 seçimleriyle elde edilen iktidarın ardında güçlü bir toplumsal talep bulunuyordu. Bu nedenle AKP hâkimiyetini başından itibaren yalnızca baskıyla açıklamak mümkün değildir. Parti, geniş kesimlerin rızasını kazanmış, birbirinden farklı sınıfsal beklentileri kendi projesine eklemlemiş ve yeni bir tarihsel blok kurmayı başarmıştır.

    Fakat bu siyasal yenilik ekonomik düzende köklü bir kopuş meydana getirmedi. AKP, Kemal Derviş döneminde kurulan ve IMF programıyla biçimlenen neoliberal çerçeveyi devraldı. Mali disiplin, özelleştirme, sermaye hareketlerinin serbestliği, kamu hizmetlerinin piyasalaştırılması ve emeğin esnekleştirilmesi yeni hükümet döneminde de sürdürüldü. AKP neoliberalizmin müellifi değildi; onun güçlü bir uygulayıcısı ve dönüştürücüsü oldu.

    İlk yıllardaki ekonomik büyüme, küresel sermaye akımları, Avrupa Birliği perspektifi ve geçmiş kriz dönemine göre sağlanan görece istikrar partiye geniş bir hareket alanı sundu. Sağlık, ulaşım ve altyapı alanındaki yatırımlar; sosyal yardım ağlarının genişlemesi; muhafazakâr kesimlerin kamu kurumlarında daha fazla yer edinmesi, AKP iktidarının maddi ve sembolik rıza kaynaklarını oluşturdu.

    Ancak sosyal hakkın yerini giderek sosyal yardım aldı. Hak sahibi yurttaş ile yardımın muhatabı arasındaki fark siyasal bakımdan belirleyiciydi: Hak sahibi devletten hesap sorabilir; yardım alan ise iktidar, belediye, vakıf, cemaat ve parti teşkilatlarıyla bir bağımlılık ilişkisi içinde tutulabilir. Yoksulluğu ortadan kaldırmayan, fakat onu yönetilebilir kılan bu düzen AKP hegemonyasının temel dayanaklarından birine dönüştü.

    Neoliberal tahkimat ve muhafazakâr hegemonya

    AKP döneminde özelleştirmeler, taşeron çalışma, esnek ve güvencesiz istihdam, sendikal örgütlülüğün zayıflatılması, inşaat ve gayrimenkul merkezli büyüme, kamu ihaleleri ve kamu-özel işbirliği modeli aynı birikim düzeninin çeşitli yönlerini oluşturdu.

    Neoliberalizmin vazettiği “küçük devlet”, sermaye karşısında küçülen bir devlet anlamına gelmedi. Devlet, sermaye birikiminin düzenlenmesi ve teşvik edilmesinde daha etkin hâle gelirken emekçi sınıfların devlet üzerindeki hak iddiası daraldı. Kamusal hizmetler piyasa mantığına açıldı; sermayeye sunulan teşvikler, garantiler, imtiyazlar ve vergi muafiyetleri genişledi.

    Tasallutun en maddi zemini emek rejiminde oluştu. Grev ertelemeleri, sendikal örgütlenmenin önündeki hukuki ve fiilî engeller, taşeronlaştırma, düşük ücret siyaseti, işsizlik ve borçluluk sermaye birikiminin gündelik şartlarını meydana getirdi. Sermayenin “istikrar” dediği düzen, emekçi bakımından çoğu zaman örgütsüzlük ve güvencesizlik demekti.

    Bu sebeple AKP dönemini laik-muhafazakâr karşıtlığı üzerinden okuyan kültürcü açıklamalar yetersizdir. Kültürel çatışmaların altında maddi bir bölüşüm mücadelesi yaşandı. İşçinin ücretinin, köylünün toprağının, emeklinin gelirinin, kentin arsasının, ormanın, kıyının, suyun ve madenin hangi sınıfsal çıkarların kullanımına bırakılacağı bu dönemin temel meselelerindendi. Sınıf mücadelesi ortadan kalkmadı; siyasal kutuplaşmanın içinde görünmezleştirildi.

    AKP döneminde sermaye blokunun bileşimi de değişti. Geleneksel büyük sermayenin yanında kamu ihaleleri, inşaat, enerji, ulaşım, sağlık ve medya alanlarında büyüyen sermaye grupları belirgin bir güç kazandı. Kamu kaynaklarının tahsisi, ekonomik birikim ile siyasal sadakat arasında yeni bağlar kurulmasını sağladı. Devlet gücü sermaye birikiminin başlıca araçlarından biri olurken ekonomik kudret ile siyasal nüfuz arasındaki mesafe daraldı.

    Bu yapıyı sadece yolsuzluk kavramıyla açıklamak, sınıfsal bir ilişkiyi kişisel ahlak meselesine indirger. Yolsuzlukların soruşturulması kuşkusuz hukuk devletinin gereğidir. Fakat daha esaslı soru, kamusal servetin özel sermaye birikimine aktarılmasını mümkün kılan düzeneklerin nasıl kurulduğudur. Mesele birkaç kişinin hukuka aykırı şekilde zenginleşmesinden ibaret değildir; kamu kaynaklarının sürekli ve kurumsal biçimde sermaye birikimine açılmasıdır.

    “Vesayetle mücadele”den yeni vesayete

    AKP iktidara gelirken kendisini “devlete karşı millet”in siyasal ifadesi olarak sundu. Bu söylemin gerçek bir toplumsal zemini vardı. Askerî darbeler, Kürt meselesindeki inkâr ve şiddet siyaseti, başörtüsü yasakları ve devlet seçkinlerinin dışlayıcı modernleşmeciliği geniş kesimlerde haklı bir hoşnutsuzluk yaratmıştı.

    Fakat askerî-bürokratik vesayetin geriletilmesi demokratik bir devletin kurulmasına varmadı. Eski iktidar merkezlerinin boşalttığı mevzilere yeni bir iktidar bloku yerleşti. Devletin toplum karşısındaki vesayetçi niteliği ortadan kaldırılmadı; devlet içindeki güç dengeleri değiştirildi.

    Gülen hareketiyle kurulan ittifak bu dönemin temel unsurlarındandı. Emniyet, yargı, eğitim ve bürokraside örgütlenen cemaat ile AKP, eski rejimin askerî ve bürokratik unsurlarına karşı ortak hareket etti. Ergenekon ve Balyoz davaları, gerçek darbe ve vesayet sorunlarını hukukun siyasallaştırıldığı büyük tasfiye süreçlerine dönüştürdü. 2010 anayasa referandumu, askerî vesayetin sona erdirilmesi ve yargının demokratikleştirilmesi söylemiyle sunuldu; neticede yargı içindeki yeni güç paylaşımına anayasal zemin sağladı.

    AKP’nin yerleşik devlet düzeniyle çatışması gerçekti; fakat amacı devleti topluma açmak değil, onu kendi hegemonya projesi doğrultusunda yeniden kurmaktı. Devlete karşı mücadele eden hareket, devlet içinde yeterli güce ulaştıkça onun otoriter gelenekleriyle uzlaşmaya ve nihayet onlarla bütünleşmeye başladı.

    Toplumun Muhafazakârlaştırılması

    AKP’nin İslamcılığı yalnızca kadro kökeninde veya yöneticilerin kişisel inançlarında aranamaz. İslamcı karakter, toplumun nasıl yaşaması gerektiğine ilişkin siyasal tasavvurda görülür. Eğitim politikaları, Diyanet’in genişleyen alanı, imam hatiplerin yaygınlaştırılması, tarikat ve cemaatlerle kurulan ilişkiler, kültür politikaları, aile merkezli sosyal düzen ve kadınların hayatına yönelik buyurgan dil aynı projenin unsurlarıdır.

    İktidar, muhafazakârların kamusal alanda eşit biçimde yer alma talebinden toplumun tamamı üzerinde ahlaki üstünlük kurma iddiasına doğru ilerledi. Başörtülü kadınların eğitim ve çalışma hakkını savunmakla başlayan siyaset, zamanla kadınların kaç çocuk doğuracağına, nasıl doğum yapacağına, kahkaha atmasına, giyimine ve aile içindeki yerine dair hükümler veren paternalist bir dile dönüştü.

    LGBTİ+’ların hedef gösterilmesi de bu toplumsal nizam tasavvurunun sonucudur. “Makbul aile” rejimin ideolojik dayanaklarından biri hâline getirildikçe bu çerçevenin dışında kalan hayatlar ahlaki ve siyasal tehdit olarak kurulur. LGBTİ+ düşmanlığı, kendiliğinden ortaya çıkan toplumsal bir önyargıdan ibaret değildir; iktidarın aile, nüfus, cinsellik ve toplumsal cinsiyet siyasetinin kurucu unsurlarından biridir.

    İslamcı otoriterlik bu alanda devletin cebir gücü ile ahlaki velayet iddiasını birleştirir. İktidar, yurttaşların haklarını güvence altına almak yerine makbul hayatın sınırlarını belirlemeye yönelir. Böylece çoğunluğun dini ve ahlaki değerleri, toplumun geri kalanı üzerinde hüküm kurmanın meşruiyet kaynağına dönüştürülür.

    Gezi ve hegemonik çatlak

    AKP’nin 2010’lardan itibaren belirginleşen otoriterleşmesi, önceden hazırlanmış değişmez bir planın mekanik uygulaması değildi. İktidarın güç biriktirmesi, kurumsal engellerin gerilemesi, toplumsal muhalefetle karşılaşması ve rıza üretme kapasitesinin aşınması bu süreci hızlandırdı.

    Gezi direnişi bu bakımdan tarihsel bir dönüm noktasıdır. Gezi’yi seküler orta sınıfların hayat tarzı tepkisine indirgemek, hareketin toplumsal muhtevasını daraltır. Başlangıcında kamusal bir mekânın sermaye birikiminin nesnesi hâline getirilmesine karşı itiraz vardı. Kent hakkı, ekoloji, ifade özgürlüğü, gündelik hayata yönelik müdahaleler ve otoriterleşmeye karşı tepki aynı müşterek alanda birleşti.

    Gezi’de karşı çıkılan, bir parkın düzenlenmesinden daha fazlasıydı: İktidarın kent, tabiat, beden ve gündelik hayat üzerinde kendisini sınırsız tasarruf sahibi görmesiydi. Bu nedenle Gezi, tasalluta karşı müşterek bir özgürleşme arayışı hâline geldi.

    İktidarın Gezi’ye verdiği cevap da yaşanan hegemonya çatlağını gösterdi. Protestocular meşru talepleri bulunan yurttaşlar olarak değil, dış güçlerin yönlendirdiği darbeciler, çapulcular ve millî iradenin düşmanları olarak sunuldu. Çoğunlukçu demokrasi anlayışının sınırı burada açıkça görüldü: Sandıktan çıkan iktidar, seçimler arasındaki toplumsal itirazı meşru siyasetin parçası saymıyordu.

    Gezi sonrasında iktidar, toplumsal çoğulluğu kendi projesine eklemlemek yerine onu dost-düşman ayrımı içinde yönetmeye daha fazla yöneldi. 17-25 Aralık süreciyle Gülen hareketiyle ittifakın sona ermesi, devlet içindeki iktidar mücadelesini keskinleştirdi. Daha önce aynı tasfiye düzeninin ortakları olan iki güç, bu kez birbirini devlet için varoluşsal tehdit olarak tanımladı.

    Çözüm sürecinden güvenlik devletine

    Kürt meselesindeki çözüm süreci, AKP tarihinin önemli çelişkilerinden biridir. Görüşmelerin yürütülmesi, çatışmanın sona erdirilmesine ilişkin toplumsal umut yaratmış ve Cumhuriyet’in inkâr siyasetinin aşılması bakımından tarihsel bir imkân doğurmuştu. Ancak süreç demokratikleşmenin kurumsal güvencelerine bağlanmadı; iktidarın siyasal hesaplarından bağımsız, şeffaf ve toplumsallaşmış bir barış programına dönüştürülmedi.

    7 Haziran 2015 seçimlerinde AKP’nin tek başına hükümet çoğunluğunu kaybetmesi, sonraki dönemin önemli eşiklerinden biri oldu. Seçim sonucunun ardından yaşanan çatışmalar, şiddet ortamı ve güvenlikçi siyaset, Kasım seçimlerine uzanan dönemi belirledi. Çözüm siyasetinin yerini yeniden askerî ve cezai araçlar aldı.

    Kürt kentlerindeki çatışmalar, uzun süreli sokağa çıkma yasakları, seçilmiş siyasetçilerin tutuklanması ve belediyelere kayyım atanması devletin güvenlikçi yapısının yeni iktidar düzeni içinde güçlenmesini sağladı. AKP’nin eski devletle kurduğu ilişki de değişti. Bir zamanlar Kürt meselesindeki statükoyu vesayetin parçası olarak eleştiren parti, giderek aynı devlet aklının başlıca taşıyıcısı hâline geldi.

    Olağanüstü hâlden yeni rejime

    15 Temmuz 2016’daki darbe teşebbüsü, Türkiye’nin siyasal tarihinde gerçek ve ağır bir kırılmaydı. Ne var ki darbe teşebbüsünün ardından ilan edilen olağanüstü hâl yalnızca darbeyle bağlantılı yapıların tasfiyesi için kullanılmadı. KHK’lerle yüz bini aşkın insan kamu görevinden çıkarıldı; sendikacılar, akademisyenler, gazeteciler, yerel yöneticiler ve çeşitli muhalif kesimler geniş tasfiye dalgalarının hedefi oldu.

    Olağanüstü hâl geçici bir tedbir olmaktan çıkarak yeni yönetim biçiminin laboratuvarına dönüştü. Meclisin yasama alanı daraldı, yargısal denetim zayıflatıldı, idari kararlarla insanların mesleki ve toplumsal hayatları ortadan kaldırıldı. Barış Akademisyenlerinin üniversitelerden tasfiye edilmesi, iktidarın eleştirel düşünceye karşı tutumunun simgelerinden biri oldu.

    2017 anayasa referandumu ve 2018’de yürürlüğe giren Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, olağanüstü hâl altında gelişen merkezileşmeye anayasal bir çerçeve kazandırdı. Başbakanlık kaldırıldı, yürütme yetkisi Cumhurbaşkanında toplandı, parlamentonun denetim imkânları sınırlandı. Devletin temel kurumları Cumhurbaşkanlığına bağlı kurullar ve ofisler etrafında yeniden düzenlendi.

    Bu aşamadan sonra “devletin ele geçirilmesi” tabiri dahi eksik kalmaya başladı; zira uzun süreli iktidar, ele geçiren ile geçirilen arasındaki ayrımı bulanıklaştırdı. Parti ile devlet, devlet ile hükümet, hükümet ile lider arasındaki sınırlar silikleşti. İktidarın bekası devletin bekası, hükümete muhalefet devlete husumet, devlet politikasına itiraz millete ihanet biçiminde sunulabilir hâle geldi. AKP’nin siyasal serüvenindeki en çarpıcı dönüşümlerden biri budur: Devlete karşı millet adına yola çıkan bir hareket, kendi siyasal varlığını devletin varlığıyla özdeşleştiren bir iktidar blokuna dönüşmüştür.

    Milliyetçi ittifak ve yeni iktidar bloku

    AKP’nin MHP ile kurduğu Cumhur İttifakı geçici bir seçim ortaklığından ibaret değildir. İttifak, devlet içindeki yeni güç dengesinin, Kürt meselesindeki güvenlikçi dönüşümün ve iktidarın hegemonya krizine verdiği cevabın siyasal ifadesidir. AKP’nin İslamcı-muhafazakâr kitle siyaseti ile MHP’nin devletçi-milliyetçi geleneği aynı iktidar blokunda birleşmiştir.

    Avrupa Birliği, reform ve sivil siyaset söylemlerinin yerini beka, yerlilik ve millîlik, sınır ötesi askerî harekâtlar, güvenlik ve devletin devamlılığı aldı. Bir zamanlar askerî vesayete karşı sivil iradeyi savunduğunu ileri süren parti, güvenlik bürokrasisiyle giderek daha fazla bütünleşti.

    Kürt meselesi bu yeni iktidar blokunun kuruluşunda merkezi bir yere sahipti. Kayyım siyaseti giderek istisnai bir uygulama olmaktan çıktı; iktidarın seçimle elde edemediği yerel yönetimleri idari güçle denetlemesinin düzenli aracına dönüştü. Seçim bütünüyle kaldırılmıyor, fakat sonucu iktidar bakımından kabul edilemez bulunduğunda halk iradesi geçersiz sayılabiliyordu. Sandık iktidarın meşruiyetini teyit ettiği müddetçe “millî irade”nin ifadesi, iktidarın iradesiyle çatıştığında ise güvenlik ve yargı meselesiydi.

    Cumhur İttifakı’nın milliyetçiliği, sınıfsal çelişkileri görünmez kılmanın da önemli araçlarından biridir. Ekonomik krizin ve bölüşüm eşitsizliğinin ağırlaştığı koşullarda toplum, farklı maddi çıkarlara sahip sınıflar şeklinde değil, iç ve dış düşmanlar karşısında birleşmesi gereken yekpare bir millet olarak tasavvur edildi. İşçi ile patronun, işsiz genç ile holding sahibinin, yoksul ile büyük servet sahibinin aynı millî çıkarın unsurları olduğu varsayıldı.

    Bu söylem içinde sermayenin çıkarları ülkenin çıkarlarına, iktidar blokunun devamlılığı devletin bekasına, toplumsal itiraz millî birliğe yönelmiş tehdide çevrildi. Emekçinin geçim sıkıntısı sınıfsal sebeplerinden koparılarak dış güçlerin operasyonlarıyla açıklandı; Kürtlerin hak talepleri güvenlik meselesine, kadınların ve LGBTİ+’ların eşitlik talepleri aileye karşı saldırıya dönüştürüldü.

    Hegemonya krizinden faşistleşmeye

    AKP rejimini otoriterleşme kavramıyla tarif etmek yetersiz kalır. Özellikle son on yıldaki yönelim daha ileri bir tartışmayı gerekli kılıyor: Faşistleşme.

    Faşistleşmeden söz etmek, bugünkü Türkiye’yi Mussolini İtalya’sı veya Nazi Almanyası’yla özdeşleştirmeyi gerektirmez. Tarihsel faşizmi değişmez bir özellikler listesine indirgemek, onun oluşum süreçlerini anlamayı güçleştirir. Poulantzas’ın işaret ettiği üzere faşizm, iktidarın tamamlanmış biçiminden önce başlayan; sınıf mücadelelerinin seyri, egemen blokun krizi, devlet aygıtlarının dönüşümü ve temsil mekanizmalarının çözülmesi içinde gelişen bir süreçtir.

    Türkiye’de çok partili siyasal alan bütünüyle ortadan kalkmış değildir. Seçimler sürmekte, muhalefet partileri iktidar için mücadele etmekte; sendikalar, toplumsal hareketler, meslek örgütleri ve bağımsız medya bütün sınırlamalara rağmen faaliyet göstermektedir. Bu sebeple “tamamlanmış faşist rejim” hükmü, mevcut düzenin çelişkilerini ve açık mücadele alanlarını ihmal eden fazla yekpare bir tasvir üretir.

    Faşistleşme ise rejimin hareket istikametini anlatır. Muhalifin meşru rakip olmaktan çıkarılarak terörist, hain veya dış güçlerin uzantısı biçiminde kodlanması; hukukun siyasal aidiyete göre farklı uygulanması; güvenlik aygıtlarının siyasal alandaki ağırlığının artması; çoğulculuğun millî birlik karşısında tehdit sayılması; lider ile millet arasında aracısız bir özdeşlik kurulması; olağanüstülüğün daimi yönetim tekniğine dönüşmesi bu istikametin tezahürleridir. Faşistleşme lider kültüne, aşırı milliyetçiliğe veya siyasal şiddete indirgenemez. Mesele kapitalist toplumun krizlerinden, egemen sınıfların hegemonya sorunlarından ve sınıf mücadelesinden ayrı ele alınamaz. Rıza mekanizmalarının zayıfladığı ve siyasal temsil düzeninin krize girdiği koşullarda zor unsurunun genişlemesi mümkün hâle gelir.

    AKP’nin ilk dönemlerinde ekonomik büyüme, sosyal hareketlilik beklentisi, yardım mekanizmaları ve eski rejimin mağduriyetlerine hitap eden söylem geniş bir rıza zemini sağladı. Gramsci’nin kavramlarıyla, egemenlik zor ile rızanın özgül bileşimi içinde kuruldu ve uzun süre rıza unsuru güçlü kaldı.

    Ekonomik büyümenin meşruiyet üretme kapasitesi azaldıkça, bölüşüm meselesi ağırlaştıkça ve iktidar blokunun hegemonik gücü aşındıkça milliyetçilik, güvenlikçilik ve devletin zor aygıtları merkezi bir konum kazandı. İktidar toplumu kendi gelecek tasavvuruna ikna etmekten çok, kendi yokluğunun felaket getireceğine inandırmaya yöneldi. “Yeni Türkiye” vaadi, iktidarın kaybedilmesi hâlinde devletin parçalanacağı ve ülkenin kaosa sürükleneceği tehdidine dönüştü. Gelecek ümidiyle kurulan hegemonya, korkuyla muhafaza edilmeye çalışılan bir hâkimiyet hâlini aldı. İktidar emekliye refah sağlayamadığında ona bir düşman gösterebilir. İşçiye yüksek ücret veremediğinde millî gururu öne çıkarabilir. Gence gelecek sunamadığında sadakat talep edebilir. Bölüşüm krizini çözemediğinde kültür savaşlarını şiddetlendirebilir. Maddi çelişkiler ortadan kalkmaz; başka çatışmaların içine taşınır.

    Faşistleşme dinamikleri, AKP’nin İslamcı otoriter çekirdeğinin yerine geçen yeni bir olgu değildir. Çoğunlukçu demokrasi anlayışı, ahlaki velayet iddiası ve toplumu homojen bir cemiyet olarak görme eğilimi; hegemonya krizi içinde milliyetçilik, güvenlikçilik ve devlet şiddetiyle birleşmiştir. Faşistleşme, bu unsurların yeni bir tarihsel terkibidir.

    Hakikat, kültür ve gündelik hayat üzerindeki tasallut

    AKP tasallutu kamusal söz ve hakikat alanında da kuruldu. Medyanın mülkiyet yapısındaki dönüşüm, kamu kaynaklarının medya üzerinde disiplin aracı olarak kullanılması, gazetecilere yönelik baskılar, erişim engelleri ve sosyal medya üzerindeki denetim, toplumun kendi gerçekliğini tarif etme imkânlarını daralttı.

    İktidar hadiselerin yorumundan önce hangi hadisenin görünür olacağı üzerinde nüfuz kurmaya yöneldi. Hangi acının konuşulacağı, hangi hayatın makbul sayılacağı ve hangi sözün meşru kabul edileceği siyasal mücadelenin konusu hâline geldi.

    Üniversite özerkliğinin aşınması, rektör atamaları, akademisyenlerin tasfiyesi, kültür ve sanat alanına yönelik müdahaleler, konser ve festivallerin yasaklanması, kadınların hayat tarzına yönelik buyurgan siyasal dil ve LGBTİ+’ların kamusal görünürlüğüne karşı baskılar aynı genişleme hareketinin farklı tezahürleridir. İktidar siyasal meşruiyetini toplumun tamamı üzerinde ahlaki velayet hakkı olarak yorumladıkça yurttaşın özerklik alanı daraldı.

    Restorasyonun sınırları

    AKP sonrasına ilişkin tartışma seçim aritmetiğinin ötesine taşınmalıdır. Yirmi yılı aşan iktidarlar arkalarında kurumlar, sermaye ilişkileri, kadrolar, ideolojik alışkanlıklar, ekonomik bağımlılık ağları ve yerleşmiş devlet pratikleri bırakır. Hükümet bir seçim gecesinde değişebilir; onu mümkün kılan toplumsal ilişkiler aynı gece ortadan kalkmaz.

    Eski düzene dönüş demokratik bir ufuk sayılamaz. AKP öncesindeki Cumhuriyet de askerî darbelerden işçi hareketinin bastırılmasına, Kürt meselesindeki inkâr ve şiddetten başörtüsü yasaklarına, devlet güvenliği adına işlenen ağır hak ihlallerinden bürokratik vesayete kadar otoriter bir miras taşıyordu. Bugünün tasallutuna itirazın geçmişin tahakküm biçimlerini aklamaya dönüşmesi, demokratik ve sosyalist siyaseti çıkmaza sokar.

    Patronların iktidarı dokunulmaz kaldığında siyasal demokrasi noksandır. Milyonlar hayatlarını sürdürebilmek için emek güçlerini ağırlaşan şartlarda satmak zorundayken hukuki eşitlik toplumsal eşitliğe karşılık gelmez. Konut meta oldukça barınma hakkı kırılgan; sağlık ve eğitim piyasanın konusu oldukça yurttaşlık sınıfsal olarak parçalıdır. Sendikal örgütlenmenin güvence altında olmadığı bir düzende siyasal özgürlük eksik kalır. Kürt halkının kolektif ve demokratik haklarının tanınmadığı bir Cumhuriyet eşit yurttaşlık iddiasını gerçekleştiremez. Kadınların ve LGBTİ+’ların hayatları üzerindeki cis-hetero patriyarkal denetim sürdükçe özgürlük de parçalıdır.

    Sosyalist demokrasi fikrini liberal restorasyondan ayıran çizgi burada belirginleşir. Demokrasi, devlet iktidarının belirli aralıklarla el değiştirmesinden daha geniş bir muhtevaya sahiptir. Siyasal, ekonomik ve toplumsal iktidarın aşağıdan yukarıya yeniden dağıtılmasını; emeğin kendi hayatı üzerinde söz sahibi olmasını; müştereklerin sermaye birikiminin konusu olmaktan çıkarılmasını; halkların ve kimliklerin eşitliğini gerektirir.

    Tasallutun karşısına başka bir iktidar tekeli değil, örgütlü toplum çıkarılmalıdır. Özelleştirmeye karşı kamusallık, güvencesizliğe karşı örgütlü emek, sermayenin sınırsız tasarrufuna karşı müşterekler, merkeziyetçiliğe karşı demokratik yerel yönetim, kayyıma karşı halk iradesi, cis hetero patriyarkaya karşı toplumsal cinsiyet özgürlüğü, milliyetçiliğe karşı halkların eşitliği ve ırkçılığa karşı enternasyonalizm aynı demokratik dönüşümün parçalarıdır.

    Tasallutun sonu

    Çeyrek asrın sonunda karşı karşıya bulunduğumuz tarih, Erdoğan’ın şahsi hikâyesinden veya AKP’nin seçim başarılarından daha geniştir. Türkiye kapitalizminin yeniden yapılanması, kamusal servetin sermaye birikimine açılması, emeğin örgütsüzleştirilmesi, devlet ile sermaye arasındaki ilişkilerin yoğunlaşması, siyasal iktidarın merkezileşmesi ve milliyetçi-İslamcı ideolojinin sınıfsal eşitsizlikleri örten bir hegemonya aygıtına dönüşmesi aynı tarihsel bütünün parçalarıdır.

    AKP’nin 25 yılı ne başlangıçtan bugüne değişmeden uygulanan gizli bir planın ne de demokratik bir hareketin sonradan anlaşılmaz biçimde bozulmasının tarihidir. İslamcı-çoğunlukçu bir çekirdeğin liberal reform söylemi içinde iktidara gelmesinin; neoliberal büyüme ve toplumsal talepler üzerinden geniş bir rıza üretmesinin; devlet içindeki rakiplerini tasfiye ederek güç biriktirmesinin; hegemonik kapasitesi aşındıkça milliyetçi ve güvenlikçi devlet gelenekleriyle birleşmesinin tarihidir.

    Bu süreç birbirine bağlı üç hareket içinde gelişti: neoliberal sermaye birikiminin derinleşmesi, devletin otoriter biçimde yeniden kurulması ve hegemonya krizinin giderek faşistleşme dinamikleriyle yönetilmesi. İslamcı otoriterlik, aileden eğitime, kültürden bedene uzanan toplumsal nizam arzusuyla bu terkibin ideolojik çekirdeğinde yer aldı.

    Tasallutun sona ermesi bir saray sakininin değişmesinden, bir partinin seçim kaybetmesinden veya eski parlamenter nizama dönülmesinden ibaret olamaz. Siyasal iktidarın el değiştirmesini toplumsal iktidar ilişkilerinin dönüşümü izlemediği müddetçe tahakküm, yeni biçimler altında yeniden üretilebilir.

    Çeyrek asırlık tasallutun karşısına konulacak ufuk bir restorasyon değil; emeğin, ezilenlerin ve müştereklerin kurucu kudretine dayanan demokratik ve sosyalist bir dönüşümdür. Eşitlik ile özgürlüğün birbirinden ayrılmadığı, kamusal servetin toplumun ortak ihtiyaçları doğrultusunda kullanıldığı, halkların eşitliğinin tanındığı, patriyarkal tahakkümün kırıldığı ve siyasal kararların örgütlü toplumun katılımına açıldığı bir düzen.

    Tasallutun karşıtı, iktidarın başka ellere geçmesi değildir; toplumsal özgürleşmedir.

    KAYNAKÇA

    AKÇAY, Ümit – “Türkiye’de Neoliberal Popülizm, Otoriterleşme ve Kriz”, Toplum ve Bilim, sayı:147 (2019): 46-70

    BORATAV, Korkut – Türkiye’nin Faşizmleri ve AKP, Ankara: İmge Kitabevi Yayınları, 2015.

    BUĞRA, Ayşe & SAVAŞKAN, Osman- Türkiye’de Yeni Kapitalizm: Siyaset, Din ve İş Dünyası (çev. Bülent Doğan), İstanbul: İletişim Yayınları, 2014.

    GRAMSCİ, Antonio – Hapishane Defterleri (çev: Adnan Cemgil), İstanbul: Belge Yayınları, 1997.

    PALHETA, Ugo – “Faşizm, Faşistleşme, Antifaşizm” (çev: Gencer Çakır & Ulus Atayurt), https://imdatfreni.org/fasizm-fasistlesme-antifasizm-ugo-palheta/ ,28 Eylül 2021.

    OĞUZ, Şebnem – “AKP’li Yıllarda Siyasal Rejimin Dönüşümü: Çelişkili Bir Süreç Olarak Yeni Faşizm”, Toplum ve Hekim, cilt: 38, sayı: 2 (2023): 106–125.

    POULANTZAS, Nicos – Faşizm ve Diktatörlük, (çev. Ahmet İnsel), İstanbul: Birikim Yayınları, 1980.

    TUĞAL, Cihan –  Pasif Devrim: İslami Muhalefetin Düzenle Bütünleşmesi, (çev. Ferit Burak Aydar), İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, 2010.

    Share. Facebook Twitter Pinterest LinkedIn Tumblr Telegram Email

    İlgili İçerikler

    1935’ten bugüne uzanan soru: Tekke ve zaviyelerden kalan eserler nerede?

    14 Ağustos 2026

    Çerçeve yasası ve karşılaştığımız durum

    11 Ağustos 2026

    Özgür Özel’i anlamak

    11 Ağustos 2026
    Destek Ol
    Yazılar
    Remzi Altunpolat

    Yirmi beş yıllık tasallut: AKP’nin siyasal ve sınıfsal anatomisi

    Mahsuni Gül

    1935’ten bugüne uzanan soru: Tekke ve zaviyelerden kalan eserler nerede?

    Hüseyin Mat

    Çerçeve yasası ve karşılaştığımız durum

    Mehmet Murat Yıldırım

    Özgür Özel’i anlamak

    Bağlantıda Kalın
    • Facebook
    • Twitter
    Seçtiklerimiz
    Aziz Çelik

    Bakanlık verileri şüpheli!

    Tuncay Yılmaz

    Cumhuriyet’in bastıramadığı ilk Kürt isyanı

    Ertuğrul Kürkçü

    Üçüncü kutbun yeniden inşası

    Hakan Koçak

    Sınıfın kayıp asabiyesi ve sendikal arayışlar : Yapı, dönem, duygular

    Güncel Kalın

    E Bültene üye olun gündemden ilk siz haberdar olun.

    Siyasi Haber, “tarafsız” değil “nesnel” olmayı esas alır. Siyasi Haber, işçi ve emekçiler, kadınlar, LGBTİ+’lar, gençler, doğa ve yaşam savunucuları, ezilen etnik ve inançsal topluluklardan yanadır.

    Devletten ve sermayeden bağımsızdır.

    Facebook X (Twitter) Instagram YouTube Bluesky
    EMEK

    Adana’da iş cinayeti: Önlemsiz altyapı çalışmasında göçük altında kalan işçi yaşamını yitirdi

    8 Ağustos 2026

    DİSK-AR ve ÇSGB Verileri: Her 100 işçiden 86’sı sendikasız, kadınlarda oran daha da düşük

    7 Ağustos 2026

    İSG Uzmanı Deniz İpek: “Müfettiş gelmeden önce temizlenen fabrika güvenli değildir”

    6 Ağustos 2026
    KADIN

    TKDF Temmuz 2026 Raporu: İlk 7 ayda 231 kadın erkek şiddeti ve şüpheli ölümler sonucu hayatını kaybetti

    6 Ağustos 2026

    1930 tarihli gizli genelge: Kadın öğretmenlere makyaj, takı ve gösterişli kıyafet yasağı

    5 Ağustos 2026

    EŞİK kuruluş yıl dönümünde duyurdu: “İstanbul Sözleşmesi’nden ve haklarımızdan vazgeçmiyoruz”

    1 Ağustos 2026
    © 2026 Siyasi Haber. Designed by Fikir Meclisi.

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.