“Hem tarihsel gelişim sürecinin evrensel mantığı, hem de Türkiye’ye özgü siyasal ve ideolojik süreçlerin niteliği açısından bir burjuva devrimi olarak değerlendirilmesi gereken bu dönüşüm, Osmanlı düzeni ile emperyalist işgale karşı mücadele verdiği ölçüde ilerici ve aydınlanmacı bir karakter edinmiştir. Bu anlamıyla, Türkiye’de Cumhuriyet rejiminin kuruluşu ilerici bir niteliğe sahiptir.” [1]
Erkan Baş: “Benim görebildiğim kadarıyla bu sefer çok adaylı bir sürece doğru gidiyoruz. Burada DEM Parti’nin tercihi ne olacak? Mesela onların şu talebini anlayabilirim. Ana dili Kürtçe olan bir adayla çıkmak isteyebilirler. Biz burada ortaklaşmayabiliriz.” [2]
***
Türkiye’de kendisini sosyalist, komünist ya da devrimci olarak tanımlayan hareketlerin önemli bir bölümü, programlarında işçi sınıfının kurtuluşunu ve sosyalizmi savunduklarını belirtmelerine rağmen, tarihsel olarak enternasyonalist bir çizgi geliştirmekte ciddi zorluklar yaşamıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden Cumhuriyet’in kuruluşuna uzanan süreçte şekillenen devletçi ve ulusalcı kabuller, Türkiye solunun önemli bir kısmı üzerinde kalıcı etkiler bırakmış; bu durum işçi sınıfının uluslararası birliğini esas alan sosyalist perspektifin zayıflamasına yol açmıştır. Sosyalizmi yalnızca emek-sermaye çelişkisinin aşılmasına indirgenen bir ekonomi politik proje olarak ele almak; sınıf çelişkisi dışındaki toplumsal eşitsizlikleri, ezilme biçimlerini ve kimlik temelli sorunları ikincil ya da önemsiz görmek; Türkiye’de egemen Türk milliyetçiliğine karşı radikal ve tutarlı bir siyasal mücadele geliştirmemek, hatta çoğu zaman bundan kaçınmak, kendisini komünist ya da sosyalist olarak tanımlayan birçok partinin temel özelliklerinden biri olmuştur.
Dahası, egemen Türk milliyetçiliğini eleştiren ve ezilen halkların, toplulukların ya da kimliklerin haklarını savunan siyasal yaklaşımlar sıklıkla “etnik milliyetçilik” yapmakla suçlanmış; böylece egemen milliyetçilik ile ona karşı geliştirilen demokratik ve özgürlükçü itirazlar arasında yanıltıcı bir eşitleme kurulmuştur.
Bu nedenle sosyalist sol içerisinde, daha ziyade HDP/DEM Parti sayesinde geniş toplumsal görünürlük kazanan, parlamentoda temsil edilen ve kendisini sosyalist siyasetin başlıca aktörlerinden biri olarak konumlandıran Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) tutumu özel bir önem taşımaktadır. Bununla birlikte, TİP’e yöneltilen eleştirilerin, Türkiye solunun geneline ilişkin daha kapsamlı bir sorunun parçası olduğu da unutulmamalıdır. Nitekim TKP, Sol Parti, HKP ve benzeri birçok yapı, tarihsel ve güncel siyasal meselelerde çoğu zaman TİP’ten de daha belirgin bir devletçi ve milliyetçi çizgide konumlanmaktadır. Bu tablonun en önemli istisnasını ise demokratik Kürt hareketiyle ittifak ilişkisi içinde bulunan ve bugün büyük ölçüde DEM Parti çatısı altında siyaset yürüten sosyalist yapılar oluşturmaktadır.
Kurtuluş Savaşı’nın niteliği, Ermeni, Rum ve Süryani halklarına yönelik kitlesel tehcir, katliam ve imha politikaları ile Cumhuriyet döneminde Kürtlere ve Alevilere yönelik baskı ve katliamlar gibi tarihsel öneme sahip konularda Türkiye solunun önemli bir bölümü, eleştirel ve enternasyonalist bir yaklaşım geliştirmek yerine devlet merkezli resmî tarih anlatısının sınırları içinde kalmıştır. TİP de bu mirastan bütünüyle kopabilmiş değildir. Bu nedenle parti, Türkiye’nin tarihsel sorunlarıyla yüzleşme ve ezilen halkların taleplerini sosyalist bir perspektifle sahiplenme konusunda belirgin sınırlar taşımaya devam etmektedir.
Türkiye’deki sosyalizm tarihine ve Kurtuluş Savaşı’na bakış
Türkiye sosyalist siyasetinin önemli bir bölümü, sosyalizmin bu topraklardaki tarihini Müslüman Türkler tarafından kurulan örgütlenmelerle başlatma eğilimindedir. Bu yaklaşımın en yaygın örneklerinden biri, 1910 yılında kurulan Osmanlı Sosyalist Fırkası’nın bu coğrafyanın ilk sosyalist partisi olarak sunulmasıdır. Oysa gerek üye sayısı, gerek teorik birikimi, gerekse siyasal etkisi bakımından oldukça sınırlı olan bu partiyi başlangıç noktası olarak kabul etmek, ondan onlarca yıl önce Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermeni yurttaşları tarafından kurulan ve çok daha güçlü bir devrimci miras bırakan örgütleri göz ardı etmek anlamına gelmektedir.
1887 yılında kurulan Ermeni Devrimci Hınçak Partisi ve 1890 yılında kurulan Ermeni Devrimci Federasyonu (Taşnaksutyun), Osmanlı coğrafyasındaki ilk örgütlü sosyalist ve devrimci hareketler arasında yer almıştır. Özellikle Hınçak Partisi, dönemin uluslararası sosyalist hareketiyle doğrudan ilişkiler kurmuş; Friedrich Engels ve Vladimir Lenin gibi isimlerle temas halinde olmuş, ayrıca İkinci Enternasyonal’e katılmıştır.
Türkiye’de sosyalist ve devrimci düşüncenin tarihi çoğu zaman Türkiye Komünist Partisi ve Mustafa Suphi üzerinden anlatılsa da, bu anlatı bölgenin çok uluslu devrimci geçmişini büyük ölçüde görünmez kılmaktadır. Oysa sosyalist düşüncenin ilk örgütlü ifadeleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde faaliyet gösteren Ermeni devrimci hareketleri içinde ortaya çıkmıştır. Hınçak ve Taşnak örgütleri yalnızca ulusal talepler etrafında şekillenmiş yapılar değil; aynı zamanda sosyal adalet, eşitlik ve emekçi sınıfların kurtuluşu hedefleri doğrultusunda mücadele eden devrimci örgütlerdi.
Bu gelenek içerisinde Paramaz (Mateos Sarkisyan) gibi isimler özel bir yere sahiptir. Paramaz ve yoldaşları, işçi sınıfının örgütlenmesi ve ezilen halkların özgürleşmesi adına yürüttükleri mücadeleyle Osmanlı sosyalist hareketinin en önemli temsilcileri arasında yer almışlardır. Bu nedenle Türkiye’de sosyalizmin tarihini yalnızca TKP ile başlatmak, bu coğrafyada daha erken dönemde ortaya çıkan ve uluslararası sosyalist hareketle bağlar kuran devrimci mirası eksik değerlendirmek anlamına gelmektedir.[3] Bu perspektif, sosyalizmi yalnızca Cumhuriyet sonrası sol hareketlerle sınırlı bir tarihsel çizgiye indirgememekte; aynı zamanda çok uluslu imparatorluk bağlamında ortaya çıkan erken devrimci ve enternasyonalist deneyimleri görünür kılmaktadır. Türkiye solunun önemli bir bölümünün bu tarihsel hattı yeterince içselleştirmemesi, enternasyonalizmin tarihsel köklerinin daralmasına yol açmaktadır.
TİP, 1919-1923 arasındaki Kurtuluş Savaşı’nın eksiksiz bir antiemperyalist savaş olduğunu kabul eder. Bu anlatıya göre, Anadolu halkı emperyalist işgale karşı birleşmiş, ulusal bağımsızlığını kazanmış ve Cumhuriyet’i kurmuştur. TİP, parti programında Cumhuriyet’in ilerici kazanımlarını savunurken bu ulus-devlet inşa sürecinin yarattığı dışlayıcı sonuçları çoğu zaman ikincil bir mesele olarak ele almaktadır. Ancak enternasyonalist bir perspektiften bakıldığında bu anlatı önemli sorunlar içermektedir. Öncelikle savaşın temel amacı sosyal veya sınıfsal bir dönüşüm değil, yeni bir ulus-devletin inşasıydı. Mücadele sürecinin önderliğini işçi sınıfı değil asker-sivil bürokratik elitler yürütmüştü. Dahası yeni devletin kuruluşu, Anadolu’nun çok uluslu yapısının tasfiyesiyle iç içe ilerlemiştir.
Bu nedenle Kurtuluş Savaşı’nı yalnızca “ezilen bir halkın emperyalizme karşı mücadelesi” olarak sunmak tarihsel gerçekliği eksik bırakmaktadır. Enternasyonalist Marksizm açısından bir savaşın antiemperyalist karakter taşıması, yalnızca yabancı güçlerle çatışıyor olmasıyla değil, aynı zamanda ezilen halkların özgürlüğünü ve işçi sınıfının bağımsız çıkarlarını savunmasıyla da ilgilidir. Oysa Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde gayrimüslim halkların tasfiyesi ve Kürtlerin inkârı yeni devlet projesinin ayrılmaz parçaları haline gelmiştir.
Ermeni, Rum ve Süryani soykırımlarıyla yüzleşememek
Türkiye solunun önemli bir bölümü, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde yaşanan kitlesel kıyım ve sürgün politikaları konusunda da ciddi bir yüzleşme sorunu yaşamaktadır. 1915’te başlayan ve milyonlarca insanın ölümüne, sürgününe ve mülksüzleştirilmesine yol açan Büyük Ermeni Soykırımı, modern Türkiye’nin kuruluş sürecini anlamak açısından merkezi öneme sahiptir. Benzer biçimde Karadeniz Rumlarına yönelik imha ve sürgün politikaları ile Süryani halkına karşı gerçekleştirilen katliamlar da aynı tarihsel bağlamın parçalarıdır.
Buna rağmen TİP, bu olayları açık biçimde soykırım olarak tanımlamaktan kaçınmakta veya meseleyi ikincil bir sorun olarak değerlendirmektedir. Bu yaklaşımın temel nedenlerinden biri, resmî tarih anlatısının etkisinden tam anlamıyla kopulamamış olmasıdır. Devletin kuruluş sürecini ilerici ve antiemperyalist bir süreç olarak gören bu perspektif, aynı sürecin şiddet, mülksüzleştirme ve demografik dönüşüm gibi karanlık yönleriyle yüzleşmeyi zorlaştırmaktadır. Oysa sosyalizm iddiasında bulunan bir partinin, Türkiye’de sermaye sınıfının tarihsel oluşum sürecini ve bu süreçte yaşanan zorla el koyma, mülksüzleştirme ve şiddet pratiklerini de analizinin merkezine alması gerekir.
Sosyalizmin enternasyonalizm ilkesi yalnızca farklı ülkelerdeki işçilerin dayanışmasını değil, aynı zamanda ezilen halkların tarihsel acılarının tanınmasını ve bunlarla yüzleşilmesini de gerektirir. Bir halkın maruz kaldığı soykırımı görmezden gelmek ya da bunu devletin bekası adına meşrulaştırmak, işçi sınıfı enternasyonalizmiyle bağdaşmaz. Marksist gelenekte, Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’ten Lenin’e kadar birçok devrimci, kendi devletlerinin işlediği suçlarla yüzleşmenin enternasyonalist siyasetin temel koşullarından biri olduğunu savunmuştur.
Buna karşın, Filistin meselesinde son derece cesur ve açık tutumlar almaktan çekinmeyen TİP ve Türkiye solunun önemli bir bölümü, 24 Nisan Ermeni Soykırımı anmalarını, Süryani Soykırımı’nı ya da Pontus Rumlarına yönelik soykırımın anma günlerini çoğu zaman görmezden gelmekte veya bu konularda sessiz kalmayı tercih etmektedir. Bu tutum, enternasyonalizmin evrensel ilkeleri ile Türkiye’deki egemen tarih anlatısı arasındaki gerilimin hâlen aşılamadığını göstermektedir.
Kürtlere ve Alevilere yönelik eksik tutumlar
Türkiye solunun enternasyonalist çizgiden uzaklaşmasının bir başka göstergesi, Cumhuriyet dönemindeki devlet şiddeti karşısındaki tutumudur. Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren Kürt halkına yönelik inkâr ve asimilasyon politikaları devletin temel karakterlerinden biri olmuştur. Şeyh Said İsyanı sonrasında gerçekleştirilen baskılar, Ağrı harekâtları, Dersim Katliamı ve daha sonraki dönemlerde uygulanan olağanüstü hâl rejimleri, zorunlu göçler ve kültürel yasaklar bu politikanın farklı aşamalarını oluşturmuştur. Kürt meselesinin kökleri yalnızca günümüz politikalarında değil, Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde aranmalıdır. Tek dil, tek millet ve tek kimlik anlayışı üzerine kurulan ulus-devlet modeli, Kürtlerin inkârını devlet politikası haline getirmiştir. Buna ek olarak, Kürt siyasetine akıl veren ve tepeden bakan yaklaşım, Türkiye solunun ve birçok entelektüelin dikkat çekici özelliklerinden biri olagelmiştir.[4] Türkiye’nin NATO’nun en önemli üyelerinden biri olduğu ve uzun yıllardır Amerikan askerî üslerine ev sahipliği yaptığı bilindiği hâlde, Kürt siyaseti sıklıkla toptancı bir yaklaşımla “Amerikan emperyalizminin etkisi altında olmakla” suçlanmaktadır. Bu yaklaşım, Kürt siyasal hareketinin kendi tarihsel dinamiklerini, toplumsal tabanını ve öznel siyasal iradesini göz ardı eden indirgemeci bir bakış açısını yansıtmaktadır.
TİP zaman zaman Dersim Katliamı, kayyım uygulamaları veya Kürtçe üzerindeki baskılar konusunda eleştirel açıklamalar yapsa da Cumhuriyet’in kuruluş paradigmasının Kürtlerin sistematik dışlanmasındaki rolünü yeterince merkezî bir mesele haline getirmemektedir. Bu nedenle parti, devlet politikalarının sonuçlarını eleştirirken, bu politikaları üreten tarihsel çerçeveyle daha sınırlı bir hesaplaşma yürütmektedir.
TİP, programında, Kürt sorununu “Osmanlı dönemindeki Kürt ayaklanmalarından bugüne ulusal mücadelelerin tarihselliği içinde ele almakla birlikte esas olarak sermaye egemenliğinin bir sonucu ve sınıf mücadelesinin bir başlığı olarak görür”[5] demektedir. Kürt meselesini tamamen inkâr etmese de, onu büyük ölçüde sınıf çerçevesi içinde eritme eğilimi taşımaktadır. Kürt sorununun “esas olarak sermaye egemenliğinin bir sonucu” olarak tanımlanması, ulusal baskının tarihsel ve yapısal özgüllüğünü geri plana itmektedir. Bu durum, Kürt halkının yalnızca “yoksul emekçiler” kategorisi içinde ele alınmasına yol açarak, ulusal baskının ayrı bir siyasal gerçeklik olarak kavranmasını zayıflatmaktadır.
Gene TİP programında, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkının ilkesel olarak kabul edilmesi önemli bir nokta olmakla birlikte, bu hakkın “işçi sınıfı mücadelesinin çıkarları doğrultusunda” koşullandırılması, hakkın evrensel niteliğini sınırlayan bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir. Enternasyonalist Marksist gelenekte kendi kaderini tayin hakkı, başka bir siyasi öznenin çıkar hesabına bağlanmaksızın tanınması gereken temel bir demokratik ilke olarak görülür. Aksi durumda bu hak fiilen ertelenebilir veya siyasal olarak ikincilleştirilebilir hale gelir.
Ayrıca Kürt siyasal hareketine yönelik mesafenin “işçi sınıfı çıkarları” üzerinden tanımlanması, Kürt halkının örgütlü politik iradesini ikincil bir konuma indirgeme riskini taşımaktadır. Bu yaklaşım, Kürt özgürlük mücadelesini bağımsız bir siyasal özne olarak değil, daha geniş bir sınıf hareketinin alt bileşeni olarak konumlandırmaktadır. Bu da ulusal sorunun özgül karakterini görünmez kılabilir. Halklar arasında kardeşlik ve birlikte yaşam vurgusu olumlu olmakla birlikte, bu söylem somut olarak ulusal eşitsizlik ve tarihsel baskı ilişkileriyle desteklenmediği sürece soyut bir düzeyde kalma riski taşır. Enternasyonalist bir perspektif, yalnızca birlikte yaşamı savunmakla değil, aynı zamanda ezilen ulusun tarihsel ve güncel hak ihlallerini açık biçimde tanımakla da yükümlüdür.
TİP genel başkanı Erkan Baş’ın söyleminde de zaman zaman sınıf siyasetinin ulusal sorunun önüne geçirilmesi eğilimi görülmektedir. Sınıf mücadelesi elbette merkezi önemdedir; ancak enternasyonalist bir perspektif açısından ulusal baskının özgül gerçekliğini ikinci plana itmek ezilen ulusun deneyimini görünmez kılma riski taşır. En son Erkan Baş, kamuoyuna yansıyan değerlendirmelerinde, anadili Kürtçe olan bir cumhurbaşkanı adaylığı konusunda “uzlaşamayabileceklerini” ifade etmiştir. Bu yaklaşım, Kürt meselesine dair temsil ve eşit yurttaşlık tartışmalarında sınırların nerede çizildiğine dair önemli bir gösterge olarak değerlendirilebilir.
Alevi Sorunu bağlamında ise, her ne kadar Alevilerin genel toplumsal ve yapısal sorunlarına değinilse de, başta 1937-1938 Dersim Katliamı olmak üzere Alevilere yönelik tarihsel katliamlarla yüzleşme meselesi TİP’in programında yer bulmamaktadır. Bu durum, yalnızca güncel eşitsizliklerin değil, aynı zamanda bu eşitsizlikleri üreten tarihsel şiddet ve inkâr süreçlerinin de geri planda kalmasına yol açmaktadır. Dolayısıyla Alevi meselesinin bütünlüklü bir şekilde ele alınabilmesi, tarihsel yüzleşme boyutunun açık ve merkezi bir şekilde programa dahil edilmesini gerektirmektedir. Binlerce insanın öldürülmesi, sürgün edilmesi ve bölgenin askerî operasyonlarla yeniden yapılandırılması, sadece modernleşme veya merkezileşme politikalarıyla açıklanamayacak ölçüde ağır insan hakları ihlalleri yaratmıştır.
Sonuç
Türkiye’de TİP başta olmak üzere birçok sosyalist ve komünist hareket, enternasyonalizmi teorik olarak savunsa da tarihsel ve siyasal meselelerde çoğu zaman devletçiliğin ve ulusalcı sınırların dışına çıkamamaktadır. Kurtuluş Savaşı’nın sorgulanamaz bir antiemperyalist destan olarak sunulması, Ermeni, Rum ve Süryani halklarının yaşadığı büyük felaketlerle yeterince yüzleşilememesi, Cumhuriyet dönemindeki Kürt ve Alevi katliamlarının uzun süre ikincilleştirilmesi bu durumun başlıca örnekleridir.
Gerçek bir enternasyonalist perspektif, yalnızca farklı ülkelerin işçileri arasında dayanışmayı savunmakla sınırlı değildir. Aynı zamanda kişinin kendi devletinin tarihsel suçlarıyla yüzleşmesini, ezilen halkların hafızasını tanımasını ve ulusal çıkar söylemlerini sınıf siyasetinin önüne koymamasını gerektirir.
Türkiye solunun önündeki temel görevlerden biri, devletçi ve milliyetçi mirasla gerçek bir hesaplaşmaya girişmek ve sosyalist siyaseti ulusal anlatılar üzerine değil, işçi sınıfının ve ezilen halkların ortak kurtuluş mücadelesi temelinde yeniden inşa etmektir. Bu hesaplaşma gerçekleşmediği sürece, enternasyonalizm pratik bir siyasal yönelim olmaktan çıkıp soyut ve retorik bir ilkeye indirgenmeye mahkûm kalacaktır.
TİP ise ne yazık ki Türkiye’nin temel demokratik sorunları karşısında bu tür bir kopuşu gerçekleştirebilmiş değildir. Parti, Türk devletinin resmî ideolojisinin şekillendirdiği ve uzun yıllardır siyasal yaşamın sınırlarını belirleyen birçok tabu konusunda açık ve tutarlı bir karşı duruş geliştirememektedir. Bu nedenle Türkiye halklarının demokrasi, eşitlik ve özgürlük mücadelesini ileriye taşıyacak kapsayıcı ve dönüştürücü bir siyasal hat ortaya koymakta yetersiz kalmaktadır.
Daha da önemlisi, TİP bir yandan demokratik Kürt hareketine ve onunla dayanışma içinde bulunan sosyalist yapılara mesafeli yaklaşırken, diğer yandan devletin kurucu partisi ve tarihsel olarak Türk milliyetçiliğinin temel taşıyıcılarından biri konumunda olan Cumhuriyet Halk Partisi ile iş birliğine açık bir siyasal çizgi izlemektedir. Bu durum, partinin enternasyonalist ve anti-milliyetçi bir perspektif geliştirme iddiasıyla pratik siyasette benimsediği tutum arasındaki çelişkiyi görünür kılmaktadır.
Ezilenlerin kurtuluşunu savunduğunu iddia eden bir siyasetin, devletin çizdiği ideolojik sınırlar içerisinde kalarak gerçek bir özgürleşme perspektifi üretmesi mümkün değildir. Türkiye’de enternasyonalist ve özgürlükçü bir solun inşası, ancak milliyetçi ve devletçi mirasla cesur bir hesaplaşmanın yanı sıra, ezilen halkların özgürlük mücadeleleriyle sahici bir dayanışma ilişkisi kurulmasıyla mümkün olabilir.
[2] https://serbestiyet.com/haberler/erkan-bas-anadili-kurtce-olan-bir-adayda-demle-ortaklasmayabiliriz-241979/ Erkan Baṣ, 12 Haziran tarihli T24‘te yer alan söyleşideki bu sözleri çok tepki çekince bir açıklama yaptı ve DEM Parti’nin önümüzdeki seçimde “Kürt sorununu tek gündem olarak ele alan” bir cumhurbaṣkanı adayı çıkarma ihtimali olduğunu, bu durumda uzlaṣamayacaklarını söyledi. Oysa DEM Parti’nin öncülü HDP’nin 2014 ve 2018’deki cumhurbaṣkanı adayı Selahattin Demirtaṣ, Kürt meselesinin çok ötesinde, Türkiye’nin tüm demokratikleṣme sorunlarını ve emek sermaye çeliṣkisini merkezine koyan bir seçim kampanyası yürütmüṣtü. DEM Parti, baṣta SYKP olmak üzere birden çok sosyalist bileṣeniyle ve çok açık olarak, gene demokratikleṣme ve emek eksenli çoğulcu bir politik kampanya yapacağının iṣaretlerini veriyor. Dolayısıyla Erkan Baṣ, “bu da bir olasılıktır” diyerek dereyi görmeden paçaları sıvamak şeklindeki “düzeltme” ile, Kürtlerden uzak duracaklarını bir kere daha ihsas ve izhar etmekten baṣka bir ṣey yapmıṣ olmuyor!
[3] Bu konu hakkında daha derinlemesine bilgi edinmek isteyenlere, Kadir Akın’ın kaleme aldığı Paramaz ve Saklı Tarihin İzinde adlı kitapları öneririm.
[4] Birçok Türk sosyalistinin duayen olarak kabul ettiği Yalçın Küçük’ün Kürtler hakkındaki değerlendirmeleri, bu duruma oldukça çarpıcı bir örnek teşkil etmektedir: Yalçın Küçük – Kürtleri Bırakırsan Ya Davulcuya Ya Zurnacıya…
