Haziran gelince insanın aklına önce sıcaklar düşmez.
Bir isim düşer.
Sonra bir isim daha.
Sonra bir başkası.
Ve bir yerden Hasan Hüseyin’in sesi duyulur:
uy anam anam
haziranda ölmek zor!
Belki de bu yüzden haziran biraz şiir ayıdır. Biraz hasret. Biraz sürgün. Biraz yarım kalmış kavga.
Önce Nâzım gelir.
Çünkü haziran denince akla ilk onun adı düşer.
Hayatını sürgünlerde, mahpusluklarda, memleket hasretiyle geçiren o uzun boylu adam…
Şiirlerinde sadece devrimi anlatmadı Nâzım. Aşkı da anlattı. Hatta belki de aşkı devrim kadar ciddiye aldı.
Henüz çocuk sayılabilecek yaşlarda elime geçen ilk Nâzım şiirlerinde bunu hissetmiştim. Bir kadına duyulan özlemle bir memlekete duyulan özlem birbirine karışıyordu. Vera’nın gözleriyle Karadeniz’in mavisi aynı şiirde buluşabiliyordu.
Belki de bu yüzden Nâzım hâlâ yaşıyor.
Çünkü aşkı da kavgayı da aynı kalpten anlattı.
Vera’yı beklerken de şairdi.
Memleketini beklerken de.
Oğlunu özlerken de.
Bir baba olarak oğluna sarılamamanın ne demek olduğunu biliyordu. Yıllar boyunca uzaktan büyüyen bir çocuğun fotoğrafına bakarak yaşadı. Bir yanda şiir, bir yanda sürgün, bir yanda hasret…
Bugün dünyanın başka köşelerinde yaşayan binlerce sürgün gibi.
Ölmeden önce bir vasiyeti vardı Nâzım’ın.
Anadolu’da bir köy mezarlığına gömülmek istiyordu.
Bir çınarın altında.
Memleket toprağında.
Olmadı.
Moskova’da kaldı.
Belki insan bazen ölür ama hasreti ölmez.
Belki bazı sürgünlerin mezarı bile sürgünde kalır.
Ben bunları düşününce ister istemez kendi Mehmet’imi hatırlıyorum.
Bir çocuğu geride bırakıp gitmenin ne demek olduğunu.
Bir sesin telefonda büyümesini.
Bir yüzün fotoğraflarda değişmesini.
Ama bu yazı benim değil.
Haziranın yazısı.
O yüzden sözü Ahmed Arif’e bırakmak gerekir.
Çünkü haziranın ikinci günü onun ölüm yıldönümüdür.
Ve Ahmed Arif başka türlü bir şairdir.
Onun şiirlerinde Mezopotamya’nın tozu vardır.
Dicle’nin sesi.
Dağların gölgesi.
Tütün kokusu.
Yoksul evlerin dumanı.
Ve kavga.
Ama sadece kavga değil.
Büyük bir sevda.
Belki Türkçede sevdayı onun kadar yakıcı anlatan çok az şair vardır.
Şiirlerinde sevgili bazen bir kadın olur.
Bazen bir halk.
Bazen bir memleket.
Bazen hepsi birden.
“Hasretinden Prangalar Eskittim” yalnızca bir aşk şiiri değildir aslında. Özlemin insanı nasıl dönüştürdüğünün hikâyesidir. Yıllar geçse de eksilmeyen bekleyişin hikâyesi.
Ahmed Arif’in şiirleri okunmaz.
Yaşanır.
Bir sigara dumanında.
Bir tren garında.
Bir ayrılık gecesinde.
Bir zindan kapısında.
O yüzden bugün hâlâ milyonlar onun dizelerinde kendini bulur.
Çünkü onun şiirleri kitaplardan değil, hayatın içinden çıkmıştır.
Ve sonra Orhan Kemal…
Belki bu üçlü içinde en sessiz olan odur.
Şair değil, romancıdır.
Ama o da haziranın çocuklarındandır.
İşçileri yazdı.
Yoksulları yazdı.
Küçük insanların büyük hayatlarını yazdı.
Çukurova’nın sıcağını.
Fabrika düdüklerini.
Ekmeğin peşinden koşan insanların hikâyesini.
O da biliyordu hasretin ne olduğunu.
Yoksulluğun ne olduğunu.
Memleketin ne olduğunu.
Belki bu yüzden Nâzım’la dost oldular.
Çünkü ikisi de insana inanıyordu.
Şimdi haziran yine geldi.
Takvimler yine aynı sayfayı açtı.
Nâzım’ın ölümünün üzerinden onlarca yıl geçti.
Ahmed Arif’in de.
Orhan Kemal’in de.
Ama bazı insanlar öldükleri tarihten ibaret kalmıyor.
Her haziranda yeniden dönüyorlar.
Bir şiirde.
Bir türküde.
Bir sigara dumanında.
Bir sürgünün cebinde taşınan eski bir kitapta.
Ve insan o zaman anlıyor.
Hasan Hüseyin haklıymış.
Haziranda ölmek gerçekten zor.
Ama galiba haziranda onları hatırlamak da kolay değil.
