E-postama düşen o çizimi ilk gördüğümde uzun süre konuşamadım.
Kalın, sert çizgilerle yapılmış bir karikatür…
Bir elinde yönetmelikler, diğerinde sözleşmeler… Ağzından öğretmen atamaları yerine kağıt parçaları saçan bir yaratık: “MEB canavarı.”
Altına küçük bir imza iliştirilmişti.
Tanıdığım bir el yazısı.
O çizimi yapan kişi, yakinen tanıdığım biri.
Bir dostum.
Bir resim öğretmeni.
Ve tam 20 yıldır atanmayı bekleyen bir öğretmen.
Beklemekle geçen bir ömür
Onun hikâyesi, tek bir kişinin değil, bir kuşağın hikâyesi.
Üniversiteden mezun olduğunda yıl 2006’ydı.
Elinde diplomayla, boyalarıyla, hayalleriyle sınıfa gireceği günü bekliyordu.
“Çocuklara renkleri anlatacağım,” diyordu, “belki de hayata tutunmalarını sağlayacak tek şey o olacak.”
Ama yıllar geçti.
Atama gelmedi.
Sonra bürokratik engeller çıktı karşısına.
Adres değişiklikleri, puan hesaplamaları, kontenjan oyunları…
Her yeni düzenleme, onun için yeni bir duvar demekti.
Özel okullarda sömürülen bir meslek
Devlet kapısı açılmayınca özel okullara yöneldi.
Kolejler… zincir okullar… parlak tabelalar…
Ama tabelaların parlaklığı, öğretmen odasına yansımıyordu.
• Dört yıllık fakülte mezunu bir öğretmen
• Çizgileriyle çocukların dünyasını renklendiren bir sanatçı
• Ama çoğu zaman asgari ücretin altında çalıştırılan bir emekçi
Resim dersine girmesi gerekirken:
• Koridor nöbeti
• Tanıtım günlerinde broşür dağıtma
• ‘Sen çizersin ne de olsa’ diyerek okul duvarı boyatma
• Müdürün odasına tablo yapma
Hepsi “görev tanımı” diye önüne kondu.
Bir gün bana şöyle demişti:
“Sanat öğretmeni değilim artık. Ucuz grafik tasarımcıyım, güvenlik görevlisiyim, reklamcıyım. Ama hiçbirinin maaşını almıyorum.”
İtiraz ettiğinde ise cümle hazırdı:
“Beğenmiyorsan kapı orada.”
Ve o kapının önünde bekleyen yüzlerce atanmamış öğretmen vardı.
İstifa ve suskunluk
Bir gün gerçekten istifa etmek istedi.
“Öğretmenlik yapacağıma şoförlük yaparım, pazarcılık yaparım,” dedi.
“En azından emeğimin karşılığını alırım.”
Ama yapamadı.
Çevre baskısı…
“Ayıp olur”, “Onca yıl okudun”, “El âlem ne der?” cümleleri…
Türkiye’de bazen insan aç kalabilir, ama statü kaybetmeye zorlanır.
Şimdi o, hâlâ geçici işlerde tutunmaya çalışan bir öğretmen.
Eşi de öğretmen.
İki öğretmen maaşı yok, iki öğretmenin işsizlik hikâyesi var.
Karikatürdeki ‘Canavar’
Çizdiği karikatürde Milli Eğitim Bakanı Yılmaz Tunç’u öğretmenleri yutan bir yaratık olarak resmedilmiş.
Abartı gibi gelebilir.
Ama onun hayatına baktığımda, o canavarın dişleri şunlardı:
• Atama yapılmayan kadrolar
• Güvencesiz sözleşmeli öğretmenlik
• Özel okullarda denetimsiz sömürü
Karikatür bazen gerçeğin en sade halidir.
AKP döneminde eğitime ne oldu? (Üç başlıkta bir yıkım)
Bu hikâye tek başına bir dram değil, bir dönemin politik sonucudur.
1. Atama yerine sözleşmeli ve ücretli öğretmenlik
Kadrolu istihdam azaltıldı.
Yerine güvencesiz modeller getirildi.
Aynı işi yapan öğretmenler farklı statülerde, farklı maaşlarla çalıştırıldı.
Öğretmenler arasında eşitsizlik ve güvencesizlik normalleştirildi.
2. Özel okulların kontrolsüz büyümesi
Devlet okullarına yatırım azalırken özel okul teşvikleri arttı.
Eğitim piyasalaştı.
Öğretmen emeği maliyet kalemine dönüştü.
Veliler müşteri, öğrenciler portföy oldu.
3. Eğitimde nitelik yerine ideolojik ve ekonomik öncelikler
Sanat, spor, felsefe gibi dersler geri plana itildi.
Okullar sınav fabrikasına dönüştü.
Resim öğretmeni ataması “lüks” sayıldı.
Ama çocukların renksiz bir dünyaya mahkûm edilmesi kimsenin gündemine girmedi.
Son dönem uygulamaları: Sessizleşen bir meslek
Bugün hâlâ binlerce öğretmen atama bekliyor.
Mülakat tartışmaları, kontenjan sınırlamaları, norm kadro oyunları…
Her yeni düzenleme umut değil, belirsizlik getiriyor.
Ve özel okullarda çalışan öğretmenler için tablo değişmedi:
• Düşük ücret
• Uzun çalışma saatleri
• Sendikasızlaştırma
• “Memnun değilsen gidebilirsin” düzeni
Bir çizgi, bir hayat
O karikatüre tekrar bakıyorum.
Kalın çizgiler… öfkeli bir gölge…
Ama köşede küçük bir detay var:
Kırmızı bir boya darbesi.
Belki de hâlâ umudu orada saklı.
Çünkü o, bütün bu yıkıma rağmen şunu söyleyen biri:
“Bir gün bir sınıfa gireceğim. Ve çocuklara ilk öğreteceğim şey şu olacak:
Siyah tek renk değildir. İçinde bütün renkleri saklar.”
Türkiye’de eğitim sistemi belki çocukların renklerini solduruyor.
Ama atanmayan öğretmenler, o renkleri hâlâ kalplerinde taşıyor.
