Türkiye’de son dönemde “uyuşturucu operasyonları” başlığı altında yürütülen soruşturma ve gözaltı pratikleri, ceza hukukunun teknik işleyişini aşan bir siyasal-toplumsal düzenleme mantığına işaret etmektedir. Bu pratikler, suçla mücadele kapasitesinden ziyade, cezalandırmanın nasıl bir yönetimsellik biçimi haline geldiğini, hangi toplumsal kaygıları soğurduğunu ve hangi yaşam biçimlerini hedef alan bir ahlaki kodlama ürettiğini görünür kılmaktadır.
Ceza hukukunun kamusal gösteriye dönüşmesi
David Garland’ın geç modern toplumlarda cezalandırma kültürüne ilişkin geliştirdiği çerçeve, bu süreci anlamak için önemli bir başlangıç noktası sunar. Garland’a göre cezalandırma, artık yalnızca norm ihlallerine verilen hukuki tepkiler bütünü değildir; aynı zamanda toplumsal belirsizlikleri yönetmenin, korkuyu düzenlemenin ve siyasal meşruiyeti yeniden üretmenin bir aracıdır. Özellikle yargıya güvenin zayıfladığı, ekonomik ve siyasal krizlerin derinleştiği bağlamlarda ceza adaleti, somut sonuçlar üretmekten çok görünürlük ve etki üretmeye yönelir.
Türkiye’de uyuşturucu operasyonlarının neredeyse her gün tekrarlanan bir medya rutinine dönüşmesi, bu “kontrol performansı”nın ampirik bir örneğidir. Operasyonların sayısı, kapsamı ya da hukuki sonucu kadar; nasıl sunulduğu, hangi imgeler ve hangi dil aracılığıyla dolaşıma sokulduğu belirleyici hale gelmektedir. “Ünlülere yönelik operasyon”, “fenomenler listesi”, “şok gözaltılar” gibi kalıplar, soruşturmayı hukuki bir süreçten çok kamusal bir gösteriye dönüştürmektedir.
Bu gösterinin önemli bir özelliği, makro suç yapılarının sistematik biçimde görünmezleşmesidir. Uyuşturucu ticaretinin uluslararası boyutları, finansman ağları, limanlar, sınır geçişleri ve yerel koruma ilişkileri kamuoyunda sınırlı biçimde tartışılırken; tanınmış ve kolay teşhir edilebilir figürler soruşturmanın merkezine yerleştirilmektedir. Böylece ceza hukuku, örgütlü ve karmaşık suç yapılarıyla mücadele etmekten çok, sembolik hedefler üzerinden bir düzen duygusu üretme işlevi görmektedir.
Sosyal devlete ikame edilen ceza hukuku
Loïc Wacquant’ın “cezalandırıcı devlet” analizleri, bu tabloyu sosyal politika bağlamında tamamlar. Wacquant’a göre neoliberal dönüşümle birlikte sosyal devletin geri çekildiği alanlarda, ceza hukuku ikame bir yönetim aracı olarak genişler. Yoksulluk, güvencesizlik, dışlanma ve bağımlılık gibi sorunlar, sosyal haklar ve kamusal hizmetler yoluyla değil; polis, savcılık ve cezaevi üzerinden yönetilir. Türkiye’de uyuşturucu meselesinin tedavi, rehabilitasyon ve önleyici sosyal politikalar yerine, ağırlıklı olarak cezalandırma ve teşhir ekseninde ele alınması, bu ikameci mantığın açık bir göstergesidir.
Bu noktada yargıya duyulan güven sorunu, kritik bir ampirik bağlam sunmaktadır. Kamuoyu araştırmaları, Türkiye’de yargıya güvenin uzun süredir düşük seyrettiğini ortaya koymaktadır. Bu güvensizlik ortamında, yargısal süreçlerin öngörülebilir biçimde işlemesi yerine; yüksek sesli, hızlı ve görünür müdahaleler tercih edilmektedir. Gözaltıların hemen kamuoyuna duyurulması, isimlerin ve görüntülerin dolaşıma sokulması ve soruşturma aşamasındaki bilgilerin medya aracılığıyla servis edilmesi, hukukun kendisini değil, hukuk yapıyormuş gibi görünmeyi önceleyen bir pratiğe işaret etmektedir.
Jonathan Simon’ın “suç üzerinden yönetme” kavramsallaştırması, bu medya–yargı senkronizasyonunu açıklamak açısından özellikle işlevseldir. Simon’a göre suç söylemi, modern siyasal iktidarın temel meşruiyet dillerinden biri haline gelmiştir. Suç üzerinden konuşmak, karmaşık toplumsal sorunları sadeleştirir, siyasal sorumluluğu görünmez kılar ve itirazı kolayca bastırır.
Türkiye’de uyuşturucuyla mücadele söylemi de tam olarak bu işlevi görmektedir: Sorun, sosyal politika ve yapısal eşitsizlik bağlamından koparılarak, ahlaki bir tehdit ve güvenlik meselesi olarak yeniden çerçevelenmektedir.
Bu ahlaki çerçeveleme, cezalandırma rejiminin belirli yaşam tarzları üzerinde yoğunlaşmasını mümkün kılmaktadır. Operasyonların kamusal sunumunda kullanılan dil, sıklıkla “yozlaşmış hayatlar”, “ahlaki çözülme” ve “toplumsal değerlerin aşınması” gibi imalar üzerinden kurulmakta; bu imalar fiilen seküler, kentli ve LGBTİ+ görünürlüğü yüksek yaşam biçimleriyle ilişkilendirilmektedir. Böylece uyuşturucu söylemi, yalnızca bir suç kategorisi değil; yaşam tarzları arasındaki siyasal-ahlaki çatışmanın düzenleyici bir aracı haline gelmektedir.
Ceza hukukunun esnekleştirilmesi
Mariana Valverde’nin hukuk sosyolojisine katkıları, bu noktada ahlakın hukuktaki işlevini anlamak açısından önemlidir. Valverde, “genel ahlak” ve “kamu düzeni” gibi kavramların modern hukukta sabit normlar değil; esnek ve bağlama duyarlı yönetim araçları olarak işlediğini gösterir. Türkiye’de de bu kavramlar, açık hukuki ölçütlerden ziyade siyasal ve kültürel konjonktüre göre devreye sokulmakta; cezalandırmanın kapsamı ve hedefi bu esneklik üzerinden belirlenmektedir.
Bu esnekliğin sonucu, hukukun seçici bir biçimde işlemesidir. Açık hedef göstermeler, linç çağrıları ve nefret dili çoğu zaman yaptırımsız kalırken; belirli kimliklerin, bedenlerin ve görünürlük biçimlerinin cezai soruşturmalara konu edilmesi, eşitlik ilkesini fiilen aşındırmaktadır. Böylece ceza hukuku, soyut ve nötr bir normlar sistemi olmaktan çıkarak, toplumsal hiyerarşileri yeniden üreten bir aygıta dönüşmektedir.
Uyuşturucu ile mücadele söyleminin bu biçimde işlemesi, sorunun çözümüne dair somut ve ölçülebilir sonuçlar da üretmemektedir. Bağımlılığın yaygınlığı, kullanım yaşının düşmesi ve tedaviye erişimdeki sınırlılıklar, cezalandırıcı ve teşhirci yaklaşımların etkisizliğini açıkça göstermektedir. Buna rağmen operasyonların sürmesi, bu pratiklerin esas işlevinin sorunu çözmekten çok, kamusal alanı düzenlemek ve sınırları yeniden çizmek olduğunu göstermektedir.
Bu nedenle bugün tartışılması gereken, uyuşturucuya ilişkin tekil dosyalar ya da gözaltıların hukuki isabeti değildir. Asıl mesele, ceza hukukunun bir kamu sağlığı ve sosyal politika alanını gasp ederek, siyasal iktidarın meşruiyet krizini yönetmenin başlıca araçlarından biri haline gelmiş olmasıdır. Uyuşturucu söylemi, burada bir çözüm vaadi değil; toplumsal huzursuzluğu yönlendirme, yaşam tarzlarını hizalama ve kamusal alanı daraltma tekniği olarak işlemektedir. Bu teknik, özellikle laik, seküler ve LGBTİ+ görünürlüğü yüksek yaşam biçimleri üzerinde yoğunlaştığında, ceza adaleti artık tarafsız bir düzenleme mekanizması olmaktan çıkar; ahlaki bir disiplin rejimine dönüşür. Hukuk, eşit yurttaşlığı güvence altına almak yerine, “makbul” olan ile “sorunlu” sayılan arasındaki sınırı siyasal iktidar adına yeniden çizer. Bu sınırın nerede başlayıp nerede biteceği ise hukuki ölçütlerle değil, iktidarın güncel ihtiyaçlarıyla belirlenir.
Kamusal alanın daraltılması
Garland’ın işaret ettiği gibi, böyle dönemlerde cezalandırma düzen üretmez; yalnızca düzen varmış hissi üretir. Wacquant’ın uyardığı üzere ise, sosyal devletin yerini ceza devleti aldığında, ne suç azalır ne de toplumsal barış güçlenir. Türkiye’de bugün yaşanan tam da budur: Sosyal politikanın, eşitlikçi yurttaşlığın ve kamusal sorumluluğun yerini gösteriye dayalı bir cezalandırma siyaseti almıştır.
Bu noktada soru artık şudur: Türkiye, uyuşturucu gibi hayati bir sorunu gerçekten çözmek mi istemektedir; yoksa bu sorunu, cezalandırma yoluyla toplumu yeniden biçimlendiren bir siyasal araç olarak mı kullanmaktadır?
Türkiye’de ceza hukuku uzun süredir suçla mücadele eden bir adalet mekanizması olarak değil; muhalifleri yahut yaşam tarzlarını “terbiye eden”, sınır çizen ve hizaya sokan bir iktidar aygıtı olarak işlemektedir. Yargı, adalet dağıtan bağımsız bir kurum olmaktan büyük ölçüde uzaklaşmış; iktidarın ahlaki ve siyasal tercihlerini uygulayan bir araca dönüşmüştür.
Bunun sonuçları ortadadır: Yargıya duyulan güvensizlik derinleşmiş, adalet duygusu aşınmış ve kamusal alan korku, suskunluk ve oto-sansürle daraltılmıştır. Bugün “uyuşturucuyla mücadele” başlığıyla meşrulaştırılan bu pratik, yeni ya da istisnai değildir. Ahlak, kamu düzeni ve milli değerler gibi gerekçelerle yıllardır farklı biçimler altında devrededir. Değişen yalnızca kullanılan başlıklardır; cezalandırma mantığı aynıdır. Hukukun sınırlarını normlar değil, iktidarın tahammül eşiği belirlemektedir. Bu nedenle mesele, yarın ne olacağı değil; ceza hukukunun bugün itaati örgütleyen, görünürlüğü denetleyen ve itirazı bastıran bir siyasal araç olarak normalleştirilmiş olmasıdır.
Kaynakça
GARLAND, David (2001). The Culture of Control: Crime and Social Order in Contemporary Society, Oxford University Press.
ÖZGENÇ, Oğulcan (2026). “ ‘İbret’ Diye mi?: LGBTİ+ Düşmanı Tetikçiler, Fenomenler ve Cadı Avları“, KaosGL, 04.02.2026
SIMON, Jonathan (2007). Governing Through Crime: How the War on Crime Transformed American Democracy and Created a Culture of Fear, Oxford University Press.
VALVERDE, Mariana (2003). Law’s Dream of a Common Knowledge, Princeton University Press, 2003.
WACQUANT, Loïc (2009). Punishing the Poor: The Neoliberal Government of Social Insecurity. Durham, Duke University Press.
YANARDAĞ, Merdan (2026). “Seküler Yaşam Avcılığı mı?”, Birgün, 19.01.2026
