Görsel yapay zekayla oluşturulmuştur
Tek sesli ekranlar
Bir televizyon açıyorsun bugün, karşına çıkan manzara üç aşağı beş yukarı her kanalda aynı. Sabah kuşakları, “gündüz programları” adı altında hayatların reyting malzemesi yapılması, magazinle harmanlanmış dedikodu ve yapay ağlamalar… Akşam olduğunda ise diziler, pahalı arabalar, şatafatlı villalar, karton karakterler. Bütün kanallarda neredeyse aynı tablo. “Muhalif” dediğimiz birkaç kanal var, ama onların da muhalefeti Erdoğan’a ince dokundurmalarla sınırlı. Geri kalan yayınlar tek bir merkezden çıkmış gibi. Sarayın sesi, AKP’nin propagandası. Yolsuzluk yok, kriz yok, yoksulluk yok.

90’ların dizileri: Bir ülkenin aynası
Oysa bizim çocukluğumuz öyle değildi. 90’lar, her ne kadar siyasi açıdan en karanlık yıllar olarak hatırlansa da televizyon bambaşka bir şeydi. Zaman buldukça eski dizileri izliyorum. Önce Bizimkiler’e döndüm. Dört yüz bölümlük bir apartman hikâyesi… Ama o apartman aynı zamanda koskoca bir ülkeydi. Milletvekili maaşları eleştiriliyordu, hükümetin beceriksizlikleri dillendiriliyordu, ekonomik sıkıntılar konuşuluyordu. Bir kapıdan tartışma yükselirken, başka bir pencereden Cemil’in “bira siparişi” sarkıyordu. O dizide herkes vardı. Gerçek insanlar, gerçek dertler, gerçek hayatlar.

Süper Baba ve mahalle direnişi
Şimdi Süper Baba’ya başladım. Kartal Tibet’in yönetmenliğinde, Şevket Altuğ’un başrolünde olduğu dizi. Daha ilk bölümlerde gördüm; bir fabrikanın atıkları dereyi kirletiyor, mahalle halkı ayağa kalkıyor. Sermayeye karşı bir mahalle direnişi, sansürsüz biçimde ekrana taşınabiliyordu. Bugün böyle bir sahnenin ulusal kanallarda yer bulabileceğini hayal edebiliyor muyuz? Üstelik sadece çevre meselesi değil, mahalledeki dayanışma, kadınların özgün sözleri, çocukların gözünden hayatın rengi… Hepsi oradaydı.

Değişen şey: Medyanın zincirlenmesi
Türkiye aslında değişmemiş. Ekonomi hâlâ kötü, yolsuzluk hâlâ var, halk hâlâ yoksul. Ama değişen şey şu, 90’larda bütün bunlar en azından dizilere sızabiliyordu. Bugün ise sadece diziler değil, haberler bile bunlardan bahsedemiyor. Çünkü AKP, medyanın neredeyse tamamını ele geçirdi. RTÜK, filmlere sansür, radyolara lisans iptalleri, “moral değerler” gerekçeleriyle yaptırımlar uyguluyor. Sahte “moral” gerekçelerin ardında muhalefetin sesi eziliyor, küçük ama güçlü bir radyo istasyonu 29 yılın ardından yayından alındı.

Sosyal medya da çıkış değil
Sosyal medya da kurtaran konumunda değil. 2020 itibarıyla yürürlüğe giren Sosyal Medya Yasası, platformlara Türkiye’de temsilci bulundurma zorunluluğu, içeriklere 48 saatte müdahale zorunluluğu ve veri sunma yükümlülüğü getirdi. Uyulmazsa reklam yasakları ve bant genişliği kısıtlamaları kapıya dayanıyor.
Ve neticede… Sansür yasaları ve baskıcı düzenlemelerle birlikte, Türkiye “özgür olmayan” kategorisinde yer alıyor. internet özgürlüğünde hâlâ en düşük puanlarda. Basın özgürlüğünde ise dünya sıralamalarında 159. sıraya kadar gerilemiş durumda.

Sokak haberlerinin susturulması
Geçtiğimiz Mart ayında alevlenen sokak protestoları sırasında devlet televizyonlarda canlı yayını yasakladı, protestocular haberleştirilmedi. RTÜK tehditler savurdu, muhabirler sabah vakti gözaltına alındı. Gazeteciler tutuklandı, sosyal medya hesapları erişime engellendi.

Bir zamanlar en sıradan mahalle dizileri bile sisteme dokunabiliyordu. Bugünse ekranlardan sadece propaganda akıyor. O yüzden eski dizilerdeki o gerçek insanların varlığı bize hâlâ nefes aldırıyor. Çünkü bugünün televizyonunda gerçek yok, yalnızca sarayın icat ettiği bir hayal dünyası var.