Trump’ın Venezuela saldırısı ve Maduro ile Cilia Flores’i kaçırıp esir almasının ardından Monroe doktrinin artık Donroe doktrini olduğunu, Marco Rubio’nun da “Bu bizim yarımküremiz” dediğini bildiğimizde meselenin esasının ne olduğunu ve bundan sonra olacakları da anlamak kolaylaşıyor. ABD emperyalizminin açık biçimde haydutluk yapmasının nedenini sadece Trump’la izah edemeyiz. Geldiğimiz noktada kapitalizmin birikim krizinin belirsizlikten (interregnum) çıkış arayışının artık görüntüde bile olsa rıza üretimini, burjuva demokrasisinin kurumlarını filan dikkate almayacağı (kendilerinin kurduğu BM’nin bir işlevi kalmadı, Filistin soykırımı ile birlikte tümüyle çöp olmuştu zaten çoktandır), açıktan el koyarak ilerleyeceği netleşti.
Kapitalizmin bir kutbunda ABD, Latin Amerika ve Karayipler’in tüm doğal varlıklarına endüstrinin ihtiyacı ve dönüşümü için el koyacak (Trump’ın söylemiyle “petrol bedavaya gelecek”.) Bu sırada ve en az bunun kadar önemli olan diğer kutupta şu anda bu kıtanın neredeyse doğal varlıklarının yüzde 80’ini alan ve bunun için de pek çok yatırım yapmış olan Çin var. Yani ABD bir taşla iki kuş vurmanın peşinde, hem Amerika kıtasına çöküp ihtiyacı olanı bedavaya alacak hem de Çin’i enterne edecek. Bölgenin muhtelif ülkelerinin sırada olduğunu Trump kendi açık telaffuz ettiği için gergin bir bekleyiş var, başta Kolombiya ve Meksika olmak üzere. Ve maalesef tüm bunlar olurken, emparyalizm saldırılarını tüm gezegende artırırken karşısında ciddi bir sosyalist enternasyonal örgütlenme yok.
Evet asıl konumuz bu değil ama söylemeden edemedim çünkü Venezuela halklarının bu başına gelenler aslında sadece bir başlangıç kanımca, Maduro’nun yardımcısı yeni başkan Delcy Rodríguez’in ilk tepkisinin ardından Trump’ın tehditi üzerine ABD ile anlaşabileceğini söylemesi bu düşüncemi pekiştiriyor. Ne için anlaşacaktır? Tümüyle teslim anlamına gelir bu, çünkü Trump azına razı olmayacağını, Venezuela’yı kendilerinin yöneteceğini açık biçimde söyledi.
Şimdi Venezuela’nın ve Maduro’nun yaşadıklarına, sağdan, faşistlerden değil de sol muhalefetin içinden ne tepki geldiğine bakalım. Amerika’nın haydutluğuna karşı halk geçmişte Chávez’e sahip çıktığı gibi binlerce insan kendiliğinden sokaklara neden akmadı, ciddi bir eylemlilik olmadı anlamamız kolay olacakır. Önceki gün hükümetten yapılan çağrının ardından ancak dün PSUV ve Maduro taraftarları güçlü bir biçimde Caracas’ta sokağa indi.
Bugünü anlayabilmek için filmi biraz geriye saralım
Chávez döneminde sosyalist soldaki bazı parti ve örgütler kurumsal yapılarını feshederek bazıları da yapılarıyla PSUV (Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi) yanında yer aldı, güçlü bir destek verdi. Chávez’in sermayeye rağmen halkçı kararları/politikaları, ABD’li petrol şirketlerinden sadece Chevron’u devlet ortaklığı ile tutması ve diğerlerini kovması, en yoksullar için yerel halklar aracılığı ile Mercal ve PDVAL gibi ucuz gıda ağlarını uygulamaya koyması sosyalistler için de tahmin edileceği gibi çok önemliydi. Sağlık ve eğitimde önemli vaatleri vardı ve bunları gerçekleştirdi de; halk ücretsiz sağlık erişimine ve eğitimde fırsat eşitliğine kavuştu. Misión Barrio Adentro, mahallelere binlerce klinik açıldı, 20 bin Kübalı doktor getirildi, halkın sağlık taramaları yapıldı. Misión Robinson’la 1,5 milyon kişi okur yazar oldu, Misión Ribas’la binlerce kişi lise mezunu oldu, Misión Sucre ile yetişkinler üniversite okudu.
Sosyalist yapılar da memnuniyetle bu bileşimin parçası oldular. PPT/Podemos ve Tupamaro, PCV (Komünist Parti) bileşimde yer aldı, Marea Socialista (Troçkist) kendini feshedip PSUV’a katıldı.
Fakat 2013’ten itibaren Maduro iktidarıyla birlikte halkla hükümetin ilişkisi kopuşmaya başladı ve sosyalistlerin de. Bugüne geldiğimizde Chavismo’dan, Bolivarcılıktan geriye pek birşey kalmadığı söylenebilir.
2014 yılında enflasyon, kıtlık, sağlığa erişim ücretsiz olsa bile halkın doktor dışında her şeyini (sadece ilaç filan değil hastanede yatak çarşafını bile) kendi almak zorunda kalması karşısında öğrenci hareketinin ayaklanması 43 ölüme yol açarak zorla bastırıldı, Chávez’in halktan yana tüm politikaları buhar oldu.
2015’e gelindiğinde PPT ve Tupamaro ittifaktan ayrılmak istedi, yüksek yargı eli ile kayyum atandı. Evet öyle. Maduro bu ve sonraki kayyum atamalarına “demokratikleştirme” diyor. Marea Socialista aynı yıl ayrılıp parti kurmak istedi, izin verilmedi.
Tüm bunlar olurken dünyada petrol fiyatlarının düşüşü, ABD’nin baskısı, ambargosu kuşkusuz vardı fakat mesele bölüşümde idi. Emeği ile geçinen milyonlar açlıktan ölürken, ülkeden göçerken, sağlık ve eğitim çökmüş iken, hükümet tarafındaki yandaş sermayenin zenginleşmesi ve yolsuzluklar gizlenemez hale geldi. İşçi sendikaları protestolarında ölümler, tutuklamalar arttı. OVCS’nin (Observatorio Venezolano de Conflictividad Social: Venezuela Sosyal Haklar Gözlemevi) 2017 yılı raporunda sadece Nisan’la Ağustos arasındaki büyük işçi eylemlerinde ölenlerin sayısının 163’ü bulduğu söyleniyor, kesin rakam halen bilinmiyor. Bu ölümlerin çoğu güvenlik güçlerinin müdahalesiyle. Bu sırada işçi sendika liderlerinin tutuklamaları, sendika yönetimlerine kayyum atamaları başlıyor.
Toplu sözleşme ve grev hakkı
11 Ekim 2018’de Çalışma Bakanlığı tarafından çıkarılan Memorando 2792, kamu ve devlet şirketlerinde toplu sözleşmeleri fiilen askıya aldı ve hükümete sözleşmeleri “revize” etme yetkisi verdi. Sermaye ve devlet şirketlerinde işverene “ağır yük” gerekçesiyle sözleşme maddelerini (primler, bonuslar, escalas) kaldırma veya değiştirme izni verdi. İşçi sendikaları bunu “işçi haklarının tümüyle yok edilmesi” olarak gördü.
Grev hakkı yasaklanmadı, fakat protestolar kriminalize edildi, işçi liderleri ve işçiler tutuklandı. Hükümet, grevleri “sabotaj” veya “terörizm” olarak nitelendiriyor; polis müdahalesi kadar paramiliter milisler de eylemlere müdahale ediyor. 2018-2025 arası binlerce protesto bastırıldı. Venezuela tarihinin en büyük işçi konfederasyonu CTV ‘nin (Confederación de Trabajadores de Venezuela) lideri, Genel Sekreter José Elías Torres de Kasım 2025’ten bu yana tutuklu.
Bağımsız sendikalara ve konfederasyonlara kayyum atandığını söylemiştim. Bunun yanı sıra hükümet yanlısı “paralel sendikalar” oluşturuldu, orjinal liderlik devre dışı bırakıldı. Bu durumu daha iyi anlayabilmek için 2020 yılında ittifaktan ayrılmak isteyen PCV‘nin (Venezuela Komünist Partisi) kurumsal kimliğine el konuldu, şu anda iki PCV yönetimi var. Bu öyle bir el koyma ki, logosu (ki buna seçmen kartı diyorlar) dahil sahte PCV’de. Parti seçimlere katılamıyor bu nedenle. Bunu en rahat CHP’nin İstanbul İl Başkanı olarak AKP yargısının atadığı Gürsel Tekin meselesi ile anlayabiliriz, Parti başına da Kemal Kılıçdaroğlu’nun getirilme çabası gibi.
2024 Temmuz seçimleri
Bu gelişimini anlattığım süreçten 2024 seçim sürecine gelindiğinde aslında sosyalistler yok olmadıysa da PSUV ve ardından devam eden süreçte ciddi biçimde erimişlerdi, Chávez’le birleştiklerinde yüzde 10 ila 15 arasında bir oyları vardı fakat bu süreç onlara pahalıya mal oldu. PPT/Tupamaro’nun ülke genelinde (özellikle yerli halk arasında) yüzde on civarında oyu vardı fakat tümüyle dağıldı. Troçkistler yüzde yarımlık küçük bir gruptu fakat partilerini kuramadılar. PCV ülkenin en eski ve köklü partilerinden biri idi, fakat o da partiye el konulduğu için seçimlere katılamadı. Bütün bunların yanında muhtemelen halk desteğini Maduro’dan çekerken, sosyalistleri de suçladı.
Seçimler öncesinde Marea Socialista‘nın girişimiyle 3’ü Troçkist, 4 Marksist-Leninist örgüt –MS (Marea Socialista-Sosyalist Dalga), PSL (Partido Socialismo y Libertad-Sosyalizm ve Özgürlük Partisi), LTS (Liga de Trabajadores por el Socialismo-Sosyalizm İçin İşçi Birliği), PPT-APR (Patria Para Todos – Alternativa Popular Revolucionaria/Herkes İçin Vatan-Halkçı Devrimci Alternatifi)- “İşçi sınıfının adayı yok” başlıklı ortak bir deklarasyonla, seçimleri aktif olarak boykot edeceklerini yani sandığa gidip boş oy kullanacaklarını belirttiler.1
Metnin bir bölümünde gerekçelerini “Dış borç, çoğunluğun yaşam koşullarını ağır şekilde etkiliyor; bu borcu ödemek için sağlık hizmetlerinden, eğitimden, ücretlerden ve diğer temel ihtiyaçlardan para alınıyor. Maduro da bunu yaptı ve iş dünyası yanlısı muhalefet de aynı şeyi yapmak istiyor, ancak IMF ve Amerika Birleşik Devletleri’nin himayesi altında!“ sözleri ile ifade ettiler. Devamında, hükümete ve ABD destekli aday Edmundo González Urrutia’ya yönelik eleştiriler yönelttiler:
Çünkü o sırada Maduro’nun arka kapıdan ABD ile görüştüğü söyleniyordu, nitekim seçimden sonra ve son dönemde Trump temsilcileri ile fotoğrafları basına sızdı.
Óscar Figuera liderliğindeki orijinal PVC ise 2024 başkanlık seçiminde kendi adaylarını çıkaramadı (seçim kartları hükümet tarafından gasp edildiği için). Bunun yerine bağımsız aday Enrique Márquez‘i (Centrados partisi) resmen destekledi. Adından da belli olduğu üzere aday bir merkez partisindendi, “acil durum” adı altında bir protokol yapıldı, seçimden sonra yapılacak değişikliklerle ilgili olarak. Sonuçta 100 binin biraz üzerinde yani yüzde 0,24 oy aldı.
Pek çoğumuzun bildiği üzere seçim sonuçlarının detayının yayınlanmaması, Yüksek Seçim Kurulu’nun dijital bilgiyi erişime açmaması dünya çapında olay oldu, Maduro’nun Latin Amerikalı “dost” demokrat ülke başkanlarıyla da gerilimine neden oldu. Fakat bence bundan da önemlisi 21 milyon seçmenin kayıtlı olduğu seçimde oy verenlerin resmi toplamı 9 milyon civarında, 2018 seçiminden de 2 milyon eksik katılım. Sağ muhalefet, Maduro’nun oylarının yüzde 40’ta kaldığını iddia etti, fakat her şekilde aslında María Machado’nun da desteğinin aslında ülke geneline göre çok az olduğu gerçeği, halkın umutsuzluktan dolayı sandığa gitmediği, yüzde 56 oranıyla çok net ortada.
Emperyalist saldırı ve Venezuela’ya çökme operasyonundan sonra sosyalist partilerin açıklamaları
Şimdi bu uzun özetin ardından iki örgütün açıklamasına bakalım. Marea Socialista, “Saldırıların ardından Trump, sosyal medyada Başkan Maduro ve eşi Cilia Flores’in yakalanıp ülke dışına çıkarıldığını iddia etti. Başkan Yardımcısı Delcy Rodríguez ise bir ses kaydında Maduro’nun kaçırılmasını kınayarak, başkanlık çiftinin nerede olduğuna dair bilgi ve ikisinin de hayatta olduğuna dair kanıt talep etti… Bu dış askeri eylemler, daha önceki tüm ABD saldırganlıkları gibi, ister Nicolás Maduro’nun hükümeti gibi oldukça tartışmalı bir hükümete yönelik olsun ister olmasın, ulusal egemenliği ihlal etmekte ve Venezuela halkını tehlikeye atmaktadır“ diyerek Amerikan emperyalizmini eleştirirken Maduro’yu tartışmalı bulsa da kaçırılmasını “egemenlik ihlali” olarak gördü.2
PCV ise “Emperyalist vesayet veya otoriter sürekliliğe hayır: Krize halkçı, demokratik ve egemen bir çözüm” başlıklı açıklamasında şunları söyledi:
“PCV, bu yabancı askeri müdahale bağlamında gerçekleştirilen, vatandaşlar Nicolás Maduro Moros ve Cilia Flores’in şiddet içeren ve yasadışı gözaltına alınmasını reddeder. Amerika Birleşik Devletleri bir kez daha dünyanın polisi gibi davranarak, yasalarını ülke sınırları dışında uygulamakta ve egemenlik, halkların kendi kaderini tayin etme ve müdahale etmeme ilkelerini açıkça hiçe saymaktadır. ABD yasalarının Venezuela’da hiçbir yargı yetkisi yoktur ve hiçbir yabancı güç silah zoruyla kendi iradesini dayatma hakkına sahip değildir.
“Bu görüş, hiçbir koşulda, fiilen Cumhurbaşkanı olarak iktidarı elinde bulunduran Nicolás Maduro’nun otoriter, antidemokratik, işçi karşıtı ve halk karşıtı yönetiminin siyasi olarak savunulması anlamına gelmez. Maduro ve Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi (PSUV) liderliği, Anayasa’nın, yasaların ve çalışan insanların siyasi, emek ve sosyal haklarının ciddi ihlallerinden sorumlu olup, ülkeye karşı emperyalist kuşatma ve saldırı planları için elverişli koşullar yaratmıştır.”3
Yani sosyalistler ABD emperyalizmini eleştirirken Maduro’yu da eleştirmekten geri durmadılar.
26 Aralık’ta, ABD Venezuela gemilerine saldırılar düzenlemeye devam ederken de PCV yaptığı açıklamada şu cümleleri sarf etmişti:
“Halkın katılımına dayalı, egemen, anayasal ve demokratik bir siyasi çözümün oluşturulmasına olanak sağlayacak geniş kapsamlı bir ulusal tartışmanın acil ihtiyacını yineliyoruz. Bu, Nicolás Maduro’nun görevden alınmasını ve bağımsız ve güvenilir bir Ulusal Seçim Kurulu ile en geç 30 gün içinde yeni başkanlık seçimlerinin derhal yapılmasını; yasa dışı müdahaleye maruz kalan örgütlerin (Venezuela Komünist Partisi dahil) siyasi haklarının tam olarak iade edilmesini ve tüm siyasi akımlar ve genel olarak Venezuela içindeki ve dışındaki seçmenler için demokratik güvencelerin sağlanmasını; haklarını savunmak ve mücadele etmek için şu anda hapsedilenlerin derhal serbest bırakılmasını; ve Anayasa’nın 91. maddesine uygun olarak ücret ve emekli maaşlarının iade edilmesini içermelidir, böylece Venezuela halkı kendi kaderini egemen bir şekilde belirleyebilir.”4
Sonuç olarak, Venezuelalı sol muhalefetten arda ne kaldıysa, ABD emperyalizminin haydutluğunu mahkûm ederken, Maduro’yu da otoriterleşmeyle ve halka, işçi sınıfına karşı sermayenin yanında olmakla suçlayarak eleştiriyorlar. Eleştirilerin bağlamının ve Venezuelalı sosyalistlerde “halkçı Maduro” söyleminin bir karşılığı olmadığının anlaşılması için, konuyu Chávez’in mirasından başlayarak kronolojik sırayla ele almak istedim.
- https://www.laizquierdadiario.com.ve/La-clase-trabajadora-no-tiene-candidatos-en-esta-eleccion-No-nos-representan ↩︎
- https://mareasocialista.org/2026/01/04/marea-socialista-manifiesta-su-repudio-a-los-bombardeos-y-agresiones-intervencionistas-del-imperialismo-yanki-a-venezuela/ ↩︎
- https://prensapcv.wordpress.com/2026/01/06/no-imperialist-tutelage-or-authoritarian-continuity-for-a-popular-democratic-and-sovereign-solution-to-the-crisis/ ↩︎
- https://www.idcommunism.com/2025/12/statement-by-communist-party-of-venezuela-no-to-imperialist-occupation-no-to-internal-capitulation.html ↩︎
