Demokratik Kürt Hareketi’nin önderi Abdullah Öcalan hakkında, gerek Türkiye sosyalist hareketinin bazı çevreleri, gerekse milliyetçi Kürt siyasetinin kimi temsilcileri ve bazı entelektüeller tarafından son yıllarda yoğun eleştiriler yöneltilmektedir.
Bu eleştirilerin önemli bir bölümünün, Türkiye’nin Kürt sorununun çözümüne katkı sunmaktan ziyade demokratik kamuoyundaki görüş ayrılıklarını derinleştirdiği ve çoğu zaman yapıcı eleştirinin sınırlarını aşarak kişisel itibarsızlaştırma niteliği taşıdığı kanaatindeyim.
Bu çerçevede, milyonlarca Kürdün meşru siyasal önderi olarak benimsediği Abdullah Öcalan’a yönelik eleştiriler, yalnızca onun şahsını hedef almakla kalmamakta; Demokratik Kürt Hareketi’ne yönelik siyasal mesafelenmenin ve hareketi gayrimeşru göstermenin de başlıca araçlarından biri olarak kullanılmaktadır.
Bu eleştirileri genel olarak iki başlık altında toplamak mümkündür. İlk grup, Abdullah Öcalan’ın 1999 yılında İmralı Cezaevi’nde ağır tecrit koşullarına alınmasından önce yaptığı çeşitli konuşmalardan seçilen ve bağlamından koparılan bazı ifadeler üzerinden yürütülen değerlendirmelerdir. İkinci grup ise Ekim 2024’te yeniden başlayan diyalog süreci kapsamında yaptığı değerlendirmeler ile özellikle 27 Şubat 2025 tarihinde PKK’nin silah bırakmasına ilişkin kaleme aldığı çağrı metnine yönelik yorumlardan oluşmaktadır.
I. Bağlamından Koparılan Eleştiriler
İlk gruptaki eleştirilerden başlayacak olursak, çeşitli video kayıtlarında Abdullah Öcalan’ın Kürt kadınlarına ilişkin olumsuz değerlendirmelerde bulunduğu ileri sürülmektedir. Ancak bu videoların önemli bir kısmının özel sohbet ortamlarında kaydedildiği, çoğunun yalnızca birkaç dakikalık kesitlerden oluştuğu ve konuşmaların öncesi ile sonrasının bilinmediği görülmektedir. Dolayısıyla sözlerin hangi bağlam içinde söylendiğini kesin olarak tespit etmek çoğu zaman mümkün değildir.
Bunun yanında, aynı dönemlere ait çok sayıda konuşmasında Öcalan’ın Kürt erkeklerini, erkek egemen kültürü ve kadın-erkek ilişkilerindeki eşitsizlikleri sert biçimde eleştirdiği de bilinmektedir. Ne var ki bu değerlendirmeler çoğunlukla göz ardı edilmekte, yalnızca belirli ifadeler öne çıkarılmaktadır.
Bu nedenle, sınırlı sayıdaki alıntılar üzerinden Öcalan’ı kadın düşmanı ya da maço bir siyasal figür olarak tanımlamak indirgemeci ve maksatlı bir yaklaşımdır.
Daha önemlisi ise, Öcalan’ın 1990’lı yıllardan itibaren geliştirdiği kadın özgürlükçü paradigmanın Demokratik Kürt Hareketi’nin temel ideolojik sütunlarından biri hâline gelmiş olmasıdır. Aradan geçen yıllarda bu yaklaşım, yalnızca teorik düzeyde kalmamış; Kürt siyasal hareketinin örgütlenme biçimlerini, yerel yönetim anlayışını ve kadınların siyasal temsiline ilişkin uygulamaları önemli ölçüde etkilemiştir.
Özellikle Rojava deneyiminin dünya kamuoyunda ilgi görmesinde, kadınların siyasal, toplumsal ve askerî alanlardaki görünürlüğünün belirleyici bir rol oynadığı kuşku götürmez bir gerçektir.
Elbette ataerkil kültürün yüzyıllardır belirleyici olduğu Ortadoğu toplumlarında hiçbir siyasal hareketin ya da bireyin bu kültürün etkilerinden tamamen bağımsız olduğu iddia edilemez. Asıl belirleyici olan, bireysel kusurların ötesinde, toplumsal dönüşümü hedefleyen siyasal ve ideolojik perspektiftir.
Öcalan’ın kadın özgürlüğünü demokratik dönüşümün temel koşullarından biri olarak ele alması da bu çerçevede değerlendirilmelidir.
II. Barış Süreci ve Asimetrik Müzakere Koşulları
İkinci gruptaki eleştiriler ise 2024 yılının Ekim ayından itibaren devlet ile yürütülen görüşmeler sırasında basına yansıyan tutanaklar ile 27 Şubat 2025 tarihli çağrı metni etrafında şekillenmektedir.
Bu eleştirilerde Abdullah Öcalan, Kürt hareketini devlet karşısında geri adım atmaya yönlendirmekle, hatta hareketin teslim alınmasına aracılık etmekle suçlanmaktadır.
Ancak bu değerlendirmeler yapılırken sürecin yürütüldüğü nesnel koşullar çoğu zaman göz ardı edilmektedir.
Öncelikle Abdullah Öcalan’ın, yaklaşık çeyrek asırdır ağır tecrit koşullarında bulunan bir siyasal aktör olduğu ve devlet ile yürüttüğü görüşmeleri son derece eşitsiz koşullar altında gerçekleştirdiği göz ardı edilmemelidir. PKK yönetimiyle, DEM Parti heyetleriyle ya da diğer siyasal aktörlerle düzenli, kesintisiz ve özgür biçimde görüşme imkânına sahip değildir. Bu nedenle sağlıklı ve sürekli bir bilgi akışı ile ortak siyasal değerlendirme zemininin oluşması da mümkün olmamaktadır.
Görüşme trafiği, devletin izin verdiği ölçüde ve devletin belirlediği koşullar altında yürütülmektedir. Dolayısıyla bu süreç, eşit taraflar arasında yürütülen klasik bir siyasal müzakere olarak değil; iletişim ve hareket imkânlarının büyük ölçüde tek tarafın denetiminde olduğu son derece asimetrik bir müzakere süreci olarak değerlendirilmelidir.
Böyle bir zeminde yapılan açıklamaları ve alınan siyasal tutumları, tarafların eşit müzakere kapasitesine sahip olduğu varsayımıyla değerlendirmek sağlıklı sonuçlar üretmeyecektir.
İkinci olarak, bu sürecin temel amacı Kürt sorununun bütün boyutlarıyla nihai çözümünü sağlamak değil; kırk yılı aşkın süredir devam eden ve on binlerce insanın yaşamını yitirmesine, milyonlarca insanın yerinden edilmesine yol açan silahlı çatışma dönemini sona erdirmektir.
Kalıcı bir çatışmasızlık ortamı oluşturulmadan, Kürtlerin siyasal statüsü, anayasal güvenceler, kültürel haklar ve demokratikleşme gibi başlıklarda ilerleme sağlanmasının oldukça güç olduğu açıktır.
Bu nedenle, yürütülen müzakere sürecine kategorik olarak karşı çıkan çevrelerin, bunun yerine nasıl bir siyasal strateji önerdiklerini açık biçimde ortaya koymaları gerekir.
Eğer önerilen alternatif yeniden silahlı çatışma sürecine dönülmesiyse, bunun başta Kürt halkı olmak üzere tüm toplum açısından doğuracağı insani ve siyasal maliyetlerin de açıkça savunulması gerekir.
Çatışmanın en ağır bedelini sahada yaşayan milyonlarca insan öderken, bu bedelleri üstlenmeyecek konumlarda bulunanların müzakere olasılığını peşinen reddeden söylemleri ciddi bir siyasal sorumluluk sorununu da beraberinde getirmektedir.
Nitekim 27 Şubat 2025 tarihli çağrıdan sonra yaptığı çeşitli açıklamalarda Öcalan’ın, Kürtlerin hukuki statüsünün anayasal güvence altına alınmasının gerekliliğini vurguladığı, statü tanınmaksızın demokratik entegrasyonun mümkün olmayacağını ifade ettiği ve Rojava’nın özerk yapısının korunmasına ilişkin değerlendirmelerde bulunduğu görülmektedir.
Bu nedenle hem çağrı metninin hem de basına yansıyan bazı ifadelerin, yürütülen müzakerenin sınırlı amaçları ve bağlamı içinde değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim.
III. Yapıcı Eleştiri Ne Olmalıdır?
Bu çerçevede, Abdullah Öcalan’ı bütünüyle itibarsızlaştırmayı hedefleyen kampanyalar, siyasal amaçlarından bağımsız olarak, müzakere sürecinde Kürtlere mümkün olduğunca sınırlı haklar tanınmasını savunan devletin inkârcı ve asimilasyoncu yaklaşımının elini güçlendirir.
Elbette eleştiri demokratik siyasetin vazgeçilmez bir unsurudur. Ancak yapıcı eleştirinin amacı, çözüm yollarını çoğaltmak, demokratik müzakere zeminini güçlendirmek ve siyasal aktörlerin politikalarını daha ileriye taşımak olmalıdır; Abdullah Öcalan’ı mutlak biçimde değersizleştirmeyi hedefleyen itibarsızlaştırma kampanyaları ise bu amaca hizmet etmemektedir.
Sosyalist hareket açısından bakıldığında ise, enternasyonalizm ilkesini benimseyen siyasal yapıların önündeki temel görevlerden biri, barış sürecinin demokratik güvencelerle ilerlemesini ve Abdullah Öcalan’ın özgür çalışma koşullarına kavuşmasını savunmaktır.
Çünkü siyasal çözüm arayışlarının sağlıklı biçimde yürütülebilmesi, tarafların düşüncelerini serbestçe ifade edebileceği koşulların oluşmasına bağlıdır.
Yaklaşık iki yıldır devam eden sürecin henüz anayasal ya da hukuksal düzeyde somut kazanımlar üretmediği doğrudur. Bununla birlikte, çatışmaların büyük ölçüde durması sayesinde yaşam hakkının korunması açısından önemli bir mesafe alınmış, DEM Parti’nin önceki dönemlerde olduğu ölçüde sistematik biçimde kriminalize edilmediği bir siyasal iklim oluşmuş ve Türkiye siyasetinin geniş bir kesimi Kürt meselesini görmezden gelmenin mümkün olmadığını kabul etmek zorunda kalmıştır.
Bugün milliyetçi muhalefetin bazı istisnaları dışında hemen bütün siyasal aktörlerin yolunun Türkiye Kürdistanı’nın kalbi Diyarbakır’dan geçmesi ve Demokratik Kürt Hareketi’ni Türkiye siyasetinin vazgeçilmez unsurlarından biri olarak dikkate almaları da bu değişimin göstergelerinden biridir.
Abdullah Öcalan’ın son otuz yılda geliştirdiği siyasal ve kuramsal yaklaşımın klasik Marksist-Leninist gelenekten belirgin biçimde ayrıştığı görülmektedir.
Demokratik konfederalizm, komünal örgütlenme, yerel demokrasi, ekoloji ve kadın özgürlüğünü merkeze alan bu yaklaşım, devlet merkezli sosyalizm anlayışına alternatif bir model ortaya koyma iddiası taşımaktadır.
Bu modelin kuramsal temelleri, pratikte ortaya çıkan sonuçları, sınırlılıkları ve Türkiye ile Ortadoğu koşullarında uygulanabilirliği üzerine yürütülecek tartışmalar, kişiselleştirilmiş polemiklerden daha yapıcı bir zemin sunmaktadır.
Benzer biçimde, Kürt sorununun demokratik çözümü ile emek mücadelesinin ortak bir siyasal hatta nasıl buluşturulabileceği meselesi de hem Türkiye solunun hem de demokratik kamuoyunun önünde duran önemli bir tartışma alanıdır.
Bu bağlamda, Abdullah Öcalan’a yönelik eleştirilerin meşruiyeti, onun siyasal görüşlerinin tartışılabilir olup olmamasından ziyade, bu eleştirilerin demokratik çözüm perspektifine nasıl bir katkı sunduğu üzerinden değerlendirilmelidir.
Bağlamından koparılan alıntılar, kişiselleştirilmiş polemikler ve itibarsızlaştırma yönelimleri, Kürt sorununun çözümüne katkı sunmadığı gibi demokratik müzakere zeminini de zayıflatma riski taşımaktadır.
Bu nedenle Türkiye solunun ve demokratik kamuoyunun önündeki temel görev, kişileri hedef alan tartışmalar yerine, Kürt sorununun demokratik çözümünü ve emek mücadelesini ortaklaştıracak teorik ve siyasal tartışmaları geliştirmek olmalıdır.
Toros Korkmaz
