Suriye’de Kürt hareketinin olağanüstü koşulların sunduğu fırsatlar üzerinden yelkenlerini şişirdiği ve benim ‘Kürtlerin Zamanı’ dediğim tarihin bu kesiti, başlangıçtaki iddialar ve günün sonunda elde kalanlarla birlikte uzun süre tartışmalara konu olacaktır.
Afrin, Kobanê ve Cezire bölgesinde kanton sistemiyle başlayan, eş başkanlık ve kotalarla kadınlara alan açan, Kadın Koruma Birliklerini (YPJ) öz savunmanın ön cephesine alan, diğer halkları yönetime katmayı vadeden, yerel komiteler, ‘demokratik meclis’, yürütme konseyi (hükümet) ve seküler ‘toplumsal sözleşme’ (anayasa) ile temellendirilen ‘demokratik özerklik’ modeli ekim 2014’ten itibaren YPG’nin IŞİD’e karşı Amerikan ajandasına dahil edilmesiyle dönüşüm geçirdi. Başlangıçtaki ‘üçüncü yol’ stratejisinde temel sapmalar yaşandı.
Kontrol alanları Arap bölgelerine yayılırken Fırat her halükarda savunma hattına, nehrin batısındaki bazı alanlar da potansiyel genişlemenin yeni ön cephelerine dönüştü. Mesela Menbic, önce Afrin’e ardından Akdeniz’e kavuşacak bir koridorun başlangıç noktasıydı. Yani çift ajandalı bir harita üzerinden geleceğe bakılıyordu.
Petrol ve doğal gaz sahalarının, barajlar ve elektrik santralleri ve sınır kapılarının kontrolüyle bir güç denklemi kuruluyordu. IŞİD’e karşı Rus-Suriye değil de Amerikan ortaklığını tercih etmek geleceğe yönelik beklentilerle ilintiliydi. Uluslararası meşruiyet kazanılacak, askeri destek özerklik için siyasi bir tanımaya dönüşecek, ola ki bir gün rejim yıkılırsa bu yapı müstakbel Suriye’nin dönüştürücü gücü ve taşıyıcı kolonu olacak, bu olmazsa uluslararası güçlerin desteğiyle başka bir gelecek inşa edilecek.
Fakat uluslararası destek kendi çıkarlarını ve jeopolitik tasarımını izliyor. Rejimin yıkılmasıyla birlikte Washington’un Suriye’deki hedefleri karşılanırken özerklik modelinin Amerikan varlığı ve desteğine teyellenmiş hayallerine kabus çöktü. SDG’nin Arap bileşenleri için de ortaklığın zemini değişti. Fırat’ın batısında ve doğusunda hızlı çöküşün nedeni ve dinamikleri, aynı zamanda Temmuz 2012’den bu yana ‘Kürtlerin Zamanı’nı heba eden tercihler, yanlışlıklar ve hesap hatalarıyla doğrudan örtüşüyor.
Kürtler Amerikan desteği ve 100 bin kişilik askeri-güvenlik gücüyle Fırat’ın doğusunu bir bütün olarak, Fırat’ın batısındaki yerleri de kaldıraç olarak kullanarak masadan yekpare bir özerklik kaldıracağını umuyordu. 10 Mart anlaşmasına bu hedefler setiyle bakılıyordu. Aşiretlerin saf değiştirmesi, ABD’nin “Buraya kadar” demesi, yaratılan beklentilerin aksine Tel Aviv’in el atmaması ya da güneyi İsrail’in, kuzeyi Türkiye’nin nüfuz alanı olarak görmesi 18 Ocak anlaşmasının dayatılabileceği yeni bir kontrol haritasını mümkün kıldı.
SDG’nin YPG haline gerilediği, Kobanê ve Haseke’nin yeni savunma hattı olarak belirlendiği, “Kürtlere soykırım yapılıyor” kampanyasıyla Kürt coğrafyası ve uluslararası toplumun harekete geçirildiği, nihayetinde Amerikan-Fransız müdahalesiyle çıkış arandığı bir zeminde dünkü anlaşma şekillendi.
Daha önce Şam’dan 3 tümen ve 2 tugay olarak entegrasyon teklifi almış olan SDG’nin bu sefer Halep’teki bir tümenine bağlanmak üzere Kobanê’de bir tugayın teşekkülü, Haseke’de bir tümene katılmak üzere Cezire bölgesinde 3 tugayın oluşturulması, tugay komutanlarının Kürt olması, Asayiş’in İçişleri Bakanlığı bünyesinde Kürt bölgelerinde kalması, SDG güçlerinin belirlenmiş kışlalara çekilmesi, Suriye ordusunun Şedadi’ye inmesi, Savunma Bakan Yardımcılığı, Haseke valiliği ve Haseke emniyet müdür yardımcılığına SDG’nin önerdiği isimlerden atama yapılması, petrol-doğal gaz sahaları, sınır kapıları ve havaalanlarının merkeze devri, yerel kadroları korumak suretiyle özerklik kurumlarının devlet kurumlarıyla birleştirilmesi, bölgede düzenlenmiş diplomaların tanınması, müfredatla ilgili ortak komite çalışmalarının yürütülmesi, Semelka’dan yabancı girişlerinin yasaklanması (Yani merkezi baypas eden uluslararası temasların sınırlandırılması) ve bölgedeki sivil kurumlar ile medya organlarının Şam’da ruhsatlandırılmasını öngörülüyor.
Göç edenlerin geri dönüşü dışında Afrin, Halep’teki mahalleler ve ‘Şehba’ kapsam dışı bırakılıyor. Ayrıca YPJ’nin henüz konuşulmadığı, yetki devrinin kapsamının netleşmediği, merkez-yerel ilişkisinin ve mali kaynakların tanımlanmadığı bir dizi belirsizlik var. Afrin, Ras’ul Ayn ve Halep’teki eski statükoya dönüşün hiçbir işareti yok. Pek çok hesap Şam lehine kapanmış izlenimi veriyor.
Halbuki Kürtler 10 Mart anlaşmasının müzakere edildiği masada petrol ve doğal gaz gelirlerinden yüzde 30 pay, tüm devlet kadrolarında yüzde 30 tahsisat, sınır kapılarının yanı sıra hidrokarbon ve hidroelektrik sahalarında ortak yönetim, SDG’nin askeri özerkliği ve Fırat’ın doğusunda güç tekeli arıyordu. Şimdi bu anlaşmayı büyük bir kazanım olarak sunuyorlar.
Colani yönetimine bakılırsa devletin kontrolü tesis ediliyor, 18 Ocak anlaşmasındaki gibi SDG’nin orduya bireysel katılımı esas alınıyor ve özerkliği çağrıştıran herhangi bir taviz verilmiyor.
Tarafların anlaşmaya yüklediği zıt anlamlar uygulanmada çıkabilecek potansiyel krizlere işaret ediyor. Yani tarafların önünde daha çok su kaldıracak bir hamur duruyor. Bazı makamlara SDG’den atama yapılması ve yerel kadroların korunması esasen merkezi kontrolün zamanla tahkim edilmeyeceği anlamına gelmiyor. Colani’nin Kürtlerin haklarını düzenleyen 13 No’lu kararnamesi esas alınıyor. Orada Kürtçenin seçmeli ders olarak okutulması var ama ana dilinde eğitim talebine denk gelen bir şey yok. HTŞ mantalitesi dikkate alındığında müfredat uyumsuzluğunun boyutları da tahmin edilebilir.
Çatışmaların sonlandırılması, “Kobanê 2” senaryosunun bertaraf edilmesi ve müzakere zeminine dönülmesi açısından bu anlaşma önemli. Fakat bu, 14 yıllık bir sürecin boğum noktası ise ‘Kürtlerin Zamanı’ metaforundan geriye ne kaldı diye sormak gerekiyor. Kazanımlar yıllardır büyük bir öz güvenle Kürtlere vadedilen idari, siyasi ve askeri özerklik statüsünün ne kadarını karşılıyor? Colani yönetiminin bir yıllık sicili, kağıt üzerindeki kazanımları ya da taahhütleri de aşındırabileceğini söylüyor. Şam dil, kimlik ve kültürel haklarla ilgili açılımının ötesinde merkeziyetçi yaklaşımın dışına çıkan her alanda mutlak bir erime hedefliyor.
Tabloya bir de Şam ve Ankara açısından bakmak gerekiyor. Sahilde Alevi katliamı devam ederken ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Thomas Barrack’ın ara buluculuk ettiği 10 Mart anlaşması, zamanlama marifetiyle Colani yönetimine sunulan bir can simidiydi. Temmuzda Süveyde’de Dürziler katledilirken Amman’da Suriye, ABD ve Ürdün arasında imzalanan yol haritası Colani yönetimini bir kez daha ipten alan hamleydi.
Kürtleri “İsrail’in güçlü müttefiki” olarak konumlandıran Senatör Lindsey Graham’ın “Kürtleri koruma yasa tasarısı” ile Suriye’yi yaptırım kıskacına alma girişiminin gölgesinde dün açıklanan anlaşma da yine Colani yönetiminin altındaki halının çekilmesini önledi. Ve de Trump yönetiminin Şam’a desteğini sürdürmesini kolaylaştırdı.
ABD-İsrail-Suriye üçgenindeki masada, güneyde İsrail’in, kuzeyde Türkiye’nin temin edildiği formülasyon tam Ankara’nın hedeflediği sonucu vermedi. Ancak Ankara, son anlaşmayı destekleyerek hem İmralı sürecini rayda tutma imkanını muhafaza etti hem de İsrail-Amerikan ekseninde olası bir yön değişikliğinin önüne geçti. Anladığımız kadarıyla Ankara kısmi idari özerklikten ziyade petrol, doğal gaz, barajlar ve sınır kapıları üzerindeki kontrolü ve askeri özerkliği bertaraf edilmesi gereken bir seçenek olarak görüyor.
10 Mart dahil kaç anlaşma ve mutabakatın eskitildiği, “Ben garantörüm” diyen Fransa’nın yazılı taahhütte bulunmadığı, “Tek devlet, tek ordu, tek bayrak” şiarına sarmalanmış Amerikan ara buluculuğunun kongre baskısı ile Trump’ın öncelikleri arasında belirsizleşebildiği düşünülürse şu soru askıya çıkıyor: “Parafe edilen metin nihai çözüm mü yoksa ilgili taraflara manevra alanı açan stratejik hamle mi?”
Aşamalı entegrasyon planı, Amerikan çıkarlarını temin ettiği sürece Şam’dan yana, kullanım değerini koruduğu sürece de SDG’den yana yontulabilir.
