Avrupa’nın birçok ülkesinde sokaklar yeniden hareketlendi. Özellikle büyük şehirlerde, gerek konut kıtlığı gerekse eğitimdeki yetersiz altyapı ve kamu hizmetlerindeki gerileme nedeniyle yüz binlerce insanın katıldığı gösteriler, iş bırakmalar ve okul boykotları yaşanıyor. İlerici sol sendikalar da kitlesel düzeyde olmasa bile bu eylemlere destek veriyor. İspanya’da konut krizine karşı on binlerce insan sokağa çıkarken, Fransa’da eğitim sistemindeki bozulmaya ve kamu hizmetlerindeki gerilemeye karşı öğrenciler ülke çapında harekete geçti. Belçika’da ise gençler eğitim reformlarına, bütçe kesintilerine ve artan eğitim maliyetlerine karşı gösteriler düzenliyor. İspanya’da 3 Ekim’de, yalnızca Madrid’de yaklaşık 70 bin kişinin katıldığı ve toplam 50 kente yayılan konut protestolarında artan kiralar, tahliyeler ve konutun yatırım aracına dönüşmesi öne çıktı. Fransa’da eylül ayında başlayan öğrenci hareketi yüzlerce okula yayıldı ve 6 Ekim’de ülke genelinde 450 binden fazla insanın katıldığı gösterilere dönüştü. Belçika’da da Fransızca konuşulan bölgelerde öğrenciler eğitim bütçesindeki kesintilere, üniversite ücretlerindeki artışa ve eğitim koşullarındaki kötüleşmeye karşı sokağa çıktı. Avrupa Öğrenciler Birliği’nin 2026 baharına ilişkin izleme raporu da 22 ülkede 54 öğrenci protestosu kaydetmiş durumda. Dolayısıyla ortada münferit birkaç gösteriden daha fazlası var.[1] Avrupa toplumlarında, özellikle Z kuşağı olarak nitelendirilen gençler arasında ekonomik güvenlik, barınma, eğitim, kamu hizmetleri ve gelecek beklentileri etrafında ciddi bir hoşnutsuzluk birikiyor.
Fakat bu tabloya yalnızca sokakta görünen yüzü üzerinden bakmak ciddi bir yanılgıya yol açacaktır. Avrupa’nın büyük kentlerinde meydana gelen kitlesel gösteriler, sosyal medyada dolaşıma giren görüntüler ve genç kuşakların politik enerjisi, kıtanın tamamının siyasal ruh halini temsil etmiyor. Son on yılda popülist radikal sağ partiler (siyasi literatürdeki yaygın adıyla neofaşist hareketler), birçok Avrupa ülkesindeki kamuoyu yoklamalarında yüzde 30’u bulan veya aşan oy oranlarına ulaşarak ya birinci parti ya da ana muhalefet konumuna yükseldi. Örneğin, Fransa’da Marine Le Pen’in Ulusal Derleniş Partisi’ne oy vermek niyetinde olanlar (eski adıyla Ulusal Cephe) yüzde 35’e çıkarken; Almanya’da, Nazi rejimine sempati duyan isimleri de bünyesinde barındıran Almanya için Alternatif Partisi (AfD) yüzde 30 seviyesine yaklaştı. Sosyal demokrat geleneğin son derece güçlü olduğu ve sol koalisyonların uzun yıllardır iktidarda bulunduğu İspanya’da bile, faşist Franco yönetimini açıkça savunan Vox (Ses) Partisi, önümüzdeki Kasım sonundaki genel seçim anketlerinde yüzde 20’ler civarına yaklaştı. İtalya’da ise neofaşist köklerini ve kimliğini inkâr etmeyen Giorgia Meloni, liderliğini yaptığı İtalya’nın Kardeşleri partisiyle yaklaşık yüzde 30’luk bir oy desteği alarak son dört yıldır koalisyon hükümetinin başbakanlık koltuğunda oturuyor. Benzer şekilde, geleneksel olarak sosyal demokrasinin kalesi kabul edilen İskandinavya ülkelerinde dahi sağ popülist partilerin oy oranları yüzde 20’ler sınırına dayanmış durumda.[2]
Avrupa siyasetinin en önemli çatışmalarından biri, artık aynı ülke içerisinde farklı coğrafyaların birbirinden giderek ayrışması olacağa benziyor. Büyük kentlerin merkezlerinde öğrenciler, kiracılar, göçmenler, sendikalar ve genç çalışanlar daha fazla sosyal hak, daha ucuz konut, daha iyi kamu hizmetleri ve daha kapsayıcı bir toplum talep ederken; küçük şehirlerde, kasabalarda ve kırsal bölgelerde yaşayan geniş toplumsal kesimler aynı gelişmeleri bambaşka bir pencereden okuyabiliyor.
Burada mesele yalnızca ekonomik çıkarların farklılaşması değildir. Birçok seçmen için kent merkezlerinde görülen protestolar; düzensizlik, devlet otoritesinin zayıflaması, göçmenlerin görünürlüğünün artması, göçmen radikal İslamcıların kendi demokrasi karşıtı gerici değerlerini büyük topluma dayatması, polisle çatışmalar, kamu düzeninin bozulması ve siyasal elitlerin kendi yaşamlarından uzaklaşması gibi algılarla birleşiyor. Avrupa üzerine yapılan karşılaştırmalı araştırmalar da kent ile kır arasındaki farkın, özellikle radikal sağın göçmen karşıtı ve otoriter siyasal tutumları açısından önemli olduğunu gösteriyor. Yirmi üç Avrupa ülkesini inceleyen bir çalışma, kırsal bölgelerde yerlilikçi ve otoriter tutumların büyük kentlere kıyasla daha güçlü olduğunu ortaya koyarken,[3] Avrupa Birliği’nin kırsal bölgeler üzerine yaptığı çalışmalar da birçok ülkede kırsal alanların Avrupa şüpheciliği ve protesto oyları bakımından daha yüksek oranlara sahip olduğunu gösteriyor.
Kent merkezlerinde gelişen toplumsal hareketlerin taleplerinin son derece meşru ve maddi sorunlara dayandığı çok açık. Ancak kent merkezlerinde yaşayan ve sokakta görünür hale gelen grupların talepleri ile ülkenin geri kalanındaki seçmenin bu talepleri nasıl algıladığı arasında giderek büyüyen bir mesafe oluşmaya başladı. Protestolar kendisini konut hakkı, eğitim hakkı veya sosyal adalet üzerinden tanımlarken, protestoların ana akım burjuva medyasında ve radikal sağ grupların etkili olduğu sosyal medya kanallarında sunuluş biçimi bambaşka bir siyasal anlam kazanıyor. Birkaç bin kişinin polisle çatıştığı, mağazaların zarar gördüğü veya toplu taşımanın durduğu görüntüler sürekli servis edilerek yüz binlerce kişinin katıldığı barışçıl gösteriler kasten gölgede bırakılıyor. Örneğin Fransa’daki son öğrenci gösterilerinde de benzer bir durum yaşandı. Hareketin temel talepleri eğitim koşullarına ilişkin olmasına rağmen bazı kentlerde meydana gelen şiddet olayları ve polis müdahaleleri tartışmanın merkezine yerleşti.
Burada popülist sağın siyasal avantajı ortaya çıkıyor. Radikal sağ, kapitalizmin ürettiği ekonomik ve sosyal sorunları çözmek konusunda son derece sınırlı bir kapasiteye sahip olsa bile, bu sorunların yarattığı öfkeyi kültürel ve kimliksel bir çatışmaya çevirmekte oldukça başarılı. Konut krizi mi var? Göçmenler suçlanıyor. Kamu hizmetleri mi geriliyor? “Devlet kendi vatandaşını unuttu” deniliyor. Gençler gelecek bulamıyor mu? Sorunun nedeni küresel kapitalizmin yapısal dönüşümü yerine elitler, göçmenler, Brüksel bürokrasisi veya “şehirli kültürel elitler” olarak gösteriliyor. Kent merkezlerinde meydana gelen protestolar da bu anlatının işine yarıyor. Radikal sağ açısından protestoların taleplerinin içeriğinden çok, protestocuların kim olduğu, hangi dine mensup oldukları ve nasıl göründüğü önem kazanıyor. Böylece ekonomik kriz, sınıfsal bir mesele olmaktan çıkarılıp kültürel bir “biz ve onlar” çatışmasına dönüştürülüyor. Bu mekanizma özellikle küçük şehirlerde ve kırsal bölgelerde etkili oluyor; çünkü burada yaşayan insanlar ekonomik sorunları çok somut biçimde deneyimlerken, kent merkezlerindeki protesto kültürünün kendilerine ait olmadığını düşünüyorlar. Portekiz üzerine yapılan yakın tarihli bir çalışma da kırsal bölgelerde neofaşist sağcı Chega’ya desteğin önemli bir bölümünü “siyasal olarak ihmal edilmiş olma” duygusunun açıkladığını ortaya koyuyor.[4] Yani sorun yalnızca gelir düzeyi değildir; insanlar yaşadıkları yerin ülkenin siyasal ve kültürel merkezleri tarafından dikkate alınmadığını düşündüklerinde hızla radikal sağa yönelebiliyorlar.
Bu nedenle Avrupa’da önümüzdeki dönemde paradoksal bir gelişme yaşanabilir: Sokaklardaki toplumsal hareketlilik ilk aşamada solu değil, popülist sağı güçlendirebilir. Çünkü büyük kentlerdeki protestoların büyümesi ile ülke genelindeki siyasal çoğunluğun aynı yönde hareket etmesi aynı şey değildir. Bir kent merkezindeki on binlerce insanın görünürlüğü, ülkenin geri kalanındaki milyonlarca seçmenin siyasal davranışını kendiliğinden değiştirmez. Aksine, eğer protestoların dili yalnızca kentli, eğitimli, genç ve kültürel olarak ilerici kesimlerin deneyimleri üzerinden kurulursa, küçük şehirlerde ve kırsal bölgelerde yaşayan seçmenlerin önemli bir bölümü kendilerini sağ popülist siyasetlerin manipülatif propagandasıyla da bu hareketin dışında hisseder. Daha önemlisi, gösteriler zaman zaman şiddet görüntüleriyle özdeşleşirse, daha önce ekonomik nedenlerle kararsız olan veya mevcut merkez partilerden uzaklaşmış seçmenler “önce düzen” söylemine yönelir. Radikal sağın en güçlü olduğu nokta tam da burasıdır: Ekonomik sisteme ilişkin yapısal bir çözüm sunamadığı halde, siyasal olarak son derece kolay bir cevap verebilir: “Düzeni sağlayacağız.” “Sınırları kontrol edeceğiz.” “Sokağı geri alacağız.” “Devlet otoritesini yeniden kuracağız.” Kapitalizmin krizine cevap vermeyen, fakat krizin yarattığı korkuya cevap veren bu siyasal formülün kısa vadede çok etkili olma potansiyeli yüksektir.
Ne var ki bu durum, radikal sağın uzun vadede gerçek bir çözüm üretme kapasitesine sahip olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, kapitalizmin mevcut krizinin temel çelişkileri, radikal sağın programının sınırlarını giderek daha görünür hale getirecektir. Konut fiyatlarını yalnızca göçmenleri sınır dışı ederek düşürmek mümkün değildir. Kiraların yükselmesinin arkasında arsa fiyatları, konut arzı, finansallaşma, turizm, kısa dönemli kiralama, yatırım fonları ve ücretlerin konut maliyetlerinin gerisinde kalması gibi çok daha karmaşık faktörler bulunmaktadır. Aynı şekilde eğitim sistemindeki bozulmayı “disiplinsiz gençler” veya göçmen nüfus üzerinden açıklamak mümkün değildir. Öğretmen açığı, bütçe tercihleri, kamu hizmetlerinin örgütlenmesi ve uzun vadeli yatırım eksikliği gibi meseleler, kültürel çatışma söylemiyle ortadan kalkmaz. Dolayısıyla radikal sağ, krizin semptomlarını siyasal olarak kullanabilir; fakat krizin ekonomik mekanizmasını değiştirmediği sürece aynı krizleri yeniden üretir.
Asıl önemli nokta da burada başlıyor: Solun önündeki fırsat, radikal sağın başarısızlığını beklemek değil, bugünden itibaren farklı bir siyasal strateji kurmaktır. Eğer sol yalnızca büyük kentlerin protesto kültürüne yaslanırsa, kendi toplumsal tabanını genişletmek yerine mevcut kentli seçmenlerini daha da konsolide etmiş olur. Oysa Avrupa’nın gerçek siyasal mücadelesi Paris, Madrid, Brüksel veya Barselona merkezlerinde kazanılmayacaktır; aynı zamanda küçük şehirlerde, sanayi bölgelerinde, banliyölerde, tarım bölgelerinde ve ekonomik olarak geride bırakılmış yerleşimlerde de yürütülecektir. Solun burada yapması gereken, kırsal seçmene “neden radikal sağa oy veriyorsun?” diye sormak değil, “neden kendini unutulmuş hissediyorsun?” sorusunu sormaktır. Çünkü radikal sağın başarısının önemli bir bölümü, insanların kendilerini ekonomik sistemin kaybedeni olarak görmelerinden çok, siyasal sistemin kendilerini görmediğine inanmalarından kaynaklanmaktadır.
Bu nedenle solun yeni stratejisi, sınıf siyasetini kültür savaşlarının gölgesinden çıkarmak ve kimlik temelli sorunları da sınıfsal eşitsizliklerden koparmadan, insanların somut yaşam koşulları üzerinden ele alan ortak bir siyasal programa dönüştürmek olmalıdır. Ancak bu, eski anlamıyla yalnızca işçi sınıfına hitap eden klasik bir söylemin tekrarlanması anlamına gelmez. Yeni bir Avrupa solu, konut sorununu yalnızca gençlerin problemi olmaktan çıkarıp emeklilerin, ailelerin, işçilerin ve küçük işletmelerin problemi haline getirmelidir. Kamu hizmetlerini yalnızca kentli orta sınıfın meselesi olmaktan çıkarıp küçük şehirlerde yaşayanların günlük yaşamının merkezine yerleştirmelidir. Göç meselesinde ise ahlaki üstünlük iddiasıyla yetinmek yerine, hem göçmenlerin haklarını hem de yerli nüfusun yaşadığı konut, ücret ve kamu hizmetleri sorunlarını aynı ekonomik çerçevede ele alabilmelidir. Çünkü “göçmenlere karşı yerli halk” ikiliği, ancak sol ekonomik kaynakların nasıl dağıtıldığını ve konutun neden bu kadar pahalı olduğunu somut biçimde anlatamadığında güçlenir. İnsanların kaygılarını küçümsemek radikal sağın işini kolaylaştırır; fakat bu kaygıları göçmenlere yönlendirmek de aynı ölçüde yanlış bir çıkmazdır.
Bu açıdan bakıldığında bugün Avrupa sokaklarında yaşananları yalnızca sağ ile sol arasındaki klasik bir mücadele olarak tanımlamak yetersiz kalır. Daha derinde, iki farklı siyasal gelecek arasında bir mücadele vardır. Birinci ihtimal, ekonomik ve sosyal krizlerin kültürel çatışmalara çevrilmesi, kent ile taşranın birbirine karşı konumlandırılması, göçmenlerin günah keçisi haline getirilmesi ve “düzen” talebinin giderek daha otoriter bir siyasete dönüşmesidir. İkinci ihtimal ise aynı toplumsal öfkenin ekonomik ve sosyal haklar etrafında yeniden örgütlenmesidir. Birinci yol kısa vadede daha kolaydır. İnsanlara karmaşık ekonomik problemlerin basit bir suçlusunu göstermek, konut piyasasının nasıl işlediğini anlatmaktan çok daha kolaydır. İkinci yol ise daha zordur; fakat uzun vadede çok daha kalıcı bir siyasal dönüşüm yaratma potansiyeline sahiptir.
Avrupa solunun karşı karşıya olduğu temel sorun tam da budur: Haklı olmak artık yeterli değildir. Haklı taleplerin nasıl siyasal çoğunluğa dönüştürüleceği sorusu yeniden cevaplanmalıdır. Kent merkezlerinde on binlerce kişinin yürümesi önemli bir siyasal güç göstergesidir, fakat bunun ülke çapında kalıcı bir hegemonya yaratabilmesi için küçük şehirlerde yaşayan insanlara da dokunması gerekir. Bir konut hareketi yalnızca öğrencilerin ve genç kiracıların hareketi olarak kalırsa, iktidar değiştirici bir güç haline gelmesi zorlaşır. Oysa aynı hareket “çocuğumun şehirde ev bulabilmesi”, “emekli maaşımla kira ödeyebilmem”, “çalıştığım kasabada doktor ve öğretmen bulunması”, “yerel ekonominin ayakta kalması” gibi farklı kuşakların ve coğrafyaların ortak meselelerine dönüştürülebilirse, kent merkezlerinin ötesine taşar.
Sonuç
Avrupa’da önümüzdeki dönemin siyasal hikâyesi sokaklarda başlayacak, fakat sokaklarda bitmeyecektir. Bugün İspanya’da konut, Fransa’da eğitim, Belçika’da kamu hizmetleri ve eğitim maliyetleri üzerinden yükselen hareketler, kapitalizmin krizinin farklı yüzlerini görünür hale getiriyor. Bu hareketlerin ilk siyasal sonucu da paradoksal biçimde radikal sağın güçlenmesi olacağa benziyor. Çünkü özellikle küçük şehirlerde ve kırsal bölgelerde yaşayan seçmenlerin bir bölümü, ekonomik taleplerden önce düzen, güvenlik ve siyasal kontrol arayışına yöneliyorlar. Ancak bu, radikal sağın nihai zaferi anlamına gelmez. Tam tersine, radikal sağ ekonomik krizlerin temel nedenlerine müdahale edemediği ölçüde kendi siyasal sınırlarıyla karşılaşacaktır. Asıl mesele, solun o ana kadar ne yaptığıdır. Eğer sol yalnızca şehir merkezlerinde protesto eden gençlerin diliyle konuşur, taşrayı küçümser ve insanların düzen, güvenlik ve aidiyet arayışını sadece gerici bir refleks olarak görürse, Avrupa’nın siyasal haritasında daha fazla yenilgi yaşacaktir. Fakat konut krizini, düsük ücretleri, kalitesiz kamu hizmetlerini, bölgesel eşitsizliği ve ekonomik güvencesizliği yaratanın son elli yıldır halklara dayatılan neoliberal kapitalist ekonomik model olarak görür, buna alternatif, kapitalizmi aşma ufku taşıyan, inandırıcı ve uygulanabilir bir ekonomik model geliştirebilir ve bunu doğru iletişim stratejileriyle kent merkezlerinin dışında yaşayan, görece daha muhafazakâr halk kesimlerine yalnızca “neye karşı olduklarını” değil, nasıl bir toplumsal düzen istediklerini de anlatarak ulaştırabilirse, bugün radikal sağa yönelen toplumsal enerjinin yarın başka bir siyasal yöne çevrilmesi pekala mümkündür. Avrupa’nın gelecekteki siyasal mücadelesi bu nedenle yalnızca sağın yükselişi ile solun gerilemesi arasında geçmeyecek. Asıl mücadele, kriz dönemlerinde insanların korkularının mı, yoksa ortak maddi çıkarlarının mı siyasal olarak örgütleneceği üzerine kurulacak. Ve bu mücadelede sokakların enerjisi kadar, o enerjinin hangi toplumsal koalisyona dönüştürülebileceği belirleyici olacak.
[1] https://esu-online.org/student-protests-monitoring-january-march-2026/
[2] Tüm bu sonuçlar için Avrupa ülkelerindeki son seçim anketlerini yayınlayan şu siteye bakılabilir: POLITICO Poll of Polls — European polls, trends and election news – POLITICO
[4] https://repositorio.ulisboa.pt/entities/publication/8cf45b3e-52c7-49d6-a9f3-76c6b28879a7
