Dünyanın farklı köşelerinde, son birkaç yılda benzer bir manzara tekrarlandı. Sosyalist, göçmen ya da Müslüman kimliğiyle damgalanmış adaylar, kendilerine aşağılayıcı ya da korkutucu diye yapıştırılan etiketi gizlemeden, belediye başkanlığı seçimlerini kazandı. Bu makale, bu dokuz belediyenin içinde doğrudan demokrasiye dair ne tür nüveler ya da izler taşındığını ve bunların ileride toplumsal bir harekete dönüşüp dönüşemeyeceğini ele alıyor.
Asıl sorduğumuz soru başka. Bu zaferler sadece kimlik temelli bir başarı mı, yoksa temsili demokrasinin çürüdüğü bir çağda, halka daha yakın, tabandan bir demokrasi arayışının küçük nüveleri mi? Bu soru, ilerleyen bölümlerde ele alacağımız üç farklı yönetim modeli, belediyecilik, konsey-komün ve parlamentarizm arasındaki tarihsel gerilimle doğrudan bağlantılı.
Bu dokuz belediye başkanının ortak bir partisi, ortak bir dili, ortak bir dini yok. Ortak olan tek şey, egemen düzenin aşağıladığı ve korkutucu ilan ettiği bir kimliği gizlemeden taşıyarak kazanmaları, her birinin, farklı ölçülerde, halka doğrudan dokunan bir pratik kurmaya çalışması. Kimlerin hangi şehirde ve hangi tarihte kazandığının tam listesi, makalenin sonuna eklendi.
Üç modelin tarihi: Belediye, konsey ve parlamento
Bu makalenin arka planında üç farklı yönetim modeli duruyor, bunları birbirinden ayırmadan ilerlemek mümkün değil. Belediyecilik, kentin kendi işlerini kendi içinden yönetme hakkıdır, tarihsel kökeni Orta Çağ Avrupa’sında burjuvazinin feodal beylere ve kiliseye karşı kurduğu özerk kent yönetimlerine dayanır. O dönemde belediye, kentte yaşayan tüccarı, zanaatkarı ve işçiyi merkezi otoriteye karşı koruyan, halka bugünkünden çok daha yakın bir araçtı. Komün geleneği farklı bir kaynaktan gelir, 1871 Paris Komünü’nde somutlaşan, bir kentin sakinlerinin, sınıf ayrımı gözetmeksizin, kendi kendini doğrudan ve aracısız yönetme fikridir, üyelik ölçütü ikamettir, sınıf değil. Konsey ya da sovyet geleneği ise bambaşka bir ilkeye dayanır, 1905 ve 1917 Rusya’sındaki işçi sovyetlerinde, sonra Almanya ve İtalya’daki işçi konseylerinde somutlaşan, üretenlerin, yani işçi sınıfının, kendi iş yerinde örgütlenerek geri çağrılabilir temsilcilerle kendini yönetme fikridir, üyelik ölçütü sınıf konumudur, ikamet değil. Parlamentarizm ise bu ikisinden de ayrı, ulus devlet ölçeğinde, periyodik seçimle iradenin dört beş yıllığına bir vekile devredildiği temsili modeldir.
Marx ve Engels, işçi sınıfı örgütlenmesini önceleyen bir bakış açısına sahip olmalarına rağmen, Paris Komünü’nü bir konsey olmadığı için eleştirmediler, tam tersine onu bir yönetim biçimi olarak selamladılar. Eleştirileri başka yöndeydi. Engels 1891’de, Komün’ün Fransa Merkez Bankası’nı kamulaştırmamasını ‘ciddi bir siyasi hata’ diye niteledi, ‘bankanın Komün’ün elinde olması on bin rehineden daha değerli olurdu’ dedi. Marx da Kugelmann’a yazdığı mektupta, Komün’ün 18 Mart’tan hemen sonra Versailles üzerine yürümek yerine beklemesini eleştirdi, doğru anın ‘vicdani çekinceler’ ve fazla ‘onurlu’ bir titizlik yüzünden kaçırıldığını yazdı.
20. yüzyıl sosyalizmi, tam yetkiye ve karar alma gücüne sahip örgütler olan konsey ve komün fikrinden, 1917 Ekim Devrimi’nden kısa bir süre sonra vazgeçti, bunun yerine komünist parti diktatörlüğünü Üçüncü Enternasyonal üzerinden komünizmin temel amentüsü haline getirdi. Marx ve Engels bu fikirleri bir kılavuz olarak görmüşlerdi, dogma olarak değil. Ama bu ideolojiyi bayrak edinen partiler, bizzat sınıfın yerine geçtiler, tüm yetkiyi tekellerine aldılar, halktan hızla kopan elit bir bürokrasi kurdular. Sovyetler kağıt üzerinde kaldı, gerçek iktidar parti aygıtına geçti. Batı’da ise burjuva parlamentarizminin denge unsurları, hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı, yasama ve yürütmenin ayrışması, halka ve işçi sınıfına Sovyetler Birliği’ndeki otoriter ve yasakçı zihniyetten daha sempatik geldi. Bu yüzden Batılı komünist partiler alternatif üretmek yerine parlamentoya eklemlenerek süreç içinde marjinalleşti. Komün ve konsey kavramları bu süreçte sembolik ama içi boş isimlere indirgendi. 20. yüzyıl sosyalizm deneyimi, kurduğu karın doyuran ekonomiye rağmen, burjuva demokrasisinin lafta kalan politik özgürlüğü karşısında tutunamadığını kanıtladı.
Parlamentarizmin yükselişiyle belediyenin kendisi de dönüştü. Orta Çağın özerk, halka yakın kent yönetimi, ulus devletin merkezi aygıtına bağlı, yetkisi büyük ölçüde yerel hizmetle sınırlı küçük bir idari birime indirgendi. Belediye meclisi hâlâ seçimle oluşuyor, ama artık ne bir konsey ne de eski anlamda özerk bir kent yönetimi, sadece parlamenter sistemin en küçük ölçekli, en alt kademesi.
Bugünkü kriz: Çürüyen parlamentarizm, zıt İki cevap
Bugün küresel ölçekte aşırı sağ, parlamentarizmi ve hukuk devletini artık sadece zayıflatmakla yetinmiyor, doğrudan demonte etmeyi hedefliyor. Amaç, ulusları ve dünyayı büyük sermaye ailelerinin, adeta bir şirket yönetim kurulu gibi, doğrudan ve denetimsiz yönetmesi. Seçim, yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü gibi parlamenter sistemin denge unsurları bu vizyonda birer engelden ibaret.
Marksist sol 1991’den beri süren bir krizi aşamadı. Bu alanda somut bir alternatif üretme perspektifinden büyük ölçüde yoksun, hatta önemli bir kısmı artık parlamentarizmi aşmak değil, onu savunmak konumuna geriledi. Aşırı sağa karşı ‘demokrasiyi savunmak’ derken kastedilen çoğu zaman bizzat parlamenter düzenin kendisi, onu dönüştürmek değil.
Sağ ve sol aynı anda parlamentarizmi çürümüş görüyor, ama zıt sonuçlara varıyor. Aradaki fark, kimin çürümeyi onardığı değil, kimin yerine neyi koymak istediği.
Artık günümüzde yirminci yüzyılın parti temelli, devlet temelli, milliyetçilikten mülhem sosyalizminin ne işçi sınıfında ne aydın kesimde bir karşılığı kalmadığını her akıl selim insan algılamaktadır. Gerçek komünist paradigma, ancak kendi köklerine dönerek, doğrudan üreten ve kapitalizmden zarar gören sınıfların, farklı cinsiyetlerin, azınlıkların, ötekileştirilenlerin, temsili demokrasi ya da parlamentarizm üzerinden değil, doğrudan ve yerelden demokrasi örgütleri üzerinden baştan tasavvur edilerek geliştirilebilir. Bunun ötesindeki her anlayış, bugüne kadarki otoriter egemen anlayışları yeniden üretmekten öteye gitmez. Bu oluşumun ilk işaretlerini, bu makalede ele aldığımız belediye seçimlerinde başarı kazanan adayların pratiklerinde kısmen de olsa görmek mümkün.
Bu pratiklerde dikkat edilmesi gereken nokta, toplumu dilenciye çeviren, AKP-Erdoğan pratiğinde olduğu gibi popülist ve düşmanlaştırıcı bir yardım anlayışına düşülüp düşülmediğidir. Asıl yapılması gereken üretimi ve yaratıcılığı teşvik eden, toplumun ve sistemin demokratikleşmesini, kadın erkek eşitliğini öne çıkaran bir politika ve kültür anlayışı olup olmadığına bakmak gerekir.
Damgalama ve şeytanlaştırma
Bu dokuz başarının karşılaştığı direnç de rastlantısal değil. Parlamentarizmin krizini yönetmenin bir yolu, alternatifi tartışmaya açmak değil, onu taşıyan kimliği itibarsızlaştırıp sahadan silmektir. Damgalama ve şeytanlaştırma, bu bakımdan sadece bireysel bir itibar saldırısı değil, egemen düzenin tabandan gelen her arayışa karşı geliştirdiği savunma refleksidir.
Bu dokuz başarıyı anlamak için önce iki kavramı birbirinden ayırmak gerekir. Damgalama, sosyolog Erving Goffman’ın kullandığı anlamda, kişinin taşıdığı gerçek bir özelliğin egemen düzen tarafından itibarsızlaştırıcı ilan edilmesidir. Damganın koşulu kimliğin sahte olması değildir, tam tersine, damgalanan kimlik çoğu zaman gerçektir. Elke Kahr’ın komünist olması gerçek, Sadiq Khan’ın Müslüman olması gerçek. Egemen düzenin yaptığı, bu gerçek kimliği tehlikeli, güvenilmez, seçilemez ilan etmektir.
Şeytanlaştırma bunun yoğunlaşmış halidir. Kimlik artık itibarsız değil, doğrudan bir tehdit kaynağıdır. Donald Trump’ın Mamdani için kullandığı “yüzde yüz komünist deli” (100% Communist Lunatic) ifadesi bu sıçramayı gösterir. “Deli” (lunatic) kelimesinin kökeni Latince “luna”, ay demektir. Orta Çağ Avrupası’nda ay evrelerinin insanı delirttiğine inanılırdı. Trump’ın kullandığı kelime Mamdani’yi hem ideolojik hem zihinsel olarak diskalifiye eder. Wall Street Journal’ın Dearborn için kullandığı “Amerika’nın cihat başkenti” başlığı aynı mantığı izler: bir şehrin Arap ve Müslüman nüfusu, din adamları ve seçilmiş yöneticileriyle, bir tehdit kaynağı olarak resmedilir.
Türkiye’de bu sıçrama sözle kalmadı, doğrudan rejimin aracı haline getirilen hukukla devreye sokuldu ve İmamoğlu’nun diploması iptal edilmekle yetinilmeyip hapse atıldı.
Dokuz vakanın her biri bu iki mekanizmanın bir noktasında durur. Bazıları düz damgalamada kalır, Mike Josef’in göçmenliği ya da Olivia Chow’un solculuğu gibi. Bazıları şeytanlaştırmaya sıçrar, Mamdani ve Hammoud’un örneklerinde olduğu gibi.
Ölçüt etiket değil, pratiktir
Bu makalenin konumu şudur: egemenlerin Kahr’ı ne kadar komünist, Mamdani’yi ne kadar antisemitik göstermeye çalıştığından bağımsız olarak, belirleyici olan bu etiketlerin doğruluğu değildir. Belirleyici olan, kentin yoksul çoğunluğunun, alt sınıfların, göçmenlerin lehine sahici ve inandırıcı bir alternatif programın topluma sunulup sunulmadığıdır. Kendinize göre ne kadar demokrat, solcu, sosyalist ya da özgürlükçü olursanız olun, kitleyle kurduğunuz inandırıcı bir pratiğiniz yoksa, bu siyasi etiketlerin hiçbir anlamı yoktur. Bu makalede izini sürdüğümüz taban demokrasisi nüveleri de, tam olarak bu pratik zeminde aranmalıdır, etiketlerde değil.
Konu ettiğimiz dokuz belediye örneğinde öne çıkarmak istediğimiz, laf kalabalığı değil, halkın yararına somut projelerdir: fahiş kiralara müdahale, yeni konut inşası, atıl ve büyük şirketlere ait konutların kamulaştırılması, ulaşımın ücretsizleştirilmesi gibi ölçülebilir ve denetlenebilir alternatifler. Bu programların hedefi belirsiz bir “halk” değil, şehrin nüfusunun çoğunluğunu oluşturan yoksullar, işçiler ve göçmenlerdir, çünkü geri kalan kesimler zaten ayrıcalıklıdır.
Dokuz vaka, dokuz kısa portre
New York ve Berlin: Halkla kurulan tehlikeli bağ
Zohran Mamdani, 4 Kasım 2025’te New York belediye başkanlığını kazandı, 1 Ocak 2026’da göreve başladı. Kampanyasının merkezinde kira dondurma, ücretsiz otobüs hizmeti, belediyeye ait market zinciri, ücretsiz çocuk bakımı vardı. Kendini açıkça demokratik sosyalist ilan etti, Demokratik Sosyalistler Amerika (DSA) üyesidir. Trump onu “yüzde yüz komünist deli” ilan etti, vatandaşlıktan çıkarılmasını istedi.

Elif Eralp’e yönelik itibarsızlaştırma kampanyasının asıl nedeni açıktır: barınma hakkını savunarak yoksul ve emekçi seçmenle kurduğu doğrudan ilişki, yalnızca sağda değil, merkez solda da ciddi bir rahatsızlık yarattı. 20 Eylül 2026’da Die Linke’yi ilk kez Berlin Eyalet Meclisi seçiminde yüzde 25,7 oyla birinci parti yapan Eralp’in vaadi netti: büyük konut tekellerini kamulaştırmak. Bu vaatle Berlin’deki 1,7 milyon kiralık konutun yaklaşık 220 bini kamuya geçebilir. Eralp seçim sonrasında bu vaadi yumuşatmadı, tam tersine netleştirdi: ‘Linke hükümete girerse kamulaştırma da olacak,’ dedi.
Bu vaat yeni de değildi. Berlinliler 2021’de ‘Deutsche Wohnen ve Ortaklarını Kamulaştır’ referandumunda yüzde 59,1 oyla aynı talebi zaten onaylamıştı, ama beş yıl boyunca bu irade belediye bürokrasisinin çarkları arasında öğütüldü, hiçbir konut kamulaştırılmadı. Eralp’in başarısı, bu ertelenmiş iradeyi yeniden gündeme taşıyan bir siyasi güç olarak okunmalı, temsili demokrasinin doğrudan halk iradesini nasıl oyaladığının da somut bir kanıtı.
Eralp’e yönelik saldırının asıl hedefi, halka yakınlığı ve barınma hakkını savunan sahici duruşuydu. Bu yüzden antisemitizm suçlaması kısa sürede ‘İslamososyalizm’ damgasına genişletildi, AfD’li Curio ve von Storch bu zinciri Müslüman seçmen desteğini etnik bir tehdit gibi sunarak büyüttü. Die Linke’nin savunma stratejisi de bu kırılganlığı büyüttü. Parti, Eralp’in kazandığı geniş halk desteğine yaslanıp bunu öne çıkarmak yerine, müesses nizamı gözeten bir meşruiyet arayışına girdi, bu da saldırıyı püskürtmek yerine partiyi savunmaya itti.
Bu gelişmelerin ortak paydası, Eralp’in yönetememesi değil, meşruiyetinin baştan tartışmalı kılınmasıydı. Yüz elli Yahudi kökenli Berlinli, ortak bir mektupla bu suçlamanın İsrail eleştirisini Yahudi düşmanlığıyla eşitleyen bir siyasi araca dönüştüğünü yazdı. Gazeteci Ingar Solty’nin hatırlattığı gibi, aynı kıyamet senaryosu Bodo Ramelow için de kurulmuş, sonucu sıradan bir yönetim olmuştu.
Avusturya’nın komünist ikilisi
Kamuoyu araştırmalarında aşırı sağcı FPÖ’nün yüzde kırklarda seyrettiği Avusturya’da, Elke Kahr, 26 Eylül 2021’de partisi KPÖ’yü Graz’ın en güçlü siyasi gücü yaptı, oyunu 2017’deki yüzde 20,3’ten yüzde 28,84’e çıkardı, 28 Haziran 2026’daki seçimde bu oranı yüzde 35,63’e taşıyarak birinci parti konumunu daha da pekiştirdi. 17 Kasım 2021’de, Yeşiller ve SPÖ ile kurduğu koalisyonun ardından, meclisteki kırk altı oydan yirmi sekizini alarak Avusturya’nın ilk komünist belediye başkanı, Graz’ın ilk kadın belediye başkanı oldu. Kampanyasının merkezinde belediye konut inşaatının genişletilmesi, sosyal kartın kapsamının büyütülmesi, vergi artışlarına moratoryum, anaokulu ücretlerinde indirim yapılması vardı; hepsi somut ve denetlenebilir kalemler. Muhafazakâr ÖVP’li Kurt Hohensinner onu toplumu ayrıştırıcı bir figür olarak resmetmeye çalıştı, “otomobiller mi yayalar mı, işverenler mi işçiler mi” diye bölen bir siyaset yürütmekle suçladı, oysa Kahr’ın siyaseti tam tersine işçiyle işvereni değil, yoksulla kaynağı buluşturan bir siyaset izliyor olmasıdır.

Kay-Michael Dankl, 2023 eyalet seçiminde partisini yüzde 0,4’ten yüzde 11,7’ye taşıyarak 1949’dan bu yana ilk kez Salzburg eyalet meclisine girmeyi başardı. 2024 belediye seçiminde ilk turda yüzde 28, ikinci turda yüzde 37,5 aldı, SPÖ’lü Bernhard Auinger’e karşı belediye başkanlığını az bir farkla kaybetti, partisi meclisteki ikinci güç haline gelince kendisi başkan yardımcılığına (Vizebürgermeister) seçildi. Kampanyasının merkezinde, Kahr’da olduğu gibi, uygun fiyatlı konut vardı.
Göçmen ve Müslüman hattı
Sadiq Khan, 2016’da Londra belediye başkanlığını kazandı, ilk turda yüzde 44,2, ikinci ve son turda yüzde 56,8 oyla. Pakistanlı bir göçmen otobüs şoförünün oğlu olan Khan, Batı’nın büyük bir başkentinin ilk Müslüman belediye başkanı oldu. Rakibi Zac Goldsmith’in kampanyası onu “bölücü ve radikal” ilan eden broşürler dağıttı, Hindu ve Sih seçmenlere gönderilen mektuplarda Khan’ın “aile mücevherlerine servet vergisi” getireceği iddia edildi. Muslim Council of Britain bu kampanyayı Muhafazakâr Parti’nin “köpek ıslığı” tarzı Müslüman karşıtı ırkçılığı olarak tanımladı.

Mike Josef, Mart 2023’te Frankfurt belediye başkanlığını ikinci turda yüzde 51,7 oyla kazandı, CDU’lu Uwe Becker’i geride bıraktı. Dört yaşında Suriye’den, Aramice konuşan Hıristiyan bir mülteci ailesiyle Almanya’ya gelmişti, Ulm’da mütevazı bir mahallede büyüdü. Kampanyanın merkezinde uygun fiyatlı konut, ücretsiz anaokulu, iklim odaklı ulaşım reformu vardı. Josef Müslüman değil; bu onu Khan ve Hammoud’dan ayırır, ama göçmen kimliği damgalamanın hedefi olmaya yetmiştir.

Abdullah Hammoud, Kasım 2021’de yüzde 54,6 oyla Dearborn, Michigan’ın ilk Arap Amerikalı, Lübnan kökenli, ilk Müslüman belediye başkanı oldu, Kasım 2025’te yüzde 71 ile 72 arasında bir oyla yeniden seçildi. Wall Street Journal’da yayımlanan ve Dearborn’u “Amerika’nın cihat başkenti” ilan eden, şehrin din adamlarının ve seçilmiş yetkililerinin Hamas ve Hizbullah’ı desteklediğini ima eden bir yazıya maruz kaldı. Hammoud buna ibadethanelerde güvenliği artırarak, artan ırkçı ve İslamofobik söylemi kamuoyuna açıkça teşhir ederek yanıt verdi.

Uzun iktidara karşı bir dönüş
Olivia Chow, 26 Haziran 2023’te Toronto belediye başkanlığını yüzde 37,17 oyla kazandı, en yakın rakibi Ana Bailão’yu yüzde 32,46 ile geride bıraktı. Hong Kong doğumlu bir göçmen ve eski bir sol milletvekili olan Chow, on üç yıllık merkez ve sağ yönetiminin ardından şehrin siyasetinde bir dönüşü temsil etti. Kampanyası “konut, konut, konut!” diye özetlendi, uygun fiyatlı konut ve kiracı haklarına odaklandı, emlak vergisini artırarak sosyal hizmetleri finanse etmeyi vaat etti. Chow’a yönelik damgalama diğer sekiz vaka kadar sert değildi, bu da onu daha yumuşak bir damgalama örneğine yerleştiriyor.

İstanbul: Kazanmanın bedeli
Ekrem İmamoğlu, 2019’da İstanbul’u yirmi beş yıllık AKP döneminin ardından CHP’ye kazandırdı. 31 Mart 2024’te oyunu artırarak, yüzde 51,21 ile (rakibi Murat Kurum yüzde 39,59) yeniden seçildi, aynı gece CHP ülke genelinde ilk kez birinci parti oldu.
Belediyede gözle görülür birkaç iyileştirme bunu anlatmaya yeter: Ahmet İsvan Halk Ekmek Fabrikası günde 1,8 milyon ekmek üretti, 698 büfeyle şehre dağıttı. Kendi özel aracını makam aracı olarak belediyeye bedelsiz tahsis etti, on beş makam odasını iptal etti, “Benim aracım varsa milletin parasını neden makam aracına harcayayım?” dedi. Bu jest, Kahr’ın kurumsallaştırdığı pratiğin yanında sembolik kalır, ama sinyali aynıdır: siyaset kişisel ayrıcalık değildir.

19 Mart 2025’te, CHP’nin cumhurbaşkanlığı ön seçimini 14,85 milyon oyla tek aday olarak kazandığı sırada gözaltına alındı, birkaç gün sonra tutuklandı. Asıl neden başka yerde aranmalı: İmamoğlu artık yalnızca İstanbul’u değil, cumhurbaşkanlığını da Erdoğan’ın elinden alabileceğinin somut işaretlerini veriyordu, hapis bu ihtimalin somutlaşmasına verilen yanıttı.
Temsili demokrasinin şifresini çözen iki pratik
Kahr ve Dankl’ın paylaştığı bir pratik, KPÖ içinde yirmi beş yılı aşkın süredir uygulanan bir gelenekten geliyor: parti politikacıları net gelirlerini ortalama bir işçi ücretiyle sınırlıyor, bugün enflasyona göre ayarlanmış rakamla aylık 2.500 €, gerisini bir sosyal fona aktarıyor. Bu pratik, Paris Komünü’nün 1871’de seçilmiş görevlilerin maaşını ortalama bir işçi ücretiyle sınırlayan ilkesini, bir asır buçuk sonra, bambaşka bir coğrafyada yeniden hayata geçiriyor. Kahr tek başına yirmi raporlama döneminde 1,2 milyon €’yu 10.283 kişiye ulaştırdı. 2024’te Avusturya genelinde toplam 438.018 €, 3.200 kişiye dağıtıldı: 308.448,97 €’su Graz’da, 118.069,86 €’su Salzburg’da, 11.500 €’su Innsbruck’ta. Fon günlük yaşam giderlerini, kira ve enerji maliyetlerini, toplu taşıma kartlarını, tıbbi hizmetleri, okul gezilerini karşılıyor, politikacılar danışma saatlerinde vatandaşlarla doğrudan görüşüp durumu değerlendiriyor.
Bu pratik diğer vakalardan farklı bir kanıt türü sunuyor. Diğerleri söylemsel ve programatik bir sahicilikle kazanılan güveni gösteriyor, Kahr ve Dankl ise politikacının kendi cebinden verdiği, geri dönüşü olmayan bir teminatı gösteriyor. Bu iki isim, temsili demokrasinin seçmene sunduğu soyut vekâlet ilişkisini fiilen reddediyor: maaşını halkla paylaşan bir politikacı artık halk adına konuşan bir temsilci değil, halkın kendisiyle doğrudan hesaplaşan bir ortağıdır.
Önceden beri seçmenin politikacının kişisel menfaatine, kariyerine, lobi ilişkilerine göndermede bulunması, “politikacıların hepsi yalancıdır” sonucuna götürüyordu, bunun alternatifinin ne olduğunu gösteren bir örnek hiç halka gösterilmemişti. Bu ilk pratiği Grazlı komünistler becerdi. Orta sağ ve aşırı sağcılar bir süre bu pratiği “Stalingraz” diye damgalamaya çalıştılarsa da seçmenin gözünde bunun bir anlamı olmadı, hatta KPÖ’ye ve Elke Kahr’a olan yönelme daha da güçlendi. Bu farklı politika parlamenter sistem içinde yaşansa da, doğrudan ve yerelden demokrasi fikrinin toplumun gözünde ne kadar farklı ve adil olabileceğini bir nebze daha net gösteren yeni bir durumdu. Sonraki seçimlerde oy oranlarının artması bunu tartışmasız kanıtladı.
Kahr ve Dankl’ın rakamları, bu çelişkinin soyut bir tartışma değil, ölçülebilir bir gerçek olduğunun kanıtıdır.
Ortak paydalar: Program, görünürlük, genç seçmen
Dokuz vakayı yan yana koyunca üç ortak payda ortaya çıkıyor. Birincisi, hiçbirinin kampanyası soyut bir ideoloji vaadi değil, somut ve ölçülebilir, denetlenebilir ve pratiğe geçirilebilir maddeler: kira ücretlerinin dondurulması, ücretsiz otobüs, belediye konutu ve ulaşım kartı, büyük konut tekellerinin kamulaştırılması, halk ekmek ve anne kartı. İkincisi, hiçbiri kimliğini gizlemedi, tam tersine öne çıkardı: Mamdani kendini açıkça sosyalist ilan etti, Kahr maaşını dağıttığını kampanyasının merkezine koydu, Eralp büyük konut tekellerini kamulaştıracağını ve Filistin dayanışmasını sahiplendi, Hammoud kendini şehrin ilk Müslüman belediye başkanı olarak tanımlamaktan çekinmedi. Üçüncüsü, hepsi genç ve kentli bir seçmen dalgasıyla kazandı: Berlin’de 25 yaş altı kadınların yarısından fazlası, New York’ta genç seçmen patlaması, Toronto’da on üç yıllık merkez sağ yönetimine karşı yeni bir koalisyon.

Bir noktanın altını özellikle çizmek gerekiyor. Aşırı sağ da çoğu zaman aynı seçmen tabanına, aynı yoksullaşmış ve öfkeli kesimlere seslenir, onun yaptığı ise o tabanın içindeki bir başka kesimi, göçmeni, Müslümanı, azınlığı düşman ilan etmek, bunu demagojik bir söylemle sürdürmektir. Bu dokuz örnek tam tersini yapıyor: aynı yoksul ve öfkeli tabana sesleniyor, kimseyi düşman ilan etmeden, somut ve anlaşılır bir programla, toplumu daha barışçı, daha çoğulcu, daha demokratik bir yöne çekmeye çalışıyor.
Sınır ve dürüstlük notu
Bu makalede amaçlanan doğru siyaset, doğru aday ya da doğru seçilmiş üzerine spekülatif şeyler üretmek değildir. Amaç yalnızca doğru hedefin somut olarak ne olduğunu örneklerle göstermektir.
Birincisi, kimin gerçekten sosyalist, demokrat ya da özgürlükçü olduğuna karar verecek bir otorite merkezi yoktur, olamaz da. Çıkış noktası adayın kendi beyanı ve yaptıklarıdır: Elif Eralp, Mamdani ve KPÖ’lüler için bu net, Khan, Josef, Chow ve Hammoud için mesele sosyalizm değil, göçmen ya da Müslüman kimliğin damgalanmasıdır. Bu makalede adı geçenleri sosyalist diye anmam, bunu benim de onayladığım anlamına gelmez, sadece kendini öyle tanımladığını yansıtır. Gerçek anlamda kimin sosyalist olduğu sorusu bu makalenin konusu değil. Bu ayrı ve çok tartışmalı bir konudur.
İkincisi, Rotterdam belediye başkanı Ahmed Aboutaleb gibi isimler bilinçli olarak dışarıda bırakıldı, çünkü Hollanda’da belediye başkanları halk oyuyla değil, kral tarafından belediye meclisinin önerisiyle atanır, bu makalenin kriteri doğrudan halk oyudur.
Üçüncüsü, zafer burada bilinçli olarak geniş tanımlanmıştır: Dankl belediye başkanlığını kaybetmesine rağmen listede tutulmuştur, çünkü ölçüt koltuk değil, halkın damgalamaya rağmen gösterdiği teveccühtür.
Dördüncüsü, İmamoğlu bu makalenin coğrafi kapsamının tek istisnasıdır, Türkiye kapitalist merkez ülke olmasa da gelişmekte olan önemli bir kapitalist ülkedir. İmamoğlu vakası, damgalamanın otoriter bir rejimde nereye evrildiğini göstermesi bakımından dışarıda bırakılamayacak kadar önemliydi. İmamoğlu örneği, sosyalist bir yerel yönetim programından ziyade, merkez sol bir belediyeciliğin halkçı hizmet pratikleri, Halk Ekmek, sosyal destekler, üzerinden nasıl kitleselleştiğini gösterir. Bu vaka ideolojik olarak komün ya da konsey çizgisine oturmaz. Yine de otoriterleşen bir rejimde halka doğrudan dokunan yerel pratiklerin, egemen düzen tarafından nasıl bir varoluşsal tehdit olarak algılanıp yargı yoluyla şeytanlaştırıldığının en somut kanıtıdır.
Beşincisi, Berlin vakası diğer sekiz örnekten kurumsal olarak ayrılır: burada söz konusu olan doğrudan bir belediye başkanlığı icraatı değil, eyalet meclisi düzeyinde bir seçim başarısıdır. Buna rağmen Eralp’in başarısı bu analizin vazgeçilmez bir parçası, çünkü yerel parlamenter yapının doğrudan halk iradesini, 2021 referandumunu, bürokraside nasıl dondurduğunu ve taban hareketlerinin yasama organlarını nasıl sıkıştırabileceğini gösteriyor.
Parlamentonun ötesinde
Sağ ve sol bugün aynı teşhiste buluşuyor, parlamentarizm çürümüş. Ayrıldıkları yer, bu çürümeden ne çıkarmak istedikleri. Küresel aşırı sağ, bu çürümeyi bahane ederek doğrudan sermaye yönetimine gitmek istiyor. Köklerine dönebilen sol ise, doğrudan ve tabandan bir demokrasiye işaret ediyor. Bu makalede ele aldığımız dokuz belediye, bu ikinci yolun bugünkü küçük nüveleridir, ne konsey ne komün, ama ikisine de parlamentodan daha yakın. Ne var ki hâlâ yerelde hizmet sınırına sıkıştırılmış, yetki ve karar alma gücünden yoksun birimler.
Bu arayış yeni değil. Rosa Luxemburg’dan Anton Pannekoek’e, Murray Bookchin’in ‘komünalizm’ kavramından Barcelona en Comú’ya uzanan bir çizgi, hep aynı fikri taşıdı: iktidar üretenin ve yaşayanın elinde olmalı.
Belediye meclisi, ölçek olarak parlamentodan çok konseye yakın, bu yüzden taban demokrasisinin toplumsal bir harekete dönüşmesi için elverişli bir başlangıç noktası. Ama tek başına yeterli değil. Örgütlü emekçi sınıfların kendi işyerlerinde kurduğu konseylerle bu sürecin kaynaşması gerekiyor. Bunun nasıl olacağını pratik gösterecek.
Kahr ve Dankl’ın maaşını halkla paylaşması, Mamdani’nin kiracı sendikası kurma çabası, Frankfurt’un kira referandumu, Dearborn’un katılımcı bütçesi, hepsi bu nüvelerin farklı biçimleri. Berlin ise ters taraftan aynı dersi veriyor: kazanılan bir referandum, beş yıl bürokraside öğütülebiliyor, taban iradesi örgütlenmezse kaybolabiliyor. Londra, Toronto ve İstanbul da, daha sınırlı ölçekte, aynı arayışın izlerini taşıyor. Sosyalizmin ruhu, bugün parti merkezlerinde değil, tam da bu dağınık nüvelerde aranmalı.
Dokuz Belediye, Dokuz Tarih
- New York, 4 Kasım 2025. Zohran Mamdani belediye başkanı oldu, şehrin ilk Müslüman belediye başkanı, kendini açıkça demokratik sosyalist ilan eden ilk isim.
- Berlin, 20 Eylül 2026. Elif Eralp, Die Linke’yi (Sol Parti) eyalet meclisi tarihinde ilk kez birinci parti yaptı. Kampanyası konutların kamulaştırılması gibi cesur bir vaade dayanmasına rağmen, en çok oy alan aday oldu.
- Graz, 26 Eylül 2021 ve yeniden 2026. Elke Kahr, partisini şehrin en güçlü siyasi gücü haline getirdi. 17 Kasım 2021’de Avusturya’nın ilk komünist belediye başkanı oldu, 28 Haziran 2026’da oyunu artırarak yeniden seçildi.
- Salzburg, 2023 ve 2024. Kay-Michael Dankl, partisini 1949’dan bu yana ilk kez eyalet meclisine taşıdı, belediye başkanlığını az bir farkla kaybetmesine rağmen başkan yardımcılığına yükseldi.
- Londra, 2016. Sadiq Khan, Pakistanlı bir otobüs şoförünün oğlu, Batı’nın büyük bir başkentinin ilk Müslüman belediye başkanı oldu.
- Frankfurt, Mart 2023. Mike Josef, dört yaşında Suriye’den mülteci olarak gelmiş bir çocuk, belediye başkanlığını kazandı.
- Toronto, Haziran 2023. Olivia Chow, Hong Kong doğumlu bir göçmen, on üç yıllık merkez ve sağ yönetiminin ardından şehrin başına geçti.
- Dearborn, Michigan, Kasım 2021 ve yeniden Kasım 2025. Abdullah Hammoud, Lübnan kökenli bir Arap Amerikalı, şehrin ilk Müslüman belediye başkanı oldu, dört yıl sonra ezici bir çoğunlukla yeniden seçildi.
- İstanbul, 2019 ve yeniden 2024. Ekrem İmamoğlu, yirmi beş yıllık bir iktidarı devirdi, beş yıl sonra oyunu artırarak yeniden kazandı, bir yıl sonra hapse atıldı.
Cemalettin Efe
Viyana, 10 Ekim 2026
