Close Menu
Siyasi HaberSiyasi Haber

    Subscribe to Updates

    Get the latest creative news from FooBar about art, design and business.

    What's Hot

    Eski eserler nasıl tahrip edildi? Arşiv belgeleri geçmişin izlerini anlatıyor

    9 Ekim 2026

    CHP’de kıyım sürüyor: Mutlak butlan yönetimi 3 emekçiyi daha işten çıkardı

    9 Ekim 2026

    Bakan Tekin: Okullardaki saldırılar “sabotaj”

    9 Ekim 2026
    Facebook X (Twitter) Instagram
    Facebook X (Twitter) Instagram YouTube Bluesky
    Siyasi HaberSiyasi Haber
    • Güncel
      • Ekonomi
      • Politika
      • Dış Haberler
        • Dünya
      • Emek
      • Kadın
      • LGBTİ+
      • Gençlik
      • Ekoloji ve Kent
      • Haklar ve özgürlükler
        • Halklar ve İnançlar
        • Göçmen
        • Çocuk
        • Engelli Hakları
      • Yaşam
        • Eğitim
        • Sağlık
        • Kültür Sanat
        • Bilim Teknoloji
    • Yazılar

      Eski eserler nasıl tahrip edildi? Arşiv belgeleri geçmişin izlerini anlatıyor

      9 Ekim 2026

      Sekiz Ekim

      7 Ekim 2026

      Anayasayı ihlal eden iktidarın yeni ve “sivil” Anayasa çağrısı

      5 Ekim 2026

      İoanna Kuçuradi: Bir filozof, bir bilge, bir insan

      4 Ekim 2026

      Üniversitelerde “huzur” aranırken: 1976-1977 raporlarının satır araları

      2 Ekim 2026
    • Seçtiklerimiz

      Şimdi Che okuma zamanı

      9 Ekim 2026

      Türkiye Osmanlı gibi büyük kaybeder

      7 Ekim 2026

      Biraz da var olacağımıza inanmak

      3 Ekim 2026

      Rejimin ‘kültür savaşı’ davetiyesi – gönderene iade

      1 Ekim 2026

      14 maddede faşizm: Umberto Eco

      29 Eylül 2026
    • Röportaj/Söyleşiler

      DEM Partili Özgül Saki: “Hiçbir toplumsal kesim güvende değil”

      22 Eylül 2026

      NAZA’nın yönetmenleri: Gazze’de yaşananlara dair hâlâ büyük bir inkâr söz konusu

      14 Eylül 2026

      Tülay Hatimoğulları: Garanti aramanın yolu süreci dönülmez hâle getirmek

      17 Ağustos 2026

      Dr. Toros Korkmaz: “Çerçeve yasa çözüm için hukuksal zemin oluşturabilir”

      6 Ağustos 2026

      Eski FARC komutanı Lida Ortiz: “Silahlı mücadeleden siyasi mücadeleye geçiş, silah bırakmaktan çok daha zor”

      20 Temmuz 2026
    • Dosyalar
      • “Süreç” ve Sol
      • 30 Mart Kızıldere Direnişi
      • 8 Mart Dünya Kadınlar Günü 2022
      • AKP-MHP iktidar blokunun Kürt politikası
      • Cumhurbaşkanlığı Seçimleri
      • Ekim Devrimi 103 yaşında!
      • Endüstri 4.0 üzerine yazılar
      • HDK-HDP Tartışmaları
      • Kaypakkaya’nın tarihsel mirası
      • Ölümünün 69. yılında Josef Stalin
      • Mustafa Kahya’nın anısına
    • Çeviriler
    • Arşiv
    Siyasi HaberSiyasi Haber
    Anasayfa » Eski eserler nasıl tahrip edildi? Arşiv belgeleri geçmişin izlerini anlatıyor

    Eski eserler nasıl tahrip edildi? Arşiv belgeleri geçmişin izlerini anlatıyor

    MAHSUNİ GÜL yazdı: Osmanlı döneminden Cumhuriyet dönemine uzanan süreçte eski eserlerin ve müzelerdeki tarihi eşyaların tahrip edilmesi, kültürel mirasın korunmasına ilişkin kanunların varlığına rağmen önlenemedi. 1947 tarihli mimar Bedri Kökten raporları, tarihi yapıların bakımsızlık, bilinçsiz kullanım ve imar uygulamaları nedeniyle karşı karşıya kaldığı tehlikeleri ortaya koyarken, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde tarihi lahitlere zarar veren temizlik uygulamalarına ilişkin bir mektup da müzecilik anlayışını sorgulatıyor. Arşiv belgeleri, geçmişten bugüne uzanan kültürel miras kayıplarını ve bu kayıpların ardındaki ihmalleri yeniden düşünmek için önemli bir fırsat sunuyor.
    Mahsuni Gül9 Ekim 2026
    Facebook Twitter Pinterest LinkedIn WhatsApp Reddit Tumblr Email
    Share
    Facebook Twitter LinkedIn Pinterest Email

    Kuşkusuz eski eserlerin tahrip edilmesi, müzelerde bulunan tarihi eşyaların zarar görmesi ve bu eserlerin akıbeti, üzerinde durulması gereken önemli konuların başında geliyor. Üstelik bu mesele yalnızca belli bir döneme özgü değil. Osmanlı döneminde de Cumhuriyet döneminde de eski eserlerin tahrip edildiği, korunmaları için çıkarılan kanunlara ve düzenlemelere rağmen tarihi yapıların ve kültürel varlıkların zarar görmekten kurtulamadığı görülüyor.

    Burada asıl üzerinde durulması gereken mesele şu: Bir ülkede tarihi eserlerin korunmasına ilişkin kanunlar çıkarılması, o eserlerin gerçekten korunduğu anlamına geliyor mu? Yoksa kanunlar ve yönetmelikler bir tarafta dururken, uygulamada tarihi yapılar ve kültürel miras göz göre göre tahrip mi ediliyor?

    Geçmişe ilişkin arşiv kayıtlarını ve dönemin tanıklıklarını incelediğimizde bu soruların hiç de yersiz olmadığını görüyoruz.

    Eski eserlerin korunmasına ilişkin Osmanlı döneminde de Cumhuriyet döneminde de çeşitli kanunlar çıkarılmış. Ancak bu düzenlemelerin pratikte ne ölçüde karşılık bulduğu, tarihi eserlerin uğradığı tahribatlar üzerinden ayrıca değerlendirilmesi gereken bir konu.

    Bu noktada Nurettin Can Gülekli’nin Eski Eserler ve Müzelerle İlgili Kanun Nizamname ve Emirler başlıklı eserine kısaca değinmekte yarar var. Eski eserler ve müzelerle ilgili kanunları, nizamnameleri ve emirleri bir araya getiren bu çalışma, dönemin koruma anlayışını anlamak açısından önemli bir kaynak niteliği taşıyor.

    Eserde, Türkiye Cumhuriyeti dahilinde bulunan bütün resmi ve milli binalar üzerindeki tuğra ve methiyelerin kaldırılmasına ilişkin kanun da yer alıyor.

    8 Mayıs 1927 tarihinde kabul edilen ve 15 Haziran 1927 tarihinde yürürlüğe giren kanunun birinci maddesi şöyle:

    “Madde 1 — İçinde devlete mütehattim bir vazife icra, yahut hükümetin veya belediyelerin efrad ile zarurî ve kanunî olan münasebetlerini temine tahsis edilen binalarla alelumum mektep binalarında vaktiyle Osmanlı saltanatını temsil için konulmuş olan, yahut vaziyetlerine göre halen temsile delâlet eden tuğra veya armalar ve bunlarla beraber olarak sultanların medihlerini ihtiva eden kitabeler hakkın da ikinci madde hükmü tatbik olunur. Bu kabil tuğra ve arma ve kitabe bulunan hususî binalar, bunlar kaldırılmadıkça veya örtülmedikçe yukarda zikrolunan faaliyetler ve münasebetlere tahsis olunamaz.”

    Kanunun kendisi kadar, uygulamada nasıl yorumlandığı ve tarihi eserlerin korunması meselesinin nasıl ele alındığı da önemli.

    Sanat tarihçisi Semavi Eyice, Nurettin Can Gülekli’nin eserinde yer alan bu kanunla ilgili dikkat çekici bilgiler aktarıyor.

    Eyice’nin anlattıklarına göre Gülekli, eski eserler ve mezarlıklarla ilgili kanunları bir araya getirerek söz konusu kitabı yayımlıyor. Eserde, “Devair üzerinde her türlü tuğralar, eski yazı levhalar, kitabeler kapatılacaktır veya kaldırılacaktır” ifadesi yer alıyor.

    Ancak Eyice’nin özellikle dikkat çektiği nokta şu: Eski yazıların ve tuğraların kaldırılmasına ilişkin düzenlemeler, tarihi eserlerin ve mezarların kırılıp yok edilmesi anlamına gelmiyor. Bir binanın tarihi karakterine veya sanat değerine zarar verilebilecek durumlarda ayrıca değerlendirme yapılması gerektiği belirtiliyor.

    Ne var ki Eyice’nin aktardığı örnekler, bu ayrımın uygulamada her zaman gözetilmediğini gösteriyor.

    Uzunköprü’de bir kasideden geriye tek bir satır bile kalmadığını anlatan Eyice, bölge halkının çevrelerinde toplandığı sırada “Yahu bu işi kim yaptı?” diye sorduğunu aktarıyor. Oradakilerden biri “Bulgar gavuru yaptı” derken bir başkası, “Ne Bulgar gavuru, Türk gavuru yaptı, Türk gavuru” yanıtını veriyor.

    Bu sözler, tarihi eserlerin tahrip edilmesinin yalnızca dışarıdan gelen bir tehditle açıklanamayacağını, bazen bu tahribatın bizzat yerel yöneticilerin uygulamalarından kaynaklanabildiğini de ortaya koyuyor.

    Eyice, daha sonra söz konusu kaymakamın başka marifetlerini de öğrendiğini belirtiyor. Makedonya’nın ve Batı Trakya’nın bir kısmını fethetmiş olan Turan Bey ailesinden, Paşa Yiğit’in bir köyünden ve bu köyde bulunan bir camiden söz ediyor. Köye gidip camiyi gördüğünde ise yapının inanılmaz bir şekilde harabe halinde olduğunu ve kullanılmadığını anlatıyor.

    Eyice’nin köy halkına “Bu nasıl yıkılır bu vaziyette?” diye sorması üzerine aldığı yanıt da oldukça çarpıcı: “Efendim kaymakam bey halat bağlattı kamyona, çektirdi, minareyi yıktırdı.”

    Eyice, bu örneği aktarırken böyle idarecilere de sahip olunduğuna dikkat çekiyor.

    Burada insan ister istemez şunu soruyor: Tarihi eserleri korumakla yükümlü olması gereken yöneticiler, bu eserlerin tahrip edilmesinin doğrudan sorumlusu haline geldiğinde, çıkarılan kanunlar ne ölçüde koruyucu olabilir?

    Metruk camiler, tekkeler ve medreseler satışa çıkarılırken

    Tarihi yapıların korunması meselesine ilişkin bir başka dikkat çekici örnek, Son Telgraf gazetesinin 12 Kasım 1937 tarihli sayısında yayımlanan bir haberde karşımıza çıkıyor.

    “Metruk, eski Tekkeler ve Medreseler!.. Bütün memleketteki bu kabil emlâk satılıyor!” başlığını taşıyan haberde, vakıflara ait taşınmazların satılmasıyla ilgili bir karar duyuruluyor.

    Haberde şu ifadeler yer alıyor:

    “Memleketimizin her tarafında Evkafa aid yerlerde bulunan ve varidat temin etmiyen ve her sene tamir masrafı istiyen eski ve metruk camilerle tekke ve medreselerin satılması kararlaştırılmıştır. Ancak bunlar satılırken, tarihî kıymeti haiz olmamalarına bilhassa dikkat edilecektir.

    Şimdiye kadar yalnız şehrimizde tatbik edilen bu yeni karar, hangi şehirde Evkafa aid bu kabil emlâk mevcut ise bunların hepsinde de icra edilecektir. Bu kabil yerlerin tesbiti için her tarafta mahallî komisyonlar teşkil edilecektir.”

    Haberdeki ifadeler, eski ve kullanılmayan dini yapıların bakım masrafları ve ekonomik getirileri üzerinden değerlendirildiğini gösteriyor. Satış kararında tarihi değeri olmayan yapıların esas alınacağı belirtilse de böyle bir uygulamanın tarihi eserlerin korunması açısından nasıl sonuçlar doğurduğu ayrıca sorgulanmayı hak ediyor.

    Çünkü bir yapının gelir getirmemesi ya da bakım masrafı gerektirmesi, onun tarihsel ve kültürel değerinin bulunmadığı anlamına gelmiyor. Üstelik tarihi yapıların değerini yalnızca ekonomik ölçütlerle değerlendirmek, geçmişin izlerinin korunmasını güçleştiren yaklaşımlardan biri olarak karşımıza çıkıyor.

    Yeniçeri mezarlıkları ve tahrip edilen börkler

    Tarihi eserlerin ve kültürel varlıkların tahribatına ilişkin bir başka örnek ise Eyüpsultan Türbeler ve Anıt Mezarlar adlı eserde yer alıyor.

    Eserde, Yeniçeri Ocağı’nın Sultan II. Mahmud döneminde ortadan kaldırılmasıyla yeniçeri mezarlıklarının da tahrip edildiği aktarılıyor. Vak’a-i Hayriye olarak anılan bu olaydan en fazla etkilenen başlık çeşidinin ise “börk” olduğu belirtiliyor.

    Diğer yeniçeri başlıklarına kıyasla daha belirgin ve dikkat çekici olan, üst düzey komutanların giydiği börklerin, Yeniçeri Ocağı’na duyulan nefret nedeniyle olay sırasında kırılarak yok edildiği ifade ediliyor.

    Burada söz konusu olan yalnızca mezarlıkların tahrip edilmesi değil. Aynı zamanda ortadan kaldırılan bir askeri yapıyla ilişkilendirilen maddi kültür unsurlarının da yok edilmesi.

    Fahri Maden’in de belirttiği gibi, bu süreçte bazıları kırılmış ve ne kadarının tahrip edildiği de belli değil.

    Dolayısıyla geçmişte yaşanan bu olaylarda kültürel mirasın ne ölçüde zarar gördüğünü tam olarak ortaya koymak da mümkün olmayabiliyor. Bir kez tahrip edilen eserin ya da yok edilen tarihi eşyanın akıbeti belirsizleştiğinde, geriye çoğu zaman yalnızca sınırlı bilgiler ve anlatılar kalıyor.

    1947 tarihli raporlar: Tarihi yapılar göz göre göre zarar görüyor

    Tarihi eserlerin korunması ve uğradıkları tahribatlar konusunda üzerinde durulması gereken önemli belgelerden biri de İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kütüphaneler ve Müzeler Müdürlüğü Atatürk Kitaplığı’nda bulunan 1947 tarihli iki ayrı rapor.

    Bunlara ek olarak Boğaziçi Üniversitesi Dijital Arşivi’nde yer alan 1980 tarihli bir belge de dönemin tarihi eserleri koruma ve müzecilik anlayışına ilişkin önemli bilgiler içeriyor.

    1947 tarihli iki rapor, Anıtları Koruma Kurulu mimarı Yüksek Mimar Bedri Kökten tarafından Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne gönderilmiş.

    Raporlardan ilki, Kökten’in Kayseri’de bulunan çeşitli medreselerin, türbelerin ve bir caminin durumunu incelemesiyle ilgili. İkinci rapor ise Sivas’ta bulunan Şifahiye Medresesi, Güdük Minare olarak da bilinen kümbet, Ahi Emir Ahmet Türbesi ve müze olarak kullanılan Gök Medrese’nin durumunu ele alıyor.

    Boğaziçi Üniversitesi Dijital Arşivi’nde bulunan 1980 tarihli belge ise Altan Akat’ın müdürlüğü döneminde kullanılan temizlik yöntemlerini eleştiren “İstanbul Arkeoloji Müzelerinde Cehalet ve Sorumsuzluk Kol Geziyor” başlıklı bir mektup.

    Kökten’in Kayseri ile ilgili raporu, Sivas raporuna kıyasla çok daha ayrıntılı. Mektupta yer alan bilgiler de ayrıca önemli. Her iki raporda ve mektupta öne çıkan temel mesele ise tarihi eserlerde meydana gelen tahribatlar.

    Belgelerin bize gösterdiği şey, tarihi yapıların yalnızca zamanın ve doğal koşulların etkisiyle zarar görmediği. Bakımsızlık, bilinçsiz kullanım, yanlış imar kararları, ilgisizlik ve sorumsuz uygulamalar da bu tahribatın önemli nedenleri arasında yer alıyor.

    Bedri Kökten’in Kayseri raporuna daha yakından bakalım.

    Kökten, 17 Nisan 1947 tarihinde Kayseri’ye giderek onarıma muhtaç anıtların durumlarını inceliyor ve tespitlerini raporlaştırıyor.

    İlk olarak Hatuniye Medresesi’ne değiniyor. Dulkadiroğulları döneminde, 835 yılında Nasreddin Mehmet tarafından yaptırıldığını belirttiği küçük medrese, o sırada özel şahısların elinde bulunuyor ve otel olarak kullanılıyor.

    Kökten’in tespitlerine göre medresenin sahibi tarafından çok sayıda ilave yapılmış, cephe duvarları çirkin bir şekilde badana edilmiş ve yapı bugünkü kötü durumuna bu müdahaleler sonucunda gelmiş. Medresenin taş kitabesi de sahibi tarafından sökülerek kaldırılmış.

    Kökten, medresenin bir an önce özel kişilerin tahribatından ve çirkinleştirilmesinden kurtarılması, onarımının sağlanması için Anıtları Koruma Kurulu tarafından satın alınması gerektiğini belirtiyor. Sökülen kitabenin ya müzeye taşınmasını ya da yeniden yerine konulmasını öneriyor. Bunların mümkün olmaması halinde ise medresenin kaybedileceği uyarısında bulunuyor.

    Bir tarihi yapının otel olarak kullanılması, tek başına onun tahrip edildiğini göstermeyebilir. Ancak kullanım sırasında yapının mimari özelliklerine zarar veren müdahaleler yapılması, cephenin değiştirilmesi ve taş kitabesinin sökülmesi, koruma meselesinin ne kadar ciddi olduğunu ortaya koyuyor.

    Kökten’in raporu, bu açıdan yalnızca bir yapının durumunu kayda geçirmekle kalmıyor, müdahale edilmediği takdirde tarihi bir eserin nasıl kaybedilebileceğini de gözler önüne seriyor.

    Kökten’in üzerinde durduğu bir diğer yapı Hacı Kılıç Camii ve Medresesi.

    Raporda, medresenin dershane bölümündeki tonozun tehlikeli durumda olduğu belirtiliyor. Caminin ise Kızılay deposu olarak kullanıldığı, bu nedenle halkın namazını medresede kılmak zorunda kaldığı aktarılıyor.

    Oysa tonozun durumu, yapının bir an önce desteklenmesini gerektirecek kadar tehlikeli. Kökten, tonozun askıya alınmasını, medrese kapısının kapatılmasını ve böylece herhangi bir kazanın meydana gelmesinin önlenmesini doğru bulduğunu belirtiyor.

    Burada tarihi bir yapının korunması meselesi, doğrudan insanların güvenliğiyle de kesişiyor. Yapının mevcut durumu tehlike yaratırken gerekli önlemlerin alınması, hem tarihi eserin hem de onu kullanan insanların korunması açısından önem taşıyor.

    Kökten, Gıyasiye ve Şifaiye medreselerinin durumuna da değiniyor. Bu yapıların içinde birkaç ailenin yaşadığını, medreselerin içeride yaşayanlar tarafından çok pis tutulduğunu ve tahrip edici müdahalelerden kurtulamadığını belirtiyor.

    Kökten’e göre bu medreselerin bir an önce boşaltılması, temizlenmesi ve bir bekçi tarafından korunması gerekiyor.

    Bu örnekler, tarihi yapıların farklı amaçlarla kullanılmasının ve bakımlarının ihmal edilmesinin nasıl sonuçlar doğurabildiğini gösteriyor. Tarihi bir yapının korunması, yalnızca duvarlarının ayakta tutulmasından ibaret değil. Yapının kullanım biçimi, çevresi, mimari özellikleri ve düzenli bakımı da bu korumanın parçası.

    Kayseri Kalesi ve imar planları: Tarihi yapı yol uğruna feda mı edilecekti?

    Bedri Kökten’in 17 Nisan 1947 tarihli raporunda üzerinde durduğu bir başka konu da Kayseri Kalesi ve çevresindeki imar uygulamaları.

    Kökten, kale önündeki binaların kaldırılarak kalenin bütün ihtişamıyla ortaya çıkarılmasını öngören yeni imar planını değerlendiriyor. Ancak aynı bölgede, eski Sahra Oteli’nin kaldırıldığı yerde yeniden inşaat yapılmasının planlanmasını hayretle karşılıyor.

    Kökten’in dikkat çektiği bir başka mesele de imar planında kaleye dik açıyla gelen bir tali yolun surları keserek geçmesi.

    Ona göre bu plan, kalenin o bölümünün ileride yol geçirilmesi uğruna feda edileceğini gösteriyor. Oysa kale, mevcut durumuyla bir bütün olarak değerlendirildiğinde mimari bir değer ifade ediyor. Yol için yıkılması düşünülen bölüm de kalenin tekdüze cephesine hareket kazandıran bir nokta. Üst tarafta devam eden kemerler burada sona eriyor ve bu bölümden sonraki kemerler daha önce yıkılmış bulunuyor.

    Kökten, şehir imar planında bir an önce değişiklik yapılarak kalenin yıkılmasının önüne geçilmesi gerektiğini belirtiyor. Ayrıca Sahra Oteli’nin arsasında yeniden inşaat yapılmasını da doğru bulmuyor.

    Bu raporda karşımıza çıkan mesele oldukça tanıdık: Bir tarihi yapının bütünlüğü ile şehir planlamasının ihtiyaçları karşı karşıya geldiğinde nasıl bir karar verilecek?

    Kökten’in uyarısı, kalenin yalnızca ayakta kalan duvarlarından ibaret olmadığını, mimari bütünlüğünün ve çevresiyle ilişkisinin de korunması gerektiğini gösteriyor. Bir yolun geçirilmesi ya da yeni bir binanın inşa edilmesi, kısa vadede şehircilik açısından uygun görülse bile tarihi yapının geri dönüşü olmayan biçimde zarar görmesine yol açabilir.

    Kökten aynı raporunda Amasya’ya da gittiğini ve burada onarıma muhtaç eserlerin durumlarını incelediğini belirtiyor.

    Halifet Gazi Türbesi, Kılıç Aslan ve Torumtay türbeleri, Sultan Mesud Selçuklu Türbesi ve Büyük Ağa Medresesi, raporda ele alınan yapılar arasında.

    Halifet Gazi Türbesi’nin depremde zarar gördüğü ve beden duvarlarında beş santimetre aralıklarla dikey, tehlikeli çatlaklar meydana geldiği belirtiliyor. Duvarların kubbenin yükünü taşıyamadığı, dağılmaya ve yıkılmaya yüz tuttuğu aktarılıyor.

    Türbenin külahının taş kaplamalı olduğu, ancak taş kaplamanın artık bulunmadığı ifade ediliyor. Bu nedenle zemin moloz taş duvar halinde kalmış ve yağmur suyunu doğrudan içine alır hale gelmiş. Kökten, bu durumun kubbenin de yıkılmasına yol açabileceğini belirterek külahın düzgün taş kaplamasının yeniden yapılmasını, kubbenin yıkılmasını önleyecek esaslı takviyelerin bir an önce gerçekleştirilmesini ve türbenin çevresinin temiz tutulmasını gerekli görüyor.

    Burada zamanın ve doğal koşulların yol açtığı tahribatın yanı sıra bakım eksikliğinin de eserin geleceğini tehdit ettiği açıkça görülüyor. Gerekli onarım yapılmadığında, küçük bir müdahaleyle önlenebilecek hasarlar daha büyük yıkımlara dönüşebiliyor.

    Kökten, Kılıç Aslan ve Torumtay türbelerinin de durumunu inceliyor. Her iki türbenin Evkaf idaresinin elinde bulunduğunu, Kılıç Aslan Türbesi’nin türbe olmasına rağmen mescit olarak kullanıldığını, Torumtay Türbesi’nin ise depo olarak değerlendirildiğini belirtiyor.

    Her iki yapının da bakımsız durumda olduğunu ifade eden Kökten, türbelerin Milli Eğitim Bakanlığı Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne devredilmesini, boşaltılarak onarılmasını ve korunmasını öneriyor.

    Sultan Mesud Selçuklu Türbesi de raporda yer alıyor. Harılı Bahçe Mezarlığı içinde bulunan kâgir yapının dikdörtgen planlı olduğu ve üzerinin kesintisiz bir tonozla kapatıldığı belirtiliyor. Çatısının ahşap olduğu tahmin edilse de çatının artık mevcut olmadığı, yapının üzerinin toprakla örtüldüğü ve üzerinde yabani bitkilerle ağaçların yetiştiği aktarılıyor.

    Kökten, bitki köklerinin yanı sıra yağmur ve karın da tonozu her geçen gün biraz daha tahrip ettiğini ve çökme tehlikesini artırdığını belirtiyor. Ön cephedeki kemerin kilit taşının deprem sırasında yerinden kaydığı ve bunun bütün kemerin yıkılmasına yol açabileceği ifade ediliyor. Bu nedenle yapının bir an önce onarılması gerektiği vurgulanıyor.

    Büyük Ağa Medresesi ise raporda en ağır hasara uğramış yapılardan biri olarak karşımıza çıkıyor.

    Depremde yapının üçte ikisinin harap olduğu, geriye kalan bölümünün de yıkılmaya yüz tuttuğu belirtiliyor. Dershane ve kubbenin çok tehlikeli durumda olduğu, revakların yalnızca küçük bir bölümünün ayakta kaldığı aktarılıyor. Medresenin kitabesi de yerinden çıkarılmış.

    Kökten, yapının özel muhasebeye ait olduğunu ve yıkılmasının düşünüldüğünü belirtiyor. Medresenin tamamıyla onarılması için büyük miktarda paraya ihtiyaç duyulduğunu, bu nedenle Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün yapıyı devralarak en azından mevcut durumunu koruyacak takviyeleri yaptırması gerektiğini ifade ediyor.

    Ardından onarım çalışmalarına başlanmasını öneriyor. Yapının rölövesinin bir an önce hazırlanmasının onarım açısından önemli olduğunu vurguluyor. Ayrıca içeride yaşayanların medreseyi bir pislik yuvası haline getirdiğini ve bu kişilerin tahliye edilmesi gerektiğini belirtiyor.

    Kökten’in raporunda bu yapılar için tekrar tekrar dile getirdiği talep aynı: Tarihi eserler daha fazla zarar görmeden koruma altına alınmalı, gerekli onarımlar yapılmalı ve sorumlu kurumlar harekete geçmeli.

    Ancak raporların kendisi, 1947 yılında dahi çok sayıda tarihi yapının ciddi tehlikelerle karşı karşıya olduğunu gösteriyor.

    Sivas’ta medreseler ve kümbetler: Küçük ihmaller, büyük kayıplar

    Bedri Kökten, 18 Nisan 1947 tarihinde Sivas’a giderek acil onarıma ihtiyaç duyan eserlerin durumlarını inceliyor.

    İlk olarak Şifahiye Medresesi’ne ilişkin gözlemlerini aktarıyor.

    Daha önce medresenin içinde kurulan hızar makinelerinin kaldırıldığını, içerinin temiz bir durumda olduğunu ve yeni hızar makinelerinin yapının dışında, on metreden daha uzak bir noktada kurulduğunu belirtiyor. Medrese kapısının da kapatılarak Müze Müdürlüğü tarafından koruma altına alındığını memnuniyetle gördüğünü ifade ediyor.

    Bu tespit, tarihi bir yapının korunması için alınan önlemlerin olumlu sonuç verebildiğini göstermesi açısından önemli. Çünkü raporun diğer bölümlerinde sık sık karşılaştığımız bakımsızlık ve yanlış kullanım örneklerinin aksine burada, daha önceki olumsuz uygulamaların sona erdirildiği ve yapının korunması yönünde adım atıldığı görülüyor.

    Kökten’in incelediği bir diğer yapı Güdük Minare.

    Anıtın dışının ve içinin iyi durumda olduğunu belirten Kökten, kasnağındaki sırlı tuğlaların ise her geçen gün biraz daha tahrip olduğunu aktarıyor. Bu çini ve sırlı tuğlaların dökülmesi önlenmezse kasnağın bütünüyle soyulacağı uyarısında bulunuyor.

    Kasnağın dibindeki pahlı köşelerde sırlı tuğlaların döküldüğünü, alttan çıkan tuğlaların da aşınıp dökülmeye başladığını belirtiyor. Bu durumun eserin genel yapısını tehlikeye soktuğunu ifade ediyor.

    Kökten ayrıca yapının kapısının bulunmadığını ve içeriye girilmesini önlemek için bir kapı takılması gerektiğini belirtiyor.

    Ahi Emir Ahmet Türbesi ise onarılmış ve iyi durumda olmasına rağmen bakımsız bir yapı olarak tanımlanıyor. Türbenin taş külahında ve beton duvarlarında yeniden otlar yetiştiği, bunların temizlenmesi gerektiği aktarılıyor.

    Türbenin özel şahıslara ait bir arsanın içinde bulunması nedeniyle temizlense bile yeniden kirletildiğini belirten Kökten, çevresinin kamulaştırılarak güvenliğinin sağlanmasının doğru olacağı kanaatini dile getiriyor.

    Gök Medrese’ye ilişkin tespitler de benzer bir tablo ortaya koyuyor.

    Yapının yan hücrelerinde üstü toprakla kaplı tonozların çatıyla örtülmesi ve kiremit döşenmesi gerektiği belirtiliyor. Çünkü yağmur suları doğrudan tonozlara sızıyor ve bunların çökmesini kolaylaştırıyor.

    Kökten, gevşeyen birkaç kemerin de bir an önce desteklenmesi gerektiğini ifade ediyor. Bu kemerlerin çökmesi halinde bütün tonozların tehlikeye gireceği uyarısında bulunuyor.

    Sivas’taki örnekler, tarihi eserlerin korunmasının yalnızca büyük onarım projeleriyle sınırlı olmadığını bir kez daha ortaya koyuyor. Çatıların yapılması, yağmur suyunun yapıya sızmasının önlenmesi, dökülen çinilerin korunması, kemerlerin desteklenmesi ve yapıların kontrolsüz girişlere karşı güvence altına alınması gibi önlemler, bir eserin ayakta kalması açısından belirleyici olabiliyor.

    İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde tarihi lahitlere zarar veren temizlik

    Tarihi eserlerin tahrip edilmesi yalnızca açık alanlardaki yapılarla sınırlı değil. Müzelerde koruma altına alınan eserler de yanlış uygulamalar nedeniyle zarar görebiliyor.

    Boğaziçi Üniversitesi Dijital Arşivi’nde yer alan 1980 tarihli “İstanbul Arkeoloji Müzelerinde Cehalet ve Sorumsuzluk Kol Geziyor” başlıklı mektup, bu açıdan üzerinde durulması gereken belgelerden biri.

    Mektupta, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde Altan Akat’ın müdürlüğü döneminde uygulanan temizlik yöntemleri eleştiriliyor.

    Metinde, Osman Hamdi Bey’in 19. yüzyılın sonlarında İstanbul’da ilk Türk müze binasını yaptırma sürecine değiniliyor. Osman Hamdi Bey’in padişahı böyle bir girişime ikna edebilmesinde Sayda kazısından getirilen ünlü lahitlerin önemli rol oynadığı belirtiliyor.

    Fenike krallarının mezarlarını içeren ve sanat değerleri son derece yüksek olan 11 lahit, Osman Hamdi Bey’in çabaları sonucunda müzede sergilenmeye başlanıyor.

    Mektupta, 80 yılı aşkın bir süredir büyük bir titizlikle korunan bu lahitlerin Müze Müdürü Akat’ın emriyle temizletilmeye başlandığı aktarılıyor. Ancak büyük bir sorumsuzluk içinde yürütüldüğü belirtilen bu temizlik işlemi, eserlerin tahrip olmasına neden oluyor.

    Mektuba göre tahribat, müzeyi gezen bir ziyaretçinin durumu fark etmesi, tepki göstermesi ve müdüriyeti şikayet edeceğini söylemesi üzerine durduruluyor. Ziyaretçinin müdahalesi sayesinde İskender Lahdi ile Ağlayan Kadınlar Lahdi’nin de aynı akıbete uğraması önleniyor.

    Burada insanın aklına kaçınılmaz olarak bazı sorular geliyor.

    İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin en önemli koleksiyonlarından birinde meydana gelen tahribat hakkında ilgililer ne yaptı? Olayın önemsenmediği ve meydana gelen zararın küçümsendiği bir yaklaşım mı benimsendi? Uluslararası bir skandala neden olabilecek olay zaman içinde unutulmaya mı bırakıldı? Bu tahribatın sorumlusu yok muydu? En azından benzer olayların tekrarlanmaması için hangi önlemler alındı?

    Mektupta, bütün bu soruların yanıtlanmasının ve durumun bir an önce açıklığa kavuşturulmasının sayısız yarar sağlayacağı belirtiliyor.

    Bir müzede koruma altında bulunan tarihi eserin, yanlış bir temizlik uygulaması sonucunda zarar görmesi, üzerinde ayrıca düşünülmesi gereken bir durum. Çünkü müzeler yalnızca tarihi eserlerin sergilendiği yerler değil, aynı zamanda bu eserlerin gelecek kuşaklara aktarılmasını sağlayan kurumlar.

    Bu nedenle müze yönetimlerinin kararları, çalışanların uygulamaları ve eserlerin korunması için kullanılan yöntemler doğrudan kültürel mirasın geleceğini etkiliyor.

    Mektupta anlatılan olayda da tarihi eserlerin zarar görmesi, ancak bir ziyaretçinin durumu fark ederek tepki göstermesi sonucunda uygulamanın durdurulması dikkat çekiyor. Bu durum, kurumsal denetim ve sorumluluk meselesini de gündeme getiriyor.

    Arşivlerin gösterdiği: Kanunlar var, peki koruma nerede?

    Osmanlı döneminden Cumhuriyet dönemine, 1927 tarihli kanundan 1937 tarihli gazete haberine, 1947 tarihli mimar Bedri Kökten raporlarından 1980 tarihli müze mektubuna kadar uzanan örnekler, tarihi eserlerin korunması meselesinin ne kadar uzun bir geçmişe sahip olduğunu gösteriyor.

    Bir tarafta eski eserleri ve müzeleri korumaya yönelik kanunlar, düzenlemeler ve idari mekanizmalar var. Diğer tarafta ise kitabeleri sökülen medreseler, bakımsız bırakılan türbeler, depo olarak kullanılan tarihi yapılar, yol geçirilmesi uğruna yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kalan surlar ve yanlış temizlik yöntemleri nedeniyle zarar gören lahitler bulunuyor.

    Üstelik bu örneklerin önemli bir bölümü, yaşanan sorunların yetkililer tarafından bilinmediğini de göstermiyor. Bedri Kökten’in raporları, tarihi eserlerin içinde bulunduğu durumu ayrıntılarıyla kayda geçiriyor. Hangi yapının çatısının onarılması gerektiği, hangi kitabesinin söküldüğü, hangi tonozun çökme tehlikesi taşıdığı ve hangi eserin yanlış kullanıldığı açıkça belirtiliyor.

    Başka bir deyişle, sorunların önemli bir bölümü tespit edilmiş durumda. Ancak tespitlerin yapılmasıyla tarihi eserlerin gerçekten korunması arasında her zaman bir bağ kurulamıyor.

    Bana kalırsa bu belgelerin bugün yeniden ele alınmasını önemli kılan nokta da tam olarak burada yatıyor. Çünkü kültürel mirasın korunması, yalnızca kanun çıkarmakla ya da tarihi yapıların durumunu raporlara geçirmekle tamamlanabilecek bir iş değil. Koruma, bu belgelerde ortaya konulan sorunların giderilmesini, sorumluların harekete geçmesini ve tarihi eserlerin günlük siyasi, idari ve ekonomik hesapların dışında değerlendirilmesini gerektiriyor.

    Tarihi bir yapı, yalnızca geçmişte yaşamış insanların bıraktığı bir taş yığını değildir. Bir kitabe, bir türbe, bir medrese, bir kümbet ya da bir lahit, ait olduğu dönemin izlerini taşır. Bunlar tahrip edildiğinde yalnızca fiziksel bir yapı zarar görmez, geçmişe ilişkin bilgi ve tanıklıklar da kaybolur.

    Üstelik bir kez ortadan kaldırılan kitabenin, kırılan bir mezar taşının ya da yanlış bir uygulamayla zarar gören tarihi eserin kaybını her zaman telafi etmek mümkün değildir. Bedri Kökten’in bazı eserlerin ne kadarının tahrip edildiğinin dahi bilinmediğine ilişkin aktarımları da bu sorunun boyutunu gösteriyor.

    Bugün arşivlerde bulunan bu raporlar ve mektuplar, geçmişte yaşanan tahribatları anlamamıza yardımcı oluyor. Aynı zamanda tarihi eserlerin korunması konusunda hangi ihmallerin yaşandığını, hangi uyarıların yapıldığını ve bazı durumlarda çözüm önerilerinin dahi ortaya konulduğunu gösteriyor.

    Asıl mesele ise bu belgeleri yalnızca geçmişte kalmış olayların kaydı olarak okumamak. Çünkü arşivler, tarihi eserlerin nasıl zarar gördüğünü anlatırken aynı zamanda koruma sorumluluğunun ne anlama geldiğini de hatırlatıyor.

    Tarihi eserleri korumak, yalnızca geçmişe saygı göstermek değil, geleceğe karşı da sorumluluk üstlenmektir. Kanunların, raporların ve uyarıların gerçek bir koruma pratiğine dönüşmediği yerde ise kültürel miras, onu koruması gereken uygulamaların ve ihmallerin karşısında savunmasız kalmaya devam eder.

    Dip not:

    [1] Nurettin Can Eski Eserler Ve Müzelerle İlgili Kanun Nizamname Ve Emirler Milli Eğitim Basımevi Ankara 1948, Sayfa 26. [1] Ömer Osmanoğlu Semavi Eyice İle İstanbul’a Dair İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A. Ş. Yayınları Şubat 2013 İstanbul, Sayfa 136.

    [1] Son Telgraf Gazetesi’nin 12 Kasım 1937 Sayfa 3.

    [1] Ali İhsan Gülcü Eyüpsultan Türbeler Ve Anıt Mezarlar 1 Eyüpsultan Belediyesi Yayınları İstanbul 2018, Sayfa 160.

    [1] Bilgilerini paylaştıkları için Fahri Maden’e teşekkür ederiz.

    [1] İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kütüphaneler ve Müzeler Müdürlüğü Atatürk Kitaplığı Bel_Mtf_078104, Bel_Mtf_078105.

    [1] İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ndeki eserlere uygulanan kötü işlemlere dair anonim bir mektup, JALARC0800205, Diğer, Boğaziçi Üniversitesi Kütüphanesi, https://digitalarchive.library.bogazici.edu.tr/items/fecf55f5-0f77-42bb-9df2-3d586c13a561.

    Share. Facebook Twitter Pinterest LinkedIn Tumblr Telegram Email

    İlgili İçerikler

    Sekiz Ekim

    7 Ekim 2026

    Anayasayı ihlal eden iktidarın yeni ve “sivil” Anayasa çağrısı

    5 Ekim 2026

    İoanna Kuçuradi: Bir filozof, bir bilge, bir insan

    4 Ekim 2026
    Destek Ol
    Yazılar
    Mahsuni Gül

    Eski eserler nasıl tahrip edildi? Arşiv belgeleri geçmişin izlerini anlatıyor

    Ertan Eroğlu

    Sekiz Ekim

    Remzi Altunpolat

    Anayasayı ihlal eden iktidarın yeni ve “sivil” Anayasa çağrısı

    Volkan Yaraşır

    İoanna Kuçuradi: Bir filozof, bir bilge, bir insan

    Bağlantıda Kalın
    • Facebook
    • Twitter
    Seçtiklerimiz
    M. Ender Öndeş

    Şimdi Che okuma zamanı

    Siyasi Haber

    Türkiye Osmanlı gibi büyük kaybeder

    Maral Dink

    Biraz da var olacağımıza inanmak

    Ertuğrul Kürkçü

    Rejimin ‘kültür savaşı’ davetiyesi – gönderene iade

    Güncel Kalın

    E Bültene üye olun gündemden ilk siz haberdar olun.

    Siyasi Haber, “tarafsız” değil “nesnel” olmayı esas alır. Siyasi Haber, işçi ve emekçiler, kadınlar, LGBTİ+’lar, gençler, doğa ve yaşam savunucuları, ezilen etnik ve inançsal topluluklardan yanadır.

    Devletten ve sermayeden bağımsızdır.

    Facebook X (Twitter) Instagram YouTube Bluesky
    EMEK

    CHP’de kıyım sürüyor: Mutlak butlan yönetimi 3 emekçiyi daha işten çıkardı

    9 Ekim 2026

    MESEM’li Mahir Buğra’nın ölümüne ilişkin davada iki sanığa tahliye: ‘Çocukları sermayeye peşkeş çekiyorlar’

    8 Ekim 2026

    İSİG Meclisi raporu açıkladı: Eylül ayında en az 226, dokuz ayda 1736 işçi katledildi

    7 Ekim 2026
    KADIN

    Gülistan Doku dosyası: Tuncay Sonel ve siber çete üyesinin uyuşturucu yazışmaları dava dosyasında!

    5 Ekim 2026

    Erkek şiddeti bir can daha aldı: 18 yaşındaki Gökçe Alkan, Bursa’da katledildi

    4 Ekim 2026

    DEM Parti’li erkeklerden kadın katliamlarına karşı yürüyüş: “Kadını öldüren erkeklikten utanıyoruz”

    1 Ekim 2026
    © 2026 Siyasi Haber. Designed by Fikir Meclisi.

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.