Türkiye sanayi ve hizmet sektörleri, devasa yatırımlar ve “teknolojik hamle” söylemleri eşliğinde geniş çaplı bir dijital dönüşüm sürecinden geçiyor. TÜSİAD ve MESS gibi burjuva örgütlerinin “Sanayi 4.0” ve “akıllı fabrika” vizyonuyla öncülük ettiği bu süreç, ambalajlandığı parlak vaatlerin aksine, çalışma yaşamında canlı emek üzerindeki denetimi radikal biçimde sıkılaştıran despotik bir emek rejimi inşa ediyor. Otomotivden lojistiğe, veri merkezlerinden kimyaya uzanan üretim hatlarında yapay zekâ, sensörler ve algoritmalar; verimlilik artışının değil, derinleşen sömürünün ve örgütsüzleştirmenin temel silahına dönüşüyor.
Sömürü artıyor
Geleneksel üretim alanlarında ustabaşının kronometresiyle yürütülen emek denetimi, bugün yerini algoritmik yönetim sistemlerine bıraktı. Fabrika sahalarına yerleştirilen sayısız sensör, GPS izleme cihazları, biyometrik sistemler ve kameralar aracılığıyla işçilerin çalışma anındaki el hareketlerinden yürüdüğü rotalara, mola sürelerinden ekran/klavye kullanımına kadar her adımı gerçek zamanlı olarak verileştiriliyor.
Toplanan bu devasa veri akışı sayesinde üretim sürecindeki tüm mikroskobik boşluklar dolduruluyor; Marx’ın ifadesiyle “çalışma gününün gözenekleri” azami düzeyde sıkılaştırılıyor. İşçilerin pratik üretim bilgisi ve deneyimi dijital sistemlerce emilerek “ölü emek” biçiminde makinelerde kristalleştirilirken; canlı emek kendi bilgi ve vasfından soyularak algoritmanın ve makinenin katı ritmine tabi kılınmaktadır.
Çalışma kampları ve güvencesizleşme
Dijitalleşmenin en katı biçimde hissedildiği alanların başında, küresel tedarik zincirlerinin geçiş güzergâhında yer alan lojistik, depolama ve liman havzaları geliyor. Bu alanlarda uygulanan esnek çalışma rejimleri; taşeronlaştırma, belirli süreli sözleşmeler ve performans baskısıyla birleşerek âdeta birer “çalışma kampı” ve “cezaevi modeli” oluşturuyor. İşçilerin e-devlet şifrelerinin kamp sorumlularına verilmeye zorlandığı, 24 saat kesintisiz gözetim altında tutulduğu ve barınma-beslenme imkânlarının çalışmaya tam bağımlı kılındığı bu alanlar, örgütsüzleştirmenin stratejik cepheleri haline getirilmektedir.
Diğer yandan dijital platformlar üzerinden şekillendirilen iş sözleşmeleri ile esnekleşme ve freelance çalışma uygulamalarının yaygınlaşması, çalışanları süreklileşmiş bir güvencesizlik ile karşı karşıya bırakıyor. Teknolojik gelişmeler emek üzerindeki baskıyı artırırken, sermayenin gözünde istihdam dışı kalan kitleler “yeni nesil atık-nüfus” konumuna sürükleniyor.
Yağma çok boyutlu
Dönüşümün kurumsal ayağında devlet ve sermaye aygıtları iç içe geçmiş durumdadır. MESS bünyesindeki MEXT ve KoçDigital gibi yapılar şirketlerin “dijital olgunluk” seviyelerini ölçüp dönüşümü yönlendirirken, yürürlüğe konan 2026-2030 Yapay Zekâ Eylem Planı ile kamusal veriler (“Ulusal Veri Kütüphanesi”) sermayenin yapay zekâ modellerini eğitmesi için “bedava hammadde” olarak sunulmaktadır.
Ankara ve çevresinde kurulması hedeflenen 1 GW kapasiteli “Hiper Ölçekli Bulut Bölgesi” gibi projeler ise sermayenin algoritmik kontrol kapasitesini devasa boyutlara çıkarırken ağır ekolojik ve fiziki tahribatları beraberinde getiriyor.
Orta ölçekli birkaç kentin elektriğini tüketecek olan bu dev veri merkezleri, yüksek gürültü seviyeleri (85–96 dB(A)), kanserojen jeneratör partikülleri ve yüksek ısı nedeniyle çalışanlarda kalıcı duyma kayıplarına ve ağır meslek hastalıklarına yol açmaktadır.
Üstelik teknoloji ve BİT sektörlerindeki derin cinsiyetçi eşitsizlikler, kadın emekçilerin bu süreçte daha da dezavantajlı konumlara itilmesine neden olmaktadır.
Direniş olanakları
Tüm bu dijital cenderenin karşısında, burjuva yasallığının sınırlarına hapsolmuş bürokratik ve sarı sendikal anlayışların iflas ettiği açıkça görülmektedir. Polonez ve Farplas gibi süreçlerde beliren tıkanıklıklara yanıt, üretimin kalbinde kurulan taban komitelerinden ve fiili-meşru mücadeleyi esas alan bağımsız sınıf sendikalarından (BİR-TEK-SEN, DGD-SEN, Enerji Sen, Bağımsız Maden-İş vb. deneyimler) gelmektedir.
İşçi sınıfı mücadelesi gündemine artık algoritmik denetimlere karşı yeni talepler de girmek zorunda. İşyerinde kullanılan uygulama ve performans parametrelerinin şeffaf biçimde açıklanması talebinden, mesai dışı saatlerde izlemenin durdurulması ve mahremiyetin korunması gibi talepler işçiler için aynı zamanda bir haysiyet direnişine de dönüşebilecek alanlardır. Yıllar önce işçilerin tuvalet kullanım sıklıklarını dahi mesai hesabına katarak başlayan sensör sistemleri bugün üretim bandında geçirilen her anı ölçen bir canavara dönüşmüş durumda.
Sermayenin dijital araçlarla kurduğu algoritmik tahakküm ne kadar derinleşirse derinleşsin, üretimin ve veri akışının felç edilmesine dayanan fiili işçi denetimi ve örgütlü taban mücadelesi, bu dijital karanlığın ucundaki ışık olmayı sürdürüyor.
