” Botlarıma sadakatimi henüz kaybetmesem de, şimdi sadece kışları giyiyorum Anne… Ama Kürtlerden hala vazgeçmedim !”
Çerçeve Yasayı herkes tetikte bekliyormuş. Yasaya ilişkin merakınızın perdesini biraz aralayıp sosyal medyaya şöyle göz ucuyla baktığınızda bile, kendilerinin şimdiye kadar hiç ulaşamadıkları seviyeden devletle muhatap olan Kürt Özgürlük Hareketini küçümseyenlerin, “süreç” ile birlikte fabrika ayarlarına dönmenin dayanılmaz hafifliğiyle üretip , “var olan her şeyin acımasız eleştirisi” adı altında Kürdistan Özgürlük Hareketi`nin (KÖH) üzerine boca ettikleri, daha yasa çıkmadan zulalarında hazır beklettikleri, aslında olandan ziyade olmasını arzu ettikleri “teslimiyet, yenilgi, tasfiye…” İfadeleri doluşuveriyor o aralıktan içeri…
Elbette bu itirazım eleştirinin kendisine değil. Hatta, Kürt Özgürlük hareketi`ne yapılabilecek en büyük kötülüğün onu eleştiriden muaf tutan “neylerse güzel eylerci” tutum olduğuna inananlardanım.
Ancak eleştiriyi ezilenlerin birbirini inşa ettiği yoldaşça bir zemin olmaktan çıkarıp bir hizaya getirme/ had bildirme sopası, sol bir kibrin sığınağı haline getirdiğinizde başka bir şey yapmış olursunuz. Bunu ister hikmetinden sual olunmaz Marxist Leninistliğinizle isterse de anti-sömürgeci retorikle ambalajlayarak yapın, fark etmez.
Zaman zaman da tersinden Kürtlerin içinden, her eleştiriyi epistemik şiddet olarak görme, klavye başından “tak tak tak” yapma, kolaya kaçıp eleştiriyi “madem öyle gel sen yap” diyerek savuşturma, her eleştiriye “Türklük sözleşmesi” ya da “sosyal şoven“ etiketi yapıştırma yaklaşımları geliştirilebiliyor. Tabii ki sırtında yumurta küfesi taşıyanlar olması gerekenin olan karşısında çok zayıf konumda olduğunu çok daha iyi bilirler. Ama bu “yumurta küfesi” metaforunu yapılan her şeyi eleştiriden koruyan ya da yanlışı meşrulaştıran bir zırha dönüştürmek de yanlış.
Kaldı ki, saldırıyla eleştiri arasında ayrım yapabilmek için asgari bir siyasal olgunluk bile kafidir. KÖH`ü az çok tanıyanlar veya içeride “eleştiri-özeleştiri “ toplantılarına tanıklık edenler Marx`da bahsi geçen eleştirinin “kendini sakınmayan“ doğasının Kürtlerde; hayatı dişe diş değiştiren, sarsıcı ve yaşayan bir eylem olmasının yanı sıra, kendini ve kendindeki kolanyal kişiliği (beyaz maskeli) yıkıp hakikatine sadakat gösteren bir öznellik yaratırken kendi özeleştiri mekanizmalarıyla nasıl vücut bulduğunu bilir.
(…)
Bütün bu olup bitenler bana Karl Marx`ın , 13 Nisan 1882 tarihinde kızı Laura Lafargue`a Cezayir`den yazdığı, “umarım bu hikaye senin Arap kültürüne dair ilgini canlandırır” diyerek sonlandırıp altına da “The Old Nick” imzasını attığı o meşhur mektuptaki “Kayıkçı ve Filozof” hikayesini hatırlattı. ( Marx-Engels Collected Works, Volume 46, pp.238-243)
Her şeyi bilen, bilginin akışını kendinden menkul sayan sömürgeci Batı kibrinin hayatta kalma/varoluşsal pratik karşısındaki acizliğini kusursuz bir eleştiriye tabi tutan bu hikayeyi Marks mektupta şöyle aktarır:
“Kayıkçı, küçük teknesiyle nehrin çalkantılı suları üzerinde hazır beklemektedir. Karşı kıyıya geçmek isteyen bir filozof tekneye biner. Aralarında şu diyalog geçer:
Filozof: Tarih hakkında bir şey biliyor musun, kayıkçı?
Kayıkçı: Hayır!
Filozof: O halde hayatının yarısını boşa harcamışsın!
Ve yine Filozof: Peki ya matematik okudun mu?
Kayıkçı: Hayır!
Filozof: Öyleyse hayatının yarısından fazlasını boşa harcamışsın.
Filozofun bu sözleri ağzından daha yeni çıkmıştı ki, rüzgar küçük tekneyi alabora eder ve her ikisi de nehre düşer. Bunun üzerine,
Kayıkçı bağırır: Yüzme biliyor musun?
Filozof: Hayır!
Kayıkçı: Öyleyse hayatının tamamını boşa harcamışsın.
Aslında “Süreç” ile birlikte biraz örtük başlayıp Çerçeve Yasanın çıkmasıyla birlikte dizginlerinden boşalarak ortalığa saçılan bütün o tanımlamalar esasında tıpkı bir tarafında Türkiye sosyalist hareketinin kahir ekseriyetinin, diğer tarafta KÖH`nin olduğu Marks`in hikayesindeki diyalog gibi. Biz sosyalistler, üstelik kayıkta bile değilken ,yüzme bilmeden ağaca çıkmış filozof gibi, elli yıla yakındır ateşle yıkanıp fırtınaların içinden hayatta kalma deneyimleri biriktirmiş, nehrin, fırtınanın, rüzgarın, suyun akışının bilgisine sahip, bazen akıntıya karşı bazense akıntıyla birlikte yüzen kayıkçı Kürde bağırıp duruyoruz; “bu nehirde yüzülmez, boşa kulaç sallıyorsun, boğulacaksın, yine de sen bilirsin ama benden söylemesi!” Bunun nehirdeki kayıkçıya hiçbir faydası yok, bunu bilelim önce..
(…)
Bu hikaye, tesadüfen mektuba girmiş bir hikaye değildir. Benim bu hikayeyi bu yazıya alma maksadım sadece bir kibir eleştirisi yapıp direnme ve hayatta kalma pratikleri geliştirme yetkinlikleri üzerinden “Kürtler yüzme biliyor “ demek de değildir. Öyle olsaydı, elli yıla yaklaşan mücadele tarihini “hayatta kalma” bilgisiyle açıklamış olur, bunu der ve sizleri de daha fazla yormadan yazıyı bitirirdim. Bu da var elbette ama daha fazlası ve başkası var bu hikayede.
Birincisi; bu mektubu dev eseri Das Kapital`in fiziki olarak doğduğu Londra British Museum`un devasa kubbesi altında, Yuvarlak Okuma Odası`nın (Round Reading Room) müdavimi olduğu G7 numaralı masasında resmi devlet raporlarını, mavi kapaklı kitapları, parlamento kayıtlarını titizlikle incelediği, günlük dünya basını takip ettiği hummalı çalışmalarına ara verdiği bir esnada yazmadı çünkü Marks.
Ömrünün son döneminde, 1882`de (Şubat-Nisan) ağır bronşit hastalığı nedeniyle gittiği ve 72 gün kaldığı Cezayir`den yazdı. Sömürge başkentinde bir yargıç olan Mr. Ferme ile çıktığı bir yürüyüşe ara verdikleri bir esnada, Mağrip tarzı bir kahvehanede açık havada kahve içerken gözlemlediği, sedirin üzerine bağdaş kurarak hafif geriye kaykılmış şekilde oturan ve cezvelerindeki kahveleri keyifle yudumlayan, bu arada da sömürgeciliğin “medeniyet”inin onların üzerindeki tek zaferi iskambil kağıdı oynayan Mağripliler ile, Amerika`daki bir ansiklopedinin Cezayir maddesi için 1857`de büyük oranda Engels`in yazdığı metinde anlatılan “barbar, ilkel” ama Emir Abdülkadir önderliğinde teslim olmaz bir ruhla asice direnen Mağripliler aynı değildir artık.
Mağripten konuşan Marx’ın sesinde sadece sömürgeciliğin arsızlığına, küstahlığına ve gaddarlığına duyulan öfke yoktur. Kayıkçı gibi insanların olduğu o kahvehanede, üzerlerine geçirdikleri yırtık pırtık bluz bile denilemeyecek giysilerden kimilerinin yoksul kimilerininse varlıklı olduğu hemen anlaşılan Muhammed’in evlatları arasında başka bir şeyi görür Marx: Toplumsal ilişkilerde yapmacık olmayan “mutlak eşitlik”. Batının eşitlik anlayışından tamamen farklı, verilen ya da kazanılan bir şey değil, tamamen öznel; sömürgeciliğin ve kapitalist yabancılaşmanın henüz tahrip edemediği komünal geleneklerin içinden doğmuş bir bağ olarak eşitlik… Ama ne kadar asil, eşitlikçi ve dirençli olurlarsa olsunlar kayıkçının hayatta kalma meziyeti dahil tüm bu meziyetler Marx`ın aynı mektuptaki deyişiyle “yine de devrimci bir hareket olmaksızın mahvolup gideceklerdir.”
Kürt Özgürlük Hareketini, bütün bunları kendinde toplayan devrimci bir hareket olarak görmemek için hiçbir sebep yok bence. Sadece muazzam direnme kapasiteleri nedeniyle değil, 15 ağustos 1984 atılımından, Rojava`ya, oradan “Jin Jiyan Azadi”ye kadar tüm olaysal hakikat uğraklarında kendini yeniden üreterek, dünyasal ölçeğe doğru genişleyerek yarı feodal diyebileceğimiz toplumsal ilişkileri demokratik, kadın özgürlükçü, ekolojik bir ahlaki-politik düzeye taşıyabilmesiyle devrimci bir hareket olmayı fazlasıyla hak ediyor. Üstelik burada da duracak gibi görünmüyor. Çıtayı hep daha yükseğe koyuyor.
(…)
İkincisiyse; biz sosyalistlerin sınıf kerterizine vurup anti emperyalist veya faşizmin kurumsallaşmasına karşı en geniş cephe bağlamına yerleştirerek ele aldığımız meseleler kolonyal bağlamın içinden varoluşsal bir mesele olarak görülebiliyor. Önderlik KÖH için böyle bir varoluşsal meseledir mesela.
Yani, Türkiyeli sosyalistlerle KÖH arasında bize bir şeyi nasıl ve ne şekilde bileceğimizi söyleyen, belirli bir şekilde düşünmeye zorlayan kurallar/ yasalar, önermeler ve kültürel kodlardan müteşekkil bir “epistemik mekan“ farkı var… Karşılıklı olarak birbirini anlamayı zorlaştıran bir fark bu. KÖH`ü ulusal kurtuluşa doğru iteleyen, onu sadece UKKTH üzerinden düşünen, onu da sınıf çıkarlarına uygunluğuna göre değerlendiren, sosyalizmi kendi sahası olarak gören kalın duvarlı bir mekan…
Oysa Marx`ı Muhammed’in evlatları arasındaki mutlak eşitliği görmesini sağlayan şey, bizzat kendi ilerlemeci tarih anlayışını konumlandırdığı mekanın zemininde açtığı çatlaktı.
Elbette bu çatlağın sebebihikmeti tek başına Marx`ın 72 günlük Mağrip izlenimleri ya da Rusya`dan gelecek haberleri sabırsızlıkla beklediği Vera Zasulic ile mektup trafiği değildi.
Batı Avrupa işçi sınıfının kapitalizmin kalbinde bir türlü beklenen devrimi gerçekleştirememesi, Avrupa devrimi ve Paris Komünü yenilgilerinin ardından işçi sınıfının gittikçe sistemle bütünleşme eğilimi içerisine girmesinin bunda etkisi vardır.
Ama o çatlağı gidermek yerine oraya yerleşip onun açtığı imkanlardan bakan Marx, sınıf perspektifini elden bırakmaksızın, doğrudan dünya devriminin kaderiyle ilgili stratejik bir arayıştan asla vazgeçmedi.
Uzun yıllara dayanan mücadele birliği deneyimlerinden geçmiş KÖH ve sosyalistlerin de aralarında Marx`tan bakıldığında stratejik bir arayış imkanına dönüşen bir “çatlak”tan bahsetmek mümkündür. Ona bir imkan olma kapasitesi yüklememin sebebi bir niyet ya da siyasi literatürde “ Ruşen Çakır İyimserliği ” olarak adlandırılabilecek iyimserlik değildir. Şimdiye kadar içerisinde karşılıklı ilişkilerimizin belirlendiği ama öyle kaldığı müddetçe de kendi üzerine kapanıp entropik bir sonla kapanacak olan “ uzun parantez”in ucunda açılmış bir çatlak olmasıdır.
Stratejik ittifakın parametreleri değişip yeniden kuruluyorken bunu KÖH ile mesafelenmenin gerekçelerini üretmek yerine yeniden kuruluşun ve birleşik devrimin imkanları üzerine yeniden düşünmek gerekir. Çünkü sosyalist yeniden kuruluşun da Demokratik ve Sosyal Cumhuriyet`in de “olaysal mekan”ı işte o çatlaktır.
Tekrar kayıkçı hikayesine dönersek; Kürt hareketini neden sadece nehrin bilgisine sahip “hayatta kalmayı öğrenmiş” bir hareket olarak görmenin yanlış olduğunu “Kürtler sadece yüzme bilmiyor…” başlıklı başka bir yazıya bırakıyorum.
İçinden bir hikaye geçen bu yazıyı bizzat yaşadığım gerçek bir hikayeyle kapatıyorum.
(…)
Birgün yazın ortasında Bursa özel Tip Cezaevine annem ziyaretime geldi. Hiç aksatmaksızın ta Samsun`dan ufacık bedeninin nasıl taşıdığına herkesin hayret ettiği yüklerle yollara düşer, önce beni ziyaret eder, Bursa`da eşit paylaştırdığı yükünün yarısını boşaltır, oradan da Çanakkale Cezaevi`ndeki kardeşime ziyarete giderdi.
Her görüş, bazen selam sabahtan bile önce, her zaman bizden önce ziyaret kabinlerinde olan komüncümüz Mustafa`ya, listesini yaptığı getirdiği şeylerin muntazaman içeri girip girmediğinin sağlamasını yaptırırdı.
Yazın ortasıydı ve Mustafa içeri alınan malzemeler arasında eksik olup olmadığını annemden sözlü olarak aldığı listeye göre titizlikle kontrol ediyordu. Annemin “bir çift ayakkabı” dediği şey yazın ortasında bir çift bot olunca karışıklık olduğu izlenimi uyandı ister istemez. Oysa doğruydu.
Yazın ortasındaki bir çift bot sadece annem ve benim için şaşırtıcı değildi. Çünkü benim için sembolik bir anlam taşıyan botlarımı dışardayken yaz kış ayağımdan çıkarmadığımı biliyordu annem. Hatta bazen saklar, yerine yazlık ayakkabılar koyardı. Onun için sembolik anlamın önemi yoktu. Anlam veremese de bildiği benim bot giymeyi seviyor olmamdı.
Bu durum anneme takılmanın, bunu keyifli bir sohbete dönüştürmenin ve birlikte gülmenin gerekçesi olmuştu bizim için. O gülüşmeler arasında hepimize laf yetiştiren annem, o sırada konudan ve gülüşmelerin nedeninden habersiz, anneme merhaba demek isteyen Kürt hareketinden bir arkadaşı göstererek son günlerde özellikle hatırladığım o sözü söyledi bana:
La oğlum, bir botlarından bir de aha bu Kürtlerden vazgeçmedin!
Şimdi hayatta değilsin. Oğlunda çok şey değişmedi. Botlarıma sadakatimi kaybetmesem de şimdi sadece kışları giyiyorum Anne. Ama Kürtlerden hala vazgeçmedim…
Zeki Yaş, 16 Ağustos 2026
*Bu yazı ilk olarak yazarın kişisel bloğu olan “Arka Sıra”da yayınlanmıştır.
