Aydemir Güler, soL Haber bünyesinde yayımlanan “Ana dil böler mi?” başlıklı yazısında, Türkiye solunun belirli bir kesimine uzun süredir musallat olan geleneksel reflekslerden birini yineliyor: Önce temel bir hakkı ilkesel olarak teslim et, ardından emperyalist tehdit ve kimlik siyaseti çekincelerini sırala, nihayetinde ise meselenin çözümünü “sosyalist iktidar sonrasına” havale ederek bugünün somut mevzilerini terk et.
Metnin arkasına sığındığı kuramsal kurgu dağıtıldığında, ortaya devrimci bir hat değil; yaşayan sınıf mücadelelerinden kaçan, statükocu bir ertelemecilik çıkmaktadır.
1. Devrimci siyaset, emperyalist ekonomist yaklaşım ve hakların ertelenmesi
Yazar, ana dilde eğitim hakkının kapitalizm ve sömürü ilişkileri varlığını sürdürürken tartışılamayacağını, bu özgürlük pratiğinin ancak sosyalist bir iktidarda hayat bulabileceğini iddia ediyor. Bu mantık, Leninist ulusal sorun ve demokrasi kavrayışının değil; Lenin’in doğrudan cephe aldığı “Emperyalist ekonomizm” anlayışının güncel bir tezahürüdür.
Demokratik talepleri “sosyalizm öncesinde kazanılamaz, sosyalizmde ise zaten çözülecektir” diyerek gereksizleştiren bu mekanik çizgi, siyasal mücadeleyi felç eder. Kapitalist sınırlar içinde hiçbir hakkın kalıcı ve eksiksiz biçimde güvenceye alınamayacağı tespiti doğrudur; ancak bu tespit komünistleri o hakların bugünden talep edilmesinden ve savunulmasından alıkoymaz. Eğer kapitalizm koşullarında eksiksiz uygulanamayacak her hak devrim sonrasına ertelenecekse; işçi sınıfı sendikal hakları, sekiz saatlik iş gününü, kadınların eşit yurttaşlık taleplerini ve basın özgürlüğü mücadelesini de askıya mı almalıdır?
Sosyalist iktidar gökten inmeyecektir; kitlelerin acil demokratik, iktisadi ve sosyal talepleri etrafında verilen somut mücadelelerin içinde, bu taleplerin sınırlarını aşarak mayalanacaktır.
2. Tersyüz edilen Sovyet deneyimi: Korenizatsiya masa başında doğmadı
Güler, Bolşeviklerin Korenizatsiya (yerlileştirme) politikasını ve yüzlerce topluluk için ana dilde eğitimin örgütlenmesini merkezi planlama ve sosyalist iktidar koşuluna bağlıyor. Ancak burada tarihsel kronoloji ve neden-sonuç bağı bilinçli olarak tersyüz ediliyor.
Bolşevikler, Çarlık Rusyası’nın “Halklar Hapishanesi”nde ezilen ulusların dilsel, kültürel ve kendi kaderini tayin haklarını 1917 Devrimi’nden çok önce programlarına almış ve bu taleplerin tavizsiz bayraktarlığını yapmışlardır. Bolşevik Parti’yi kitlelerin gözünde meşru kılan ve devrime halkların desteğini akıtan temel etken, “Çarlık yıkılsın, sosyalizm gelsin bakarız” dememeleri; somut hak mücadelelerini bizzat iktidar yürüyüşünün kurucu harcı yapmalarıdır.
Korenizatsiya, devrimden sonra lütfedilmiş bir bürokratik karar değil; devrim öncesinde halklara verilen sözlerin, ezilen uluslarla kurulan tarihsel ittifakın ve kazanılmış hakların somutlaşmış halidir. Güler ise bu zengin pratiği, bugünkü siyasal ve pedagojik haktan kaçınmanın gerekçesi haline getirmektedir.
3. Üniter devlet fetişizmi ve sosyal şoven refleksler
Yazıda, Türkiye ve Ortadoğu’da merkezi üniter yapının zayıflamasının kaçınılmaz olarak emperyalizmin işine yarayacağı ve bir “çözülüş” getireceği savunuluyor. Bu yaklaşım, egemen ulus şovenizminin ve bürokratik-jakoben devlet aklının resmi tezleriyle tehlikeli biçimde örtüşmektedir.
Emperyalizmin bölgedeki müdahaleleri, ulusların kendi dillerini konuşmasından ya da yerel inisiyatiflerin gelişmesinden beslenmez; aksine, on yıllardır süren inkâr, asimilasyon ve katı merkeziyetçi baskı aygıtlarının yarattığı fay hatlarını istismar eder. Gerçek bir anti-emperyalist cephe ve toplumsal bütünlük, zoraki bir tektipleştirme veya üniter devlet fetişizmi üzerinden değil; halkların eşit haklara sahip olduğu, gönüllü ve sınıfsal bir birlik zemininde inşa edilebilir.
Ezilen halkın ana dil hakkını “bölünme” ve “emperyalist çözülüş” parantezine almak, kurulu düzenin yarattığı ayrışmayı pekiştirmekten başka bir işlev görmez.
Yazar, masada emperyalist güçlerin, AB fonlarının, aşiretlerin ve yerel burjuvazinin yer almasını öne sürerek konuyu “bu ortamdan hiçbir şey çıkmaz” kestirmeciliğiyle kapatmaktadır. Bu tavır, ilk bakışta ilkeli bir anti-emperyalist duruş gibi pazarlansa da pratikte iktidar blokunun topluma dayattığı “iç cepheyi tahkim etme” söyleminin sol bir kopyasına dönüşmektedir.
Sermaye devleti, kendi bekasını güvenceye almak, halkın meşru taleplerini bastırmak ve toplumsal muhalefeti terörize etmek için sürekli “dış tehdit, kırılgan coğrafya ve iç cepheyi sağlam tutma” masalını anlatır. Güler’in “kirli aktörler var, öyleyse bu tartışmaya bulaşmayalım” yaklaşımı, tam da iktidarın çizdiği bu sınırların içine hapsolmaktır. Kirlenen bir zemin gerekçe gösterilerek meşru bir hak talebinden geri çekilmek, iktidarın “sırası değil, emperyalist kuşatma var, birliğimizi bozmayın” diskuruna sol jargondan bir onay belgesi sunmaktır.
Kuşkusuz sermaye sınıfları ve emperyalizm, her hak talebini kendi çıkarları doğrultusunda araçsallaştırmak, pazarlık konusu yapmak ve içeriksizleştirmek isteyecektir. Ancak komünistlerin görevi, ortam bulanık diye steril köşelerine çekilip ahkâm kesmek ve kitlelerin en yakıcı taleplerini iktidarın “iç cephe” disiplinine kurban etmek değildir.
Sosyalistlerin asli sorumluluğu; hak taleplerini gerici, aşiretçi ve liberal manipülasyonların elinden söküp alacak, onu emperyalizmin yedeği olmaktan çıkarıp işçi sınıfının bağımsız enternasyonalist hattına bağlayacak siyasal iradeyi ortaya koymaktır. “Kirli odaklar var” diyerek mücadele sahasından kaçmak, o kitleleri ve haklı talebi bizzat o gerici odakların kucağına itmekten başka bir sonuç üretmez.
Aydemir Güler’in yaklaşımı, ayakları yere basan devrimci bir iradeyi değil; statükocu endişelerle harmanlanmış, güncel çatışmalardan kaçınan soyut bir doktrinerliği temsil ediyor. Çocukların kendi ana dillerinde pedagojik bir eğitim alması, uzak ve belirsiz bir geleceğin ikramı değil; bugünün eşit, özgür ve birleşik sınıf mücadelesinin acil, somut ve ertelenemez bir mevzisidir.
