“Bin kilometrelik yol bir adımla başlar.”
Abdullah Öcalan’ın, DEM Parti heyetiyle son görüşmesinden aktarılan bu cümlesi günlerdir zihnimde dolaşıyor. Sanırım bunun nedeni, sözün yalnızca yasa teklifini değil sonrasında verilmesi gereken mücadelenin uzunluğunu ve çetinliğini işaret ediyor olması.
Türkiye’de uzun yıllardır siyaset, neredeyse her tartışmasını silahların gölgesinde yaptı. Devlet, silahlı çatışmayı yalnızca Kürt sorununda değil; işçilerin, kadınların, gençlerin, Alevilerin ve bütün toplumsal muhalefetin taleplerini ‘güvenlik’ başlığı altında bastırmanın gerekçesine dönüştürdü. Böylece yalnızca Kürtlerle savaş sürmedi; genel olarak siyasetin ve demokrasinin alanı daraltıldı.
Eksik bir yasa, gerçek bir imkân
Bugün önümüzde duran yasa teklifi, bütün eksiklerine rağmen bu tabloyu değiştirme potansiyeli taşıdığı için önemlidir.
Bu önem, yasa metninin mükemmelliğinden kaynaklanmıyor. Tam tersine, metin ciddi sorunlar barındırıyor. Belirsizlikler içeriyor. Süreci hukukun güvencesine değil, yürütmenin takdirine bırakıyor. Üstelik Anayasa’yı ve yüksek yargı kararlarını defalarca hiçe saymış, tek adam iktidarını sürdürmek için demokrasinin bütün gereklerini rafa kaldırmış bir siyasal iktidarın takdirine!
MİT’e, Milli Güvenlik Kurulu’na tanınan belirleyici rol, son kararı Cumhurbaşkanına bağlı özel kurula bırakarak parlamentoyu ve toplumu sürecin dışına iten anlayış, siyaset yapma hakkını sınırlayan hükümler ve yıllara yayılan erteleme mekanizmaları, iktidarın barıştan çok kontrolü öncelediğini gösteriyor.
Bunlar küçümsenecek eksiklikler değildir.
Ama bütün bunları söylemek, başka bir gerçeği görmemizi engellememelidir.
Bugün ilk kez, yarım yüzyılı aşan Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin ve ona eşlik eden demokrasi mücadelelerinin ortaya çıkardığı siyasal tablo TBMM çatısı altında bu kadar somut biçimde tartışılıyor. Bu zeminin oluşması kendiliğinden olmadı. Gelinen nokta ne devletin bir lütfudur ne de iktidarın barış iradesinin sonucudur. Bu noktaya, yarım yüzyılı aşan Kürt özgürlük mücadelesinin, demokrasi güçlerinin, emek hareketinin, kadınların, gençlerin ve bu ülkenin bütün direnişlerinin yarattığı tarihsel birikimle gelindi.
Tam da bu nedenle, bugün tartıştığımız şey yalnızca bir yasa değildir. Aynı zamanda değişen güç ilişkileri ve oluşmakta olan olan yeni dizilişlerdir.
Teklifi tartışırken yapılabilecek iki basit hata var.
Birincisi, yasa teklifini tarihsel bir çözüm belgesi gibi görmek.
İkincisi ise, eksiklerinden hareketle hiçbir anlam taşımadığını iddia etmek.
Oysa siyaset, çoğu zaman bu iki kolaycı tutumun dışında kurulmak zorundadır.
Bir ilk adım, tek başına hiçbir şeyi çözmeye yetmez. Ama bazen tıkanan bir sürecin önünü açabilir, tarihsel ve toplumsal mücadele birikimlerinin kendilerine yeni yollar bulmasına imkan tanıyabilir. Bunun olup olmayacağını belirleyen ise ilk adımın kendisinden çok, sonrasında atılacak adımlar, oluşan yeni alanın kimler tarafından ve nasıl doldurulacağı olacaktır.
Mesele devlete güvenmek değil
İşte tam da burada sorumluluk tarihsel ve toplumsal mücadele dinamiklerinin omuzlarına yüklenmektedir.
Bu süreçte demokratikleşmenin önünü açacak olan faşizmi kurumsallaştırmaya çalışan Cumhur İttifakı değil; demokratik ve sosyal bir cumhuriyetin yapı taşları olan işçiler, kadınlar, Aleviler, doğa savunucuları, yoksul köylüler, LGBTİ+lar, gençlerin ve tüm ezilenlerin Kürt Özgürlük Hareketi ve sosyalistle birlikte vereceği mücadele olacaktır.
Mevcut iktidarın bugüne kadarki pratiği ortadadır. Anayasa’yı tanımayan, Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulamayan, seçilmiş belediyelere kayyum atayan, muhalefeti yargı yoluyla tasfiye etmeye çalışan bir iktidarın, demokratik bir Türkiye’nin önünü açacağına inanmak için hiçbir neden yoktur.
Mesele, iktidara güvenmek değil, kendimize güvenmektir.
Demokrasiyi devletin ihsan edeceği bir lütuf olarak değil, örgütlü halk mücadelesinin kazanacağı bir hak olarak görmek zorundayız.
Şimdi söz Üçüncü Kutup’ta
Tam da bu nedenle tarih Üçüncü Kutup siyasetini ve öznelerini daha güçlü ve örgütlü bir biçimde sahneye davet etmektedir.

Türkiye’de sistem içi muhalefetin içinde bulunduğu kaotik durum düşünüldüğünde, Üçüncü Kutup, yani ezilenlerin tarihsel ittifakı belki de ilk ilk kez, Türkiye’nin demokratik geleceğinin lokomotifi olma imkânıyla karşı karşıyadır.
Bu yalnızca bir “imkan değil, aynı zamanda üstlenilmesi gereken tarihsel bir sorumluluktur.
Çünkü sürecin demokratikleşerek ilerleyip ilerlemeyeceğini belirleyecek temel mesele, demokrasi güçlerinin bu yeni siyasal zemini ne ölçüde örgütlü bir toplumsal iradeye doldurabileceği ve ne yönde değiştireceğidir.
Bu önemli eşiğin nereye varacağını yasa teklifinde ne yazdığından çok, ezilenlerin tarihsel ittifakının sahip olduğu siyasal ufuk, göstereceği cüret, geliştireceği örgütlülük ve mücadele kararlılığı belirleyecektir.
Bu eşiğin demokratik cumhuriyete mi, yoksa yeni bir oyalama dönemine mi açılacağını yasa metni değil; ezilenlerin tarihsel ittifakının siyasal ufku, örgütlülüğü ve mücadele kararlılığı belirleyecektir. Bin kilometrelik yol gerçekten ilk adımla başlıyorsa, şimdi mesele o menzili hep birlikte aşarak hedefe ulaşmaktır.
05.08.2026
