Giriş: KPÖ geçmişin enkazından nasıl sıyrılıyor?
İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından Avrupa’da sol, milyonları peşinden sürükleyen kitlesel bir güçtü. Soğuk Savaş’ın katı cepheleşmesi, refah devletinin işçi sınıfının radikalizmini törpülemesi ve 1970’lerdeki Eurokomünizmin burjuva parlamentosunun sınırları içinde “demokratik” iktidar arayışı, bu gücü içeriden boşalttı. 1991’de Sovyetler Birliği ve Comecon (Doğu Bloku) ülkelerinin çöküşü bu tasfiyeyi tamamladı. Bugün Yunanistan Komünist Partisi’nin (KKE) geleneksel yüzde 5 bandındaki inatçı direnişi dışında, Avrupa’da klasik komünist kitle partisi varlığı neredeyse tarihe karıştı. Bu tasfiyenin asıl ağır darbesi Sovyet çöküşünden çok neoliberalizmden geldi: yalnızca bir ekonomi politikası değil, refah devletinden vazgeçiş, sendikaların tasfiyesi ve sanayinin yer değiştirmesi yoluyla işçi sınıfına yönelik örgütsel ve ideolojik bir saldırıydı, buna solun kendi hataları da eklendi. Sosyalizm korkusu ortadan kalkınca emperyalizmin gerici eğilimi yeniden tetiklendi, bugün Trump’ın öncülük ettiği düzeye varan faşist hareketler bu boşlukta büyüdü.
Tam da bu enkazın ortasında, merkez siyasetin tıkandığı ve aşırı sağın, özellikle anketlerde yüzde 35’in üzerine yerleşmiş durumdaki Avusturya Özgürlük Partisi’nin (FPÖ) göçmen karşıtlığı üzerinden kitlesel bir hegemonya kurduğu Avusturya’da, ezber bozan bir gelişme yaşandı. Avusturya Komünist Partisi (KPÖ), son on yılda sessizce ama derinden küllerinden yeniden doğuyor izlenimi verdi. Peki bu yükselişin altında ne yatıyordu? Kitlelerin aniden Marksist-Leninist teoriye yönelmesi mi, yoksa düzen siyasetinin tamamen terk ettiği yakıcı bir sınıfsal yaraya, barınma krizine, doğru zamanda ve doğru araçlarla yapılan pratik bir müdahale mi? Ve bu müdahalenin siyasal niteliği neydi: komünist bir açılım mı, yoksa klasik sosyal demokrasinin yozlaşarak terk ettiği alanın yeni bir sahiplenilmesi mi? Bu sırrı çözmek, sadece Avusturya’daki son yılları değil, solun kitlelerle kurabileceği yeni politik dili de anlamamıza yol açabilir.
1. Bölüm: Teoriyi unut, kirayı öde! (Graz Örneği)
Avusturya Komünist Partisi’nin bu beklenmedik tırmanışının merkez üssü, Steiermark eyaletinin başkenti ve ülkenin en büyük ikinci kenti Graz’dır. Graz tesadüfen seçilmiş bir yerleşim değildir, on yıllara yayılan, sabırlı ve gündelik hayatın kılcal damarlarına nüfuz eden bir yerel örgütlenme stratejisinin laboratuvarıdır.
Bu modelin mimarı, 1980’lerin sonunda Graz’da partinin liderliğini üstlenen Ernest Kaltenegger’dir. Kaltenegger, sosyalistlerin genel geçer büyük sloganlarla kitlelerden koptuğu bir dönemde yönü tamamen sokağa çevirdi ve işçi sınıfının, göçmenlerin ve gençlerin en can acıtıcı sorununa, barınma hakkına sabitledi. Kaltenegger ve Steiermark KPÖ’sü, kitlelerden kopuk soyut münazaranın anlamsızlığından çıktılar. İçeride hâlâ süren Stalin ve reel sosyalizm tartışmalarını sürdürmek zaten yorucu ve bedeli ağır olduğundan, onlar bu yükü taşımak yerine farklı ve kendilerince daha anlamlı bir yola girdiler. Teoriyi yeniden düzenlemek yerine, önce ev bulamayan ya da kirasını ödeyemeyen yoksulları vurguncu ev sahipleri ve emlakçılardan kurtarmayı seçtiler. Bu pratik yönelim, diğer Avrupa komünist partilerinin yaptığı gibi burjuva demokrasisine doğrudan teslim olmayı bir anlamda gölgelemiş oldu. Bu yeni stratejik yol, ideolojik münazaralarla reel sosyalizmin enkazını aşmaya yönelik farklı bir perspektiflerinin de olmadığı anlamına geliyordu. Kitlelerin yakıcı gündelik sorunlarına yönelmek hem partiyi kitleye yakınlaştırdı hem de SBKP çizgisini takip eden kadroların düştüğü psikolojik bunalımdan onları bir parça kurtardı diyebiliriz.
“Kiracı Acil Yardım Hattı” (Mieter-Notruf): Kaltenegger, Graz belediyesinde konut sorumluluğunu üstlendiği 1998’den itibaren bu hattı işletti. Emlak tekellerinin spekülasyonuna, hukuksuz zamlara, tahliye tehditlerine karşı halkın önüne çekilmiş fiili bir kalkandı. Telefonun ucunda bir bürokrat yerine, reel sosyalist birinin olması ev ihtiyacı olan insanları hiç de ürkütmüyordu. Bu uygulama kısa bir süre sonra kitlelerin zihnindeki “ulaşılmaz siyasetçi” imajını yerle bir etmeye yetti bile.
Elke Kahr ve istikrar: Kaltenegger’den bayrağı devralarak bu yerel pratiği 2021’de Graz Belediye Başkanlığı zaferine taşıyan Elke Kahr, bu ekolün en istikrarlı taşıyıcısı oldu. Kahr makam odasında oturmak yerine sokaklarda, ev ziyaretlerinde ve doğrudan halkın arasında örgütlenmeyi sürdürdü.
Burjuva medyasının cinsiyetçi yanılgısı: “Arkadaki erkek akıl” arayışı
Burjuva medyası, işçi mahallelerinde örgütlenerek yükselen bu karizmatik kadını hazmedemedi. Zaferini küçümsemek için arkasında bir “akıl hocası” aradı: kimine göre hayat arkadaşı, şair ve KPÖ’lü entelektüel Franz Stephan Parteder, kimine göre selefi Kaltenegger. Cinsiyetçi kolaycılıkla üretilen bu “arkadaki erkek akıl” efsanesi gerçeğe çarpıp dağıldı. Graz modelinin sırrı strateji odalarında değil, mutfak masalarında, mahalle toplantılarında, ev ziyaretlerinde örgütlenen inatçı bir kadın emeğinde yatıyor.
KPÖ, Graz’da hazır şablonları kitlelerin kafasına vurarak değil, onların barınma mücadelesinin en güvenilir ortağı olduğunu sabırla kanıtlayarak rüştünü ispat etti. Yalnız bu yönelimin adını doğru koymak gerekir. Sınıf siyasetini entelektüel bir hobi olmaktan çıkarıp sokakta somut bir çalışma pratiğine dönüştüren bu tercih, teoriyi sokakta yeniden inşa etmedi, onu bilinçli olarak askıya aldı. Bu erteleme kendi cephelerinden anlaşılırdı: Kaltenegger kuşağı, reel sosyalizmin enkazı karşısında bu yolu izlenebilir bulmuştu ve parti gerçekten de kitlelere ulaştı. Anlaşılır olan budur, akıllıca olduğu değil. Fakat ertelemenin bir bedeli vardır: Teorisi askıya alınmış bir pratik, yönünü zamanla teorinin hedeflerinden değil, gündelik başarının kendisinden almaya başlar. Bu bedelin siyasal faturasını ilerleyen bölümlerde göreceğiz.
2. Bölüm: Temsili siyasetin reddi ve sınıfsal eşitlik: Maaş limiti ve sosyal fon
Burjuva demokrasilerinde siyaset, profesyonel bir kariyer, kişisel zenginleşme ve toplumsal basamak atlama aracı olarak kodlanmıştır. Milletvekilliği, belediye başkanlığı ya da meclis üyeliği gibi koltuklar, halkın vergileriyle finanse edilen fahiş maaşları, imtiyazları ve halktan kopuk lüks yaşam standartlarını beraberinde getirir. Düzen siyasetçileri tam da bu yüzden kitlelerin yoksulluğunu kürsülerden izlenen soyut bir istatistik olarak görür.
Avusturya Komünist Partisi bu çürümeye karşı temsili siyasetin doğasını sarsan bir barikat kurdu: Politikacı maaşlarının sınırlandırılması.
Maaş sınırı: 2.300 avro ve dayanışma fonu
KPÖ’nün yerel yönetimlerdeki tüm temsilcileri, belediye başkanları, meclis üyeleri ve eyalet milletvekilleri, yasal olarak kendilerine bağlanan yüksek devlet maaşlarını olduğu gibi almayı reddederek işe başladılar. Kendilerine biçtikleri sınır nettir: Ortalama bir işçi maaşı, yaklaşık 2.300 avro.
Maaşın bu sınırı aşan kısmı doğrudan parti bünyesinde kurulan ve her kuruşu şeffaf denetlenen bir Sosyal Dayanışma Fonu’na (Sozialtopf) aktarılır. Bu fon, kirasını ödeyemeyen, faturası yüzünden elektriği kesilmek üzere olan, çocuğuna okul malzemesi alamayan ya da acil tıbbi yardıma ihtiyacı olan sıradan yurttaşların yaralarını sarmak için kullanılır. Yardım almak isteyenlerin komünist ya da parti üyesi olması gerekmez, tek kriter sistemin çarkları arasında ezilmiş olmaktır.
Bu uygulamanın en sarsıcı yönü, her yılın sonunda düzenlenen halka açık basın toplantılarıdır. KPÖ temsilcileri topladıkları parayı ve hangi kaleme, kaç kişinin kirasına, kaç kişinin elektrik faturasına harcandığını kuruşu kuruşuna, tamamen şeffaf bir bilançoyla halkın önüne serer. Bu açık hesap verme pratiği, burjuva siyasetinin kapalı kapılar ardındaki kirli finansman ilişkilerini deşifre eden bir ahlaki silaha dönüşmüştür.
Elke Kahr, Graz Belediye Başkanı olduğunda kendisine bağlanan yaklaşık 8.000 avro net maaşın yalnızca işçi maaşı kadarını almış, geri kalanını bu fona devretmiştir. Kahr ve arkadaşları bu uygulamayı hayırsever bir “sadaka kültürü” olarak değil, sınıfsal dayanışmanın ve temsiliyetin ilkesel bir zorunluluğu olarak tanımlıyor.
Burjuva kariyerizmine vurulan darbe
Yeri gelmişken KPÖ’nün bu süreçteki iki temel doğrusunu bir kez daha teslim etmek gerekir: Birincisi maaş sınırıyla profesyonel politikacı imajını kitlelerin gözünde yerle bir etmesi, ikincisi halkla ihtiyaçları üzerinden kurduğu bu doğrudan ilişkiyi kararlılıkla sürdürmesidir.
Bu pratik, düzen partilerinin “meslekten siyasetçilerini” tek hamleyle boşa düşürür. KPÖ kitlelere şu yıkıcı soruyu sordurur: “Kendi yaşam standartları sizinkinin beş on katı olan, fatura ödeme kaygısı taşımayan bir siyasetçi sizin hakkınızı gerçekten savunabilir mi?” Siyasetçinin asgari yaşam standardına çekilmesi, kariyeristlerin partiye sızmasını engelleyen doğal bir filtre işlevi görür, çünkü bu işten zenginleşemeyeceksen neden buradasın sorusuna yalnızca idealleri olanlar cevap verebilir. Günümüzde KPÖ saflarında yükselmek, geçmişteki gibi kişisel konfor ya da maaşlı bir parti bürokratı (Funktionär) ayrıcalığı anlamına gelmiyor artık. Tarihsel olarak KPÖ, kitlelerden uzak özel konumundan ve dönemin ticari imtiyazlarından dolayı Avrupa’nın en zengin partilerinden biri olmuş, kendi içinde maaşlı bir kadro aristokrasisi yaratmıştı.[1] Bugün sorumluluk üstlenmek, o hantal geçmişle hesaplaşarak maddi bir feragat ve kitlelerle omuz omuza olma zorunluluğu demektir.
Bu uygulamayı partinin genel çizgisinden ayrı okumak gerekir, çünkü soykütüğü farklıdır. Sosyalist gelenek bu ilkeyi Paris Komünü’nden tanır: Tüm görevlilerin bir işçi ücretiyle çalışması. KPÖ’nün seçim odaklı pratiği içinde bu öğe, temsili siyasetin profesyonelleşmesine karşı fiilen işleyen bir panzehirdir ve partinin rant partisi olmayacağı imajını her yıl yenilenen şeffaf bilançolarla pekiştirir. Partinin geri kalan pratiği seçim başarısına endekslenmiş bir hizmet çizgisinde akarken, bu öğe o çizginin vaat etmediği bir şeyi, temsiliyetin kendisinin sınıfsal dönüşümünü fiilen gösterir. KPÖ deneyiminden başka coğrafyalara taşınabilecek en sağlam ders belki de genel model değil, tam bu alternatif duruştur.
3. Bölüm: “Graz İstisnası” mitinin çöküşü: Salzburg, Viyana ve ulusal çıkış
KPÖ’nün Graz’da elde ettiği başarı, uzun süre burjuva medyası ve düzen partileri tarafından bir “Graz istisnası” olarak yaftalandı: Elke Kahr’ın ya da Kaltenegger’in şahsi dürüstlüğüne sıkışmış, Avusturya’nın geri kalanında karşılık bulamayacak yerel bir fenomen! Tarihsel gerçeklik başka bir noktaya işaret ediyordu. 1980’de KPÖ’nün federal seçimlerdeki karşılığı yüzde 0,7’ydi. Son iki yerel seçim döneminde ülkenin en önemli üç büyük kentinde düzen partilerini tahtından indiren ya da enselerinde biten bir sıçrama yaşandı:
| Kent (Yıl → Yıl) | KPÖ Oyu | Değişim | Not |
| Graz (2021→2026) | %28,8 → %35,7 | +6,9 | ÖVP ikinci (%25,3), SPÖ çöktü (%5,6), KPÖ 48 sandalyeden 18’i ile açık ara birinci. |
| Salzburg (2019→2024) | %3,7 → %23,1 | +19,4 | SPÖ birinci (%25,6), ÖVP üçüncü (%20,8), KPÖ en güçlü ikinci parti. |
| Viyana (2020→2025) | %2,1 → %4,1 | +2,0 | KPÖ/LINKS ittifakı, yüzde 5 barajına yaklaştı, eyalet meclisine giremedi ama semt meclislerinde üye çıkardı. |
Siyaset bilimcilerin “Graz’a özgü, geçici bir yerel sapma” olarak nitelediği süreç, bu üç kentteki son iki yerel seçimde düzen partilerinin altını oyan istikrarlı ve organik bir toplumsal ivmeye dönüştü. Bu mitin çöktüğü ilk büyük sahne, Avusturya’nın en muhafazakâr ve aristokratik kalelerinden biri olan Salzburg oldu.
Salzburg örneği
Salzburg, Mozart festivalleriyle, lüks turizmiyle ve katı Katolik muhafazakârlığıyla tanınan, sol bir hareketin yeşermesi en zor görünen kentlerin başında geliyordu. Işıltılı vitrinin arkasında, Graz’da olduğu gibi derin bir barınma krizi yaşanıyordu, kiralar astronomik seviyelere ulaşmış, sıradan Salzburglular kent dışına sürülmeye başlanmıştı.
KPÖ bu zengin kentin arka sokaklarında örgütlenmek üzere genç tarihçi Kay-Michael Dankl önderliğinde sahaya indi. Parti Graz modelini kopyalamakla yetinmedi, onu Salzburg’un koşullarına uyarladı: Doğrudan barınma hakkına odaklanan, kiracılarla birebir görüşen, Graz’daki “samimi, meslekten olmayan politikacı” tarzını taşıyan bir çalışma hattı kurdular. Koltuğa oturur oturmaz aynı maaş sınırını kabul ettiler, geri kalan binlerce avroyu Salzburg’da kurulan Sosyal Dayanışma Fonu’na aktardılar. Bu sabırlı çalışmanın sonucunda KPÖ, muhafazakârlığın kalesinde oyunu yüzde 23 bandına çekerek kentin en büyük ikinci siyasi gücü haline geldi. Belediye başkanlığı ikinci turunu SPÖ’ye kaybetti, ama bu kayıp partinin Salzburg’da artık ana muhalefet gücü olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bu sonuç, KPÖ tarzı somut yerel çalışmanın, düzen siyasetinin barınma sorununu terk ettiği her kentte kitlesel karşılık bulabileceğinin en net laboratuvar kanıtı oldu.
Viyana: Kızıl kalenin gölgesinde
Graz ve Salzburg’a kıyasla KPÖ’nün işi Viyana’da daha zor. Diğer iki kentte parti konut alanını düzen siyasetinin terk ettiği bir boşluk olarak buldu ve doldurdu. Viyana’da o alanda yüz yıllık bir dev oturuyor. Kızıl Viyana mirasının sahibi SPÖ, yaklaşık 220 bin belediye konutuyla Avrupa’nın en büyük kamusal konut stokuna hükmeden güçtür, bu stok kuşaklar boyunca sosyal demokrasi ile Viyana işçisi arasındaki bağın maddi temelini oluşturdu.
Ne var ki bu bağ ciddi bir yıpranma sürecinde. SPÖ’nün yarattığı bürokratik aygıt, koruması gereken insanların önüne dikilen bir engeller duvarına dönüşmüş durumda: Belediye konutuna erişim kayıt koşulları ve belge labirentleriyle kuşatılmış, Genossenschaft (kâr amacı gütmeyen görünümlü ama pratikte halk yararına çalışmayan özel yapı kooperatifi) ortaklıkları kamusal konutun mantığını içeriden aşındırıyor, konut tahsislerindeki kayırmalar kentin gündeminden düşmüyor ve Betriebskosten (bina ortak giderleri/aidat) denen yan giderlerin pahalanması belediye konutu kiralarını özel piyasa kiralarına yaklaştırmış durumda.
KPÖ’nün Viyana’daki şansı tam bu çelişkide yatıyor: parti burada boş bir alanı dolduramaz, ama dolu görünen alanın ne kadar çürüdüğünü gösterebilir. Partinin bir diğer kozu temizliğidir; yolsuzluk skandallarıyla anılan SPÖ, FPÖ ve ÖVP karşısında KPÖ kişisel zenginleşmenin izine rastlanmayan tek parti olarak duruyor. 2025’te KPÖ, LINKS ile kurduğu ittifakla oyunu ikiye katlayıp yüzde 4,1’e ulaştı, yüzde 5 barajına yaklaştı ama eyalet meclisine giremedi. Buna karşılık kentin çeşitli semt meclislerinde (Bezirksvertretung) azımsanmayacak sayıda üye çıkardı, yani parti eyalet düzeyinde barajı aşamasa da yerelde fiilen büyüyor. Teşhir çalışması ve temizlik kozu birden sistemli biçimde devreye girdiğinde Viyana’da da bir sıçrama olasılık dahilinde.
Ulusal ölçekte “Yeniden Doğuş”
Salzburg’daki zafer “Graz istisnası” tezini mezara gömdü. KPÖ modelinin sadece Graz’a özgü değil, Avusturya genelinde, kapitalizmin en derin konut krizi yaşattığı metropollerde uygulanabilir bir yerel çalışma modeli olduğu kanıtlandı. En büyük oy potansiyeline sahip Aşağı Avusturya’da da manzara farklı değil: Türkiyeli sosyalistlerin de tanıyabileceği Max Zirngast, bu eyaletin parti sözcüsü olarak yürüttüğü, kendisinin bizzat aktardığına göre dört aylık yoğun bir seçim çalışmasının sonunda eyalet başkenti St. Pölten’de belediye meclisi üyeliği kazandı. KPÖ, 40 yıl aradan sonra ilk kez bu kente döndü ve Graz, Linz, Salzburg, İnnsbruck’un ardından meclise girdiği beşinci eyalet başkenti oldu.
Bu yerel zaferler dalgası, on yıllar boyu yüzde 1’i dahi aşamamış olan KPÖ’yü federal düzeyde yüzde 4 bandındaki ulusal barajın sınırına getirdi. Artık düzen partilerinden ve kariyerist politikacılardan bıkmış yerli yoksullaştırılmış Avusturyalılar, toplumun en altına itilmiş göçmenler, geleceği olmayan gençler, hatta düzen partileri içinde siyaset yapan deneyimli göçmen kökenli politikacılar bile KPÖ’yü “marjinal bir Soğuk Savaş kalıntısı” olarak değil, konut krizine, pahalılığa ve yozlaşmış sistem siyasetçilerine karşı sahici ve ahlaki bir alternatif olarak görmeye başlamış durumda. Öyle ki kendi aralarında “gelecek seçimde KPÖ geliyor” diye konuşuyor, “bu sefer oyum KPÖ’ye” diyenlerin sayısı her gün biraz daha çoğalıyor.
4. Bölüm: Türkiye solu için çıkarılacak dersler ve tartışmalar
KPÖ’nün Graz’da başlayıp Salzburg’a, kısmen Viyana ve Aşağı Avusturya’ya uzanan bu sessiz ama derinden gelen yürüyüşü, sadece Avusturya’ya özgü yerel bir başarı hikâyesi değildir. Kitlelerle bağ kurmakta zorlanan, kültürel gettolara sıkışmış ve tarihsel mirasıyla güncel pratik arasında köprü kuramayan Türkiye solu için sarsıcı tartışma başlıkları barındırır.
Komünist iddia ile güncel pratiği birleştirmek ve Engels’in “Konut Sorunu”
Türkiye’de sol hareketlerin önemli bir kısmı kitlelere ulaşmak adına sınıfsal ve devrimci iddialarını silikleştirip liberal demokratik bir dile sığınırken, diğer kısmı hayattan kopuk, soyut ideolojik şablonlarla kitlelerin karşısına çıkmaktadır. KPÖ bu iki çıkmazın da dışında bir yol tutturmuş görünüyor. Tüm karar ve yetkiyi doğrudan ilişki içinde olduğu kitleye dayandıran, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından Ekim Devrimi’nin ilk yıllarına kadar sınıf meclisleri üzerinden şekillenen, bugünse kadınların, LGBT+ bileşenlerin ve ekoloji hareketlerinin kendi özgül katman meclisleriyle genişleyebilecek o toplum tahayyülü, hemen hemen bütün sosyalist yapılarda olduğu gibi KPÖ’de de yok. Buna rağmen parti, gündelik hayatın yakıcı talepleri etrafında yoksul emekçi yığınlarla bir dayanışma ağı kurmayı başarmış durumda. Burada ayrım nettir: Kitleyle buluşmanın kendisi değil, bu buluşmayı meclislerin karar organı olduğu komünist bir perspektiften koparmadan gerçekleştirmek devrimci bir tavırdır. KPÖ’nün seçim başarılarında gördüğümüz temel öğeler bunu doğrulamıyor, bütün hedefini seçimlerde var olmaya bağlamış, parlamentarizme fazlasıyla güvenen bir siyasal ufuk ve hayırseverlik düzleminin ötesine geçmeyen dayanışma hizmetleriyle sınırlı kalıyor. Bu haliyle KPÖ’nün genel çizgisini, komünist adı taşıyan bir parti eliyle yürütülen yeni bir sosyal demokrat çizgi olarak okumak daha isabetlidir: Klasik sosyal demokrasinin yozlaşıp terk ettiği alanı, onun tarihsel araçlarıyla ama kariyerizminden arınmış bir ahlakla yeniden dolduran bir çizgi. İkinci bölümde üstünde durduğumuz maaş limiti öğesini bu hükmün dışında tutuyoruz, çünkü o öğe bu çizginin değil, Paris Komünü geleneğinin ürünüdür.
Bu ısrarın Friedrich Engels’in Konut Sorunu’ndaki mirasla ilişkisi açıktır: Engels’e göre kapitalizm konut sorununu çözemez, yalnızca başka bir yere taşır, çünkü kriz sömürünün kaçınılmaz bir sonucudur. Barınmayı temel bir hak sayıp bunu kitle bağının zemini yapmak doğru bir tutumdur, KPÖ’nün konut krizini kısmen de olsa politikleştirdiği söylenebilir. Ama gündelik reform mücadelesini, kiracı hatlarını, dayanışma fonlarını, kitleleri nihai komünist hedeflere hazırlayan bir mevzi saymak abartılı olur, bugünkü haliyle bu sistem içi ama dürüst bir belediye reformculuğudur.
Türkiye’de 2020’den bu yana yaşanan enflasyon, yoksullaşma ve işsizlik, derinliği bakımından 2008 küresel krizini andırıyor: Kapitalizm o krizi savaş sonrası kurduğu kurumlar ve ABD hegemonyasıyla zamana ve mekâna yayarak hafifletti, ama neoliberalizmin yerine konacak yeni bir birikim modeli hâlâ bulunamadı. Bu yapısal krize rağmen geniş emekçi kitlelerin hâlâ AKP ve benzeri düzen partilerine oy vermesi yalnızca sağın başarısı değildir. Bu tablo, Türkiye solunun halkın yakıcı gündelik krizlerinden kopuk olmasının, teori ile pratiği birleştirecek devrimci bir akıl üretememesinin doğrudan sonucudur. KPÖ bize en radikal devrimci iddiayı kurmuyor ama sınıf dayanışmasının her gün ödenemeyen kiralarda nasıl somutlanacağını ve oradan nasıl bir kitlesel karşılığa tahvil edileceğini gösteriyor.
Siyasetin profesyonelleşmesine karşı Türkiye’nin yerel deneyimleri (Fatsa ve Kürt belediyeciliği)
Siyasetin kişisel ikbal ve zenginleşme aracı haline geldiği Türkiye’de halkın siyaset kurumuna duyduğu güvensizlik köklüdür. İkinci bölümde gördüğümüz o silah burada da işler: KPÖ’lü siyasetçinin işçi ücretiyle yaşaması, “meslekten siyasetçi” tipolojisini kitlelerin gözünde deşifre eder, ama hedefi burjuva siyasetçisidir, burjuva mülkiyet düzeni henüz değil.
Türkiye solu bu katılımcı yerel örgütlenme zeminine yabancı değildir, belleğimizde iki büyük deneyim durur. Fatsa deneyimi: 1979’da Terzi Fikri önderliğinde kurulan Direniş Komiteleri, kararların doğrudan mahallelerde alındığı, çamura ve karaborsaya karşı somut çözümler üreten devrimci bir yerel yönetim modeliydi, eleştirilecek çok yanı olsa da Türkiye sosyalist hareketinin en sahici deneylerinden biridir. Kürt belediyeciliği deneyimi ise 1990’lardan bugüne, ağır devlet baskılarına, kayyumlara ve tutuklamalara rağmen toplumsal dayanışmayı, kadın odaklı yerel mekanizmaları ve kooperatifçiliği tabandan kurmaya çalışan bir diğer önemli pratik zemindir. Yine de kazanılan onlarca belediyeye karşın düzen belediyeciliğinden köklü biçimde ayrışan tek bir örnek çıkaramaması, Kürt Özgürlük Hareketi’nin (KÖH) bu sınavı maalesef iyi veremediğini gösteriyor. Paris Komünü’nün bu makalede hatırlattığımız tek niteliği maaş sınırı değildi, seçilmişin halk tarafından anında geri çağrılabilmesiydi de. KÖH’ün belediyelerinde eksik olan tam da bu: oy vererek kazanılan koltuğu, seçmenin doğrudan ve sürekli denetimine açan bir meclis mekanizması.
Ama aradaki fark da net: Türkiye’deki bu deneyimler ya devletin şiddet aygıtıyla ezildi ya da zamanla sınıfsal özünden koparak kimlik siyasetinin veya düzen partileşmesinin girdabına kapıldı. KPÖ deneyimi bize, aynı katılımcı ruhu burjuva demokrasisinin sınırları içinde dahi nasıl uzun vadeli ve kurumsal bir mevzi savaşına dönüştürebileceğimizi tartışmaya açıyor: Siyaset kariyer olmaktan çıkıp sınıfsal mücadeleye dönüştüğünde, o güven duvarı devlet baskısı veya burjuva kuşatmasıyla kolayca yıkılamaz.
Kültürel gettoları aşma ilgisizliği ve sınıf ekseni
Türkiye solunun büyük bölümü öyle dar imkanlarla “bütün Türkiye’yi kurtarma” derdine düşüyor ki tek bir mahalleye bile dokunamadan tükeniyor. Kendi ilçe binasının kapısını açık tutamayanın iktidarı sorgulaması, yaman bir çelişki. Türkiye solu bugün seküler muhafazakâr kutuplaşmasının yarattığı güvenli kültürel gettolara sıkışmış durumda, kendi mahallesinin dışındaki ezilen kesimlere ulaşmaya çalışmıyor, çoğu zaman buna dönük sahici bir merak da beslemiyor.
KPÖ’nün Avusturya’nın en katı Katolik muhafazakâr kenti Salzburg’da gerçekleştirdiği sıçrama, bu getto siyasetine önemli bir darbedir, ama darbenin sınırını da baştan koymak gerekir. Parti ne kimlik siyasetine teslim oldu ne muhafazakâr kitleye şirin görünmek için yöneliminden taviz verdi, yoksullaştırılmış muhafazakâr yerli işçiyi, düzen partilerine yabancılaşan gençliği ve göçmen emekçileri aynı sınıfsal ihtiyaç etrafında bir araya getirdi. Bu, gerçek bir kitle partisi olmanın temel öğesidir, zaten solcu olanlarla yan yana gelmek değil, kültürel olarak solun uzağında duran kesimlere ulaşabilmektir amaç. Ama bu buluşma, tıpkı yukarıda tartıştığımız gibi, meclis temelli bir perspektife bağlanmadıkça kalıcı bir kazanım olmaktan çok, geçici bir seçim başarısı olarak kalma riski taşır.
Sonuç: Bir samimiyet ve kararlılık sınavı
KPÖ’nün Avusturya sokaklarında yazdığı bu tarih, solun kitlelerle bağ kurabilmesi için devasa bütçelere, holding medyasına ya da popülist söylemlere muhtaç olmadığını gösteriyor. İhtiyaç duyulan şey halkın yakıcı sorunlarına odaklanan somut bir hat, koltuk hırsından arınmış bir ahlaki duruş ve halka tepeden bakmayan sahici bir yol arkadaşlığıdır. KPÖ bunu başardı. Başaramadığı, en azından henüz başaramadığı şey, bu kitle bağını yukarıda tartıştığımız sınıf meclisleri perspektifine, kapitalist mülkiyet düzenini sorgulatan bir bilinç sıçramasına bağlamaktır.
Bu haliyle KPÖ deneyimi Türkiye soluna devrimci bir rehber değil, iki yönlü bir ders sunar. Birinci ders: kitlelere gitmeden hiçbir şey olmuyor. İkinci ders: kitlelere gitmek tek başına yetmiyor. Avusturya’da “gelecek seçimde KPÖ geliyor” fısıltısını yaratan bu model, Türkiye solunun da kendi fildişi kulelerinden inip sokaktaki somut gerçekliğe, halkın mutfağına ve barınma hakkına odaklandığında nasıl sarsılmaz bir toplumsal çekim merkezine dönüşebileceğini gösteriyor. Girişte sorduğumuz soru şimdi netleşiyor: O çekim merkezinin yeni bir sosyal demokrat dolgu mu, yoksa devrimci bir mevzi mi olacağını oraya taşınan perspektif belirleyecek. KPÖ’den alınacak en somut miras bellidir: seçilmişin işçi ücretiyle yaşadığı, kalanını halka döndürdüğü o Komün kökenli duruş. Gerisi, o duruşu hangi hedefe bağlayacağını bilen bir siyasal akla kalmıştır.
CEMALETTİN EFE yazdı: KPÖ deneyimi Türkiye soluna devrimci bir rehber değil, iki yönlü bir ders sunar. Birinci ders: kitlelere gitmeden hiçbir şey olmuyor. İkinci ders: kitlelere gitmek tek başına yetmiyor. Avusturya’da “gelecek seçimde KPÖ geliyor” fısıltısını yaratan bu model, Türkiye solunun da kendi fildişi kulelerinden inip sokaktaki somut gerçekliğe, halkın mutfağına ve barınma hakkına odaklandığında nasıl sarsılmaz bir toplumsal çekim merkezine dönüşebileceğini gösteriyor.
[1] Yazarın Notu: İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avusturya’nın bağımsız bir cumhuriyet olarak yeniden kurulması, müttefik güçlerin ve özellikle Sovyetler Birliği’nin onayına bağlıydı. Sovyetler, Avusturya’nın askeri tarafsızlığının yanı sıra uluslararası kapitalist bloklarla entegrasyonunu sınırlandıran şartlar öne sürmüştü. Bu özel tarihsel eşikte KPÖ, Doğu Bloku ile Batı arasındaki ticari ilişkileri, şirketleri ve ithalat ihracat komisyonlarını elinde tutan finansal bir dev haline geldi. Ancak bu “zenginlik”, tabandan kopuk ve garantili maaşlarla yaşayan bir parti bürokrasisi (Funktionär) sınıfı yaratarak partiyi içeriden çürüten tarihsel bir enkaza dönüştü. Bu bürokratlar bir işçinin maaşının kat kat üzerinde, dolgun ve garantili maaşlar alıyor, parti onları görevde tuttuğu sürece bu ayrıcalığı yıllarca koruyabiliyorlardı.
