Arnavutluk topraklarında Jared Kushner’ın yatırım projelerine karşı yükselen sesler, aslında tüm Avrupa için karanlıkta parlayan bir ümit ışığı olabilir. “Arnavutluk satılık değildir” haykırışı, ekonomik kazanç uğruna değerlerini küresel sermayeye teslim etmeyecek onurlu bir toplumun manifestosudur.
Bu kıyılara lüks bir yatla değil de derme çatma bir tekneyle sığınmacı bir kadın ayak bassaydı, muhtemelen ülkenin yeni inşa edilen göçmen kamplarından birinde belirsiz bir geleceğe mahkum edilirdi. Ancak kıyıya yanaşan tekne Ivanka Trump’a ait olunca durum tamamen değişiyor. Bu elitlerin hayallerini gerçekleştirmesi için tek gereken şey, Başbakan Edi Rama ile doğrudan iletişim kurarak koruma altındaki bir doğa cennetini lüks bir yerleşim alanına dönüştürmek üzere eşi Jared Kushner’ın şirketini devreye sokmaktı.
Doğa sermayenin son hedefi haline geliyor
Resmi makamlar projeyle ilgili kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını söylese de, bu ihtimalin yarattığı heyecanı gizleme gereği duymuyorlar. Esasen onları suçlamak da kolay değil. Kapitalizme tam anlamıyla adapte olmaya çalışan ve bitmek bilmeyen AB müzakereleriyle hırpalanan Arnavutluk, bugüne kadar bir milyondan fazla vatandaşını göç dalgasıyla kaybetti. Sanayi üretimi yetersiz, tarımı modernizasyondan uzak ve yükseköğretim sistemi uzun süredir krizde olan Arnavutluk’un, küresel arenada sunabileceği en büyük zenginliği ne yazık ki doğasından ibaret kalmış durumda.
Çevreyi koruma ve sürdürülebilir büyüme söylemleri kulağa hoş gelse de, bunları uygulamak ciddi maliyetler doğurur. Vahşi küreselleşme çarkları içinde lüks turizm ve emlak spekülasyonları, doğayı tüketme ve eşitsizliği derinleştirme pahasına çok daha hızlı bir sermaye akışı sağlıyor. Bu model, gelişmiş ülkelerin on yıllar önce tecrübe edip bugün büyük pişmanlık duydukları hatalı bir yoldur.
Turizm yatırımları kimin için?
Yerel halk, devlet koruması olmaksızın yapılan emlak spekülasyonlarının kiraları ve ev fiyatlarını erişilmez kılacağının farkında. Lüks turizm odaklı bu dönüşüm, kendi vatanlarında tatil yapmanın sadece küçük bir elit zümreye ait bir ayrıcalık haline gelmesi demek. İşçi hareketlerinin neredeyse hiç varlık gösteremediği bu düzende, çalışma koşulları o kadar ağır ve sömürüye dayalı ki, bu işlerde çalışmayı ancak daha çaresiz ülkelerden gelen göçmenler kabul ediyor. Kendi vatandaşları ise bavullarını toplayıp yabancı topraklarda ayrımcılıkla yüzleşmek pahasına ülkeyi terk ediyor; çocuklarının geleceği için bu çileyi sineye çekiyorlar.
Siyasette ise durum pek farklı değil. Düşük katılımlı seçimlerin ardından iktidar, somut bir vizyon ya da muhalefetle derin bir fikir tartışmasına girmeden gücünü koruyor.
Genç kuşağın yükselen itirazı
Geçmişte bu gidişatı kader gibi kabullenen halkın aksine, şimdiki genç nesil sesini yükseltiyor. Doğal sit alanlarına giren iş makinelerine ve oligarşik yapıyı besleyen stratejik yatırım yasalarına karşı kararlı bir direniş sergiliyorlar. Üstelik eskiden parlamento binalarını hedef alan şiddet eylemlerinin aksine, bu yeni dalga son derece barışçıl!

Avrupa için yeni bir umut
Avrupa genelinde yabancı düşmanlığı ve aşırı sağ yükselirken, Arnavutluk’taki bu uyanış ilerici ve onurlu bir alternatifin mümkün olduğunu kanıtlıyor. Lidersiz yapıların organizasyonel kırılganlıkları olsa da, bu hareket kapitalist sömürüye karşı yeni bir sistem arayışının kıvılcımıdır. Arnavutluk artık Avrupa’yı geriden takip eden bir ülke olmak zorunda değil; aksine, çevre bilinciyle harmanlanmış bu demokratik duruşuyla tüm kıtaya ders verebilecek bir öncüye dönüşebilir.
