Dayanışma, bizim için sadece bir kelime değil, aynı zamanda insanın, insanlığın varlık nedenlerinden biridir. Destek olmak, yalnızlaşan ruhlara dokunmak, örgütlenmek, yaşanabilir bir dünya için birlikte mücadele etmek ve daha yaşanabilir bir dünya yaratma hedefiyle bir araya gelmek bir zorunluluk olarak karşımızda duruyor.
Bugün, hayatımızın en temel ve en acil sorunlarını sadece tespit etmek değil, onlara karşı ortak bir eylem planı oluşturmak ve eyleme geçmek çok önemlidir. Ülke gündemi, çevreden eğitime, toplumsal adaletten barışa, hukukun gasp edilmesinden işçi sınıfının eylemliliklerine kadar geniş bir alanı kapsıyor. Bu konuların her biri, ne kadar farklı görünse de temelde adil, yaşanabilir ve eşit bir toplum arayışımızın unsurlarıdır. Biz devrimcilerin hayatının anlamı, sorunların büyüklüğü karşısında geri çekilmek değil, dayanışmanın gücüyle ilerlemektir.
Karşı karşıya olduğumuz ekolojik kriz insanlığın karşısında en büyük tehdittir. Hava kirliliği, su kaynaklarının tükenmesi, biyoçeşitliliğin kaybı ve iklim değişikliği, tüm toplumu etkileyen somut gerçeklerdir. Çözüm, bireysel önlemlerin ötesinde, fosil yakıtlara dayalı politikaların terk edilmesi, ekolojik yıkıma yol açan projelere karşı toplumsal direncin artırılması ve özellikle kamusal alanda ekoloji odaklı politikaların merkeze alınmasıdır. Bu, hepimizin doğayı bir kaynak deposu olarak değil, yaşamın kaynağı olarak görmesini gerektirir.
Eğitim sistemi, Althusser’in tabiriyle baskın bir İdeolojik Devlet Aygıtı (İDA) olarak, Türkiye kapitalizminin kriz yönetim stratejisinde merkezi bir role sahiptir. “4+4+4” modeli, imam hatip okullarının yaygınlaştırılması, üniversitelerin piyasa koşullarına tamamen açılması, eğitimi bir sosyal hak olmaktan çıkarıp paralı ve sınıfsal ayrımları derinleştiren bir meta haline getirmiştir. Okullarda yemek, su, temizlik malzemesi sorunu, kamusal kaynakların kasıtlı olarak yetersiz bırakılmasıyla, eğitimin bir “hizmet” değil, “yardım” olarak sunulduğu bir ortam yaratır. Bu durum aslında yoksul aileleri ve çocukları küçük düşürücü bir disiplin mekanizmasıdır. Kız çocuklarının okuldan erken yaşlarda koparılması, “karma eğitim” tartışmaları, “iffet” temalı müfredat, kadınların toplumsal rollerini “anne ve eş” olarak sabitlemeyi amaçlar. Bu, hem kadın emeğinin eve hapsedilmesini pekiştirir, hem de ucuz, örgütsüz, itaatkâr bir gelecek işgücü (ve tüketici kitlesi) yaratır.
Günümüzde çocuk işçiliğinin kurumsallaşması için egemenler lehine çok önemli düzenlemeler yapılmaktadır. MESEM modeli, çocuk emeğinin sömürüsünü yasallaştıran mükemmel bir mekanizmadır. “Eğitim” kisvesi altında, çocuklar asgari ücretin çok altında, sosyal güvencesiz, ağır ve tehlikeli işlerde çalıştırılmaktadır. Artış gösteren çocuk iş cinayetleri (tarım, maden, inşaat sektörlerinde), bu sömürü rejiminin ölümcül sonucudur. Marks’ın analizinde, çocuk emeği, sermayenin işgününü mutlak olarak uzatma ve ücretleri düşürme stratejisinin can alıcı bir unsurudur. Türkiye’de bu, devlet eliyle teşvik edilen yapısal bir olgu haline gelmiştir. Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) gibi uygulamalar, bir yandan genç işsizliğine çare gibi sunulsa da diğer yandan gençleri güvencesiz, düşük ücretli ve denetimsiz çalışma koşullarına itmektedir. Eğitim, çocuk işçiliğinin bir aracı değil, bireyin tam potansiyelini gerçekleştirmesinin zemini olmalıdır. Öte yandan ÇEDES Projesi (Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum) ile “manevi danışman” olarak hiçbir pedagojik formasyonu olmayan imam, vaiz, din hizmetleri uzmanı ve Kur’an kursu hocaları, MEB’e bağlı okullardaki öğrencilere “değerler eğitimi” vermektedir. Eğitimin laik, çağdaş değerlerden uzak, pedagojik formasyon almamış kişilere, tarikat ve cemaatlere teslimi hedeflenmektedir. Eğitim politikalarımız, laik, bilimsel, kamusal, anadilinde, eşit ve parasız bir yaklaşımla yeniden şekillenmelidir. Gençlerimizin ve öğrencilerimizin iyi bir geleceğe sahip olması, ancak yerel, ulusal ve evrensel değerleri benimsemiş, kamusal, nitelikli ve eşitlikçi bir eğitimle mümkündür.
Türkiye’de kadın hareketi, 2000’ler boyunca önemli kazanımlar elde etmiş, 6284 sayılı yasa (Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun) ve İstanbul Sözleşmesi gibi önemli hukuki düzenlemeleri hayata geçirmiştir. Kadın hareketinin kazanımlarına yönelik saldırılar, kadın cinayetleri, en ağır toplumsal yaramız olmaya devam ediyor. Bu cinayetler, sadece bireysel suçlar değil, cinsiyetçi ve ataerkil sistemin ürettiği toplumsal bir şiddet biçimidir. Bu durumu kabul etmemiz mümkün değildir. İstanbul Sözleşmesi gibi koruyucu mekanizmaların tam ve etkin bir şekilde uygulanması, caydırıcı hukuki düzenlemelerin hızla hayata geçirilmesi ve toplumsal cinsiyet eşitliği eğitiminin her alana yayılması zorunludur. Kadınların yaşam hakkını savunmak, toplumun onurunu savunmaktır. Türkiye’de kadın cinayetlerindeki ve şiddetindeki artış, basitçe ataerkil geleneklerle açıklanamaz. Bu, kapitalist krizin yükünün, kadınların yeniden üretim emeği (ev işi, bakım, duygusal emek) üzerinden özelleştirilmesi ve kadın bedeni üzerindeki denetimin sertleştirilmesi yoluyla aşılmaya çalışılmasıdır. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı, bu projenin sembolik ve hukuki kilometre taşıdır. Devlet, kadına yönelik şiddeti “aile içi mesele” olarak özelleştirerek, bu alandaki kamusal sorumluluğundan feragat etmekte, muhafazakâr aile yapısını güçlendirmeyi hedeflemektedir. 2025 yılında 294 kadın erkekler tarafından öldürülmüş, 297 kadın ise şüpheli şekilde ölü bulunmuştur. Türkiye toplam kadın cinayetleri sayısında Avrupa ülkeleri arasında genellikle birinci ya da ikinci sırada yer almaktadır. Türkiye’nin sıralamasının bu kadar yüksek olmasının temel nedenleri arasında, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesinin ardından koruma mekanizmalarındaki zayıflama ve “şüpheli ölüm” olarak kaydedilen vakaların artışı gösterilebilir.
Ülkemizin en köklü ve hassas meselelerinden biri olan Kürt Sorununun çözümünde demokratik ve barışçıl bir süreç artık kaçınılmazdır. Şiddet ve çatışma, sadece acı ve yıkım üretir. İlgili aktörlerin barış sürecinin olumlu sonuçlanmasına yönelik açık bir iyi niyet beyan etmesini değerli buluyoruz. Demokratik katılımı, eşit vatandaşlığı ve kültürel hakları temel alan kalıcı bir çözüm için diyalog kanallarının yeniden açılması ve güçlendirilmesi, hepimizin ortak geleceği adına elzemdir. Barış; savaşın yokluğu değil, adaletin ve bir arada yaşama iradesinin inşasıdır.
Derinleşen ekonomik kriz (yüksek enflasyon, kur şoku, alım gücünün erimesi), işçi sınıfı ve dezavantajlı guruplar için hayatta kalma mücadelesine dönüşmüştür. Sermaye, kâr oranlarını korumak için ücretleri baskılamakta, iş güvencesini ortadan kaldırmakta (kiralık işçilik, taşeronlaşma) ve sendikasızlaştırma politikalarını dayatmaktadır. Buna karşılık, 2025 yılında grev ve direnişlerde belirgin bir artış gözlemlenmiştir (metal, cam, tersane, belediye işçileri vb.). Bu eylemler, artık salt “ücret” talebinin ötesine geçmekte, iş güvencesi, sendikal haklar ve insanca çalışma koşullarını talep etmektedir. Bu yükseliş, Marks’ın “kendinde sınıf”tan “kendisi için sınıf”a geçiş sürecinin somut işaretlerini taşımaktadır. İşçi sınıfı, yaşam koşullarının giderek kötüleşmesi karşısında kolektif tepki vermeye başlamıştır. Ancak, sendikal hareketin bir kısmının devletle uzlaşmacı geleneği ve örgütlenmeyi zorlaştıran yasalar, sınıf bilincinin ve bağımsız siyasal örgütlülüğün gelişmesinin önündeki ciddi engellerdir. Yine de değişen üretim ilişkileri ve teknolojinin sunduğu olanaklar çerçevesinde işyeri komiteleri, bağımsız sendika inisiyatifleri ve dayanışma ağları, örgütlenmenin yeni ve militan biçimleri olarak ortaya çıkmaktadır. Direnişler, kapitalist krizin faturasının işçilere ödetilemeyeceğini göstermekte ve tüm toplumsal muhalefet için bir odak noktası oluşturmaktadır. Bu eylemlilikler, toplumsal muhalefet için bir umut kaynağıdır. İşçilerin haklı taleplerine omuz vermek, güvencesiz ve sömürüye dayalı çalışma düzenine karşı ortak bir duruş sergilemek hepimizin sorumluluğudur.
Toplumsal muhalefet, her şeye rağmen canlı ve dirençlidir. Çevre hareketlerinden kadın direnişine, öğrenci eylemlerinden işçi grevlerine kadar pek çok alanda sesimizi yükseltmeye devam ediyoruz. Ancak, bu dağınık güçleri ortak bir siyasi irade ve eylem hattında birleştirmemiz gerekiyor. Baskı politikaları karşısında parçalanmak yerine, ortak mücadele zeminlerini genişletmek ve halkın değişim talebini güçlü bir alternatif haline getirmek en büyük görevimizdir.
2023 depremlerinin yapısal sorunları ve sosyal adaletsizliği nasıl teşhir ettiği, yükselen işçi eylemlilikleri ve grevler, eğitimin ticarileşmesi, cinsiyetçi-dinci politikalar nedeniyle özellikle kız çocuklarının eğitim hakkından mahrum bırakılması, okullardaki temel ihtiyaç krizi ve artan çocuk işçiliği ile çocuk iş cinayetleri sistematik bir bağlam içinde değerlendirilmelidir. Tüm bu olgular, otoriterleşen bir siyasi yapı, neo-liberal ekonomik politikalar, doğaya ve hayvan haklarına ilişkin saldırılar ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin kesişiminde şekillenen bir bütünün parçaları olarak ele alınabilir. Toplumsal ve ekonomik krize ilişkin gözlemlerimiz, bu alanlardaki toplumsal muhalefetin yükseliş potansiyeli taşıdığı yönündedir.
Gündemimizdeki her bir başlık, birbirinden bağımsız adalar değildir; tam tersine, adaletsizliğin, eşitsizliğinve otoriterleşmenin birbirini besleyen sonuçlarıdır. Çevre felaketini durdurmak için gösterdiğimiz hassasiyet ile kadın cinayetlerine karşı duruşumuz arasında, işçi haklarını savunmak ile Kürt sorununa ilişkin barış çağrımız arasında temelde hiçbir fark yoktur. Hepsi, insanca yaşama hakkının savunulmasıdır.
Türkiye solunun önünde kritik görev, bu dağınık mücadele hatlarının, kapitalist sömürü ve devlet tahakkümüne karşı ortak bir sınıf cephesi içinde birleştirilmesidir. Kadınların kurtuluşu, işçilerin özgürleşmesi, Kürt sorunu ve barış süreci, çocukların güvenli, parasız ve bilimsel bir eğitim hakkı, doğanın korunması, birbirinden ayrı “kimlik talepleri” değil, kapitalist meta üretimi ve toplumsal yeniden üretim ilişkilerinin dönüştürülmesi mücadelesinin birbirini tamamlayan parçalarıdır. Bugün Türkiye’de toplumsal muhalefetin önündeki tarihsel sınav, bu parçaları, giderek artan ve toplumsallaşan “sol bir devrimci siyasetin” şemsiyesi altında bir araya getirebilecek programatik, örgütsel ve stratejik çerçeveyi inşa etmektir. “Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!” çağrısı, Türkiye bağlamında, bütün ezilenlerin, sömürülenlerin ve tahakküm altındakilerin kapitalizme karşı birleşik mücadelesi anlamını kazanmaktadır.
Toplumsal muhalefetin örgütlü belleği ve gelecek inşasının mekanları: Demokratik kitle örgütleri!
Toplumsal muhalefet dağınık ve geçici tepkiler toplamı değildir. Onu güçlü, kalıcı ve dönüştürücü kılan, kolektif iradenin kurumsallaştığı, bilgi ve deneyimin biriktirildiği, paylaşıldığı ve dayanışmanın somutlandığı yapılardır: Demokratik Kitle Örgütleri (DKÖ’ler), sendikalar, meslek odaları, tabipler birliği, mimar ve mühendis odaları, köy kooperatifleri, kadın örgütleri, çevre platformları, öğrenci dernekleri ve insan hakları örgütleri… Bu örgütler, toplumsal muhalefetin sivil omurgasını, “özgürlüklerin kalesi”ni ve hayatın içindeki uygulama okulunu oluşturur. DKÖ’ler sivil toplum örgütleri değildir!
DKÖ’ler, mücadelenin sürekliliğini sağlayan, kazanımları ve deneyimleri kurumsal hafızaya kaydeden yapılardır. Bir protesto dalgası sönümlendiğinde, örgütler ayakta kalır; belgeleri, arşivi, uzmanlığı ve iletişim ağları ile mücadeleyi düşük yoğunlukta da olsa sürdürür, bir sonraki yükseliş için zemin hazırlarlar. Bu, muhalefeti, salt “anlık tepki” olmaktan çıkarıp “stratejik direniş” haline getirir. DKÖ’ler, öğrenilmiş çaresizliği değil, öğrenilmiş ve içselleştirilmiş bilinçli bir eylemi (praksis) deneyimler. DKÖ’ler, bireysel seslerin kolektif ve meşru bir sese dönüştüğü platformlardır. Bu örgütler, parça parça olan toplumsal hoşnutsuzluğu derleyip, somut, formüle edilmiş talepler ve çözüm önerileri haline getirir. Kamuoyu nezdinde ve uluslararası alanda, dağınık kalabalıklar değil, muhatap alınabilir, sözleşme yapılabilir meşru temsilciler yaratırlar.
DKÖ’ler, üyeleri ile birlikte topluma katılımcı demokrasiyi öğrenen ve öğreten örgütlerdir. Aidat toplamaktan genel kurul düzenlemeye, komisyon çalışmaları yürütmekten ortak karar almaya kadar tüm süreçler, insanlara kolektif hareket etme, fikir çatışmasını (panel, konferans vb.) yönetme, uzlaşma sağlama ve hesap sorma ve sorun çözme pratiği kazandırır. Bu, bireyleri “özne” ve “yurttaş” haline getiren bir siyasal sosyalleşme sürecidir. Muhalefetin niteliği, bu örgütlerde edinilen bilgi ve deneyimle doğrudan bağlantılıdır.
Gerçek anlamda kapsayıcı bir toplumsal muhalefet, farklı kesimlerin birbirini anlaması ve desteklemesiyle mümkündür. DKÖ’ler, bu çapraz dayanışmanın filizlendiği asıl zeminlerdir. Bir inşaat işçisinin grevine bir mimarlar odasının teknik ve hukuki destek vermesi; bir kadın derneğinin şiddet mağduru için bir baronun avukatlarıyla iş birliği yapması; bir çevre mücadelesine yerel bir ziraat odasının bilimsel raporlarla katkı sunması… İşte bu somut destek halleri, “böl ve yönet” politikalarını boşa çıkarır ve muhalefeti “blok” haline getirir, tepkileri bilinçli bir örgütsel davranışa dönüştürür. Her örgüt kendi uzmanlık alanından katkı sunar, böylece mücadele çok boyutlu ve güçlü hale gelir.
Otoriter rejimler, toplumu atomize etmek ve siyaseti tek merkezde toplamak ister. Güçlü DKÖ’ler, bu sürece direnen en önemli sivil direniş unsurlarıdır. İktidarın mutlak kontrol iddiasına, mesleki otonomi, örgütsel özerklik ve bilimsel etik talepleriyle meydan okurlar. Bir tabipler birliğinin “sağlıkta şiddet” raporu, bir baronun “yargı bağımsızlığı” uyarısı, bir mühendis odasının “deprem riski” ısrarı, sadece teknik konular değil, aynı zamanda otoriter tahakküme karşı sivil itaatsizlik ve hakikat direnişidir.
DKÖ’ler sadece mevcut sorunlara karşı mücadele etmez, aynı zamanda daha adil, eşit ve özgür bir geleceğin nasıl örgütleneceğine dair fikirlerin de deneyimlendiği laboratuvarlardır. Bir kooperatifte eşitlikçi üretim ve paylaşım, bir dernekte katılımcı karar alma mekanizmaları, bir sendikada dayanışma fonu uygulamaları, büyük toplumsal dönüşüm için küçük ölçekli prototipler, “yaşayan ütopyalar” sunar. Bu, muhalefete salt “karşı çıkma” değil, “alternatif inşa etme” vizyonu kazandırır.
Günümüzde sorumluluktan, dolayısıyla özgürlükten kaçışın yaşandığı tarihsel süreçte; özgürlük, örgütlü toplumdan geçer.Demokratik kitle örgütleri, toplumsal muhalefetin nabzını tutan, aklını şekillendiren ve gücünü birleştiren öğrenen ve öğreten örgütlerdir. Onlar olmadan muhalefet pasif, kırılgan ve sürdürülemez kalır. Bu nedenle, otoriterleşmenin en temel hedeflerinden biri, bu örgütleri ya tasfiye etmek ya da vesayet altına alarak işlevsizleştirmektir. Buna karşı en etkili cevap, DKÖ’leri daha demokratik, daha şeffaf, daha kapsayıcı, katılımcı ve daha militan bir şekilde güçlendirmek, aralarındaki dayanışma ağlarını sıkılaştırmaktır. Çünkü özgür bir toplum, öncelikle örgütlü bir toplumdur. Toplumsal muhalefetin geleceği, bu örgütlü yapıların canlılığına, cesaretine ve birbirleriyle akıllıca kuracağı ittifaklara bağlıdır. Gerçek iktidar-güç, örgütlü halktır; bu iktidarın inşası ise demokratik kitle örgütlerinin içinden yükselir.
“Bölündüğümüz yerde yeniliriz, birleştiğimiz yerde ise her sorunun üstesinden gelecek gücü kendimizde buluruz.” Bizler, farklı kimliklerimizle, farklı mücadele alanlarımızla, ancak ortak bir gelecek hayaliyle birbirimize kenetlenmeliyiz. Güçlü bir toplumsal muhalefet, sadece eleştirmekle değil, birbirine destek olmakla ve ortak bilinçli eylemler üretmekle inşa edilir. Birliğe ve dayanışmaya koşulsuz, amasız, fakatsız daha çok ihtiyacımız var.
Gelin
ÖfkeLenin
DüşLenin
BiLenin
SahipLenin
ÖrgütLenin
