Sabahın körü.
Okul bahçesinde sıraya dizilmiş çocuklar.
Kimisi uykulu, kimisi aç, kimisi annesinin elini bırakmak istemiyor.
Ve sonra hoparlörden bir ses yükseliyor:
‘Kabe’de hacılar hu der Allah.’
Son günlerde o ilahinin sesi daha da tanıdık hale geldi.
Sosyal medyada milyonlarca kez paylaşılan, okullarda zil sesi yapılan, siyasetçilerin ziyaret ettiği bir isim var:
Celal Karatüre.
Dün arabesk söyleyen, bugün ilahilerle bir anda “manevi değerlerin sesi” ilan edilen bu figür, sadece bir sanatçı değil artık.
Bir simge.
Bir vitrin.
Bir yönlendirme aracı.
Ama bu hikâyede sadece bir ilahi yok.
Bir de itiraz var.
Bir veli çıkıp soruyor:
“Bu okulda neden ilahi zil sesi yapılıyor?”
Ve bu sorunun karşılığı tartışma değil, diyalog değil, açıklama değil…
Gözaltı oluyor.
Bir ebeveynin çocuğunun eğitim ortamına dair söz söyleme hakkı, bir anda “kamu düzeni” meselesine dönüştürülüyor.
Bir soru, suç muamelesi görüyor.
İşte asıl mesele burada başlıyor.
O an kimse kim olduğunu sormuyor o çocukların.
Kimisi Alevi.
Kimisi Ermeni.
Kimisi ateist bir annenin çocuğu.
Kimisi Müslüman ama başka bir yorumun.
Ama devlet hepsine aynı sesi dayatıyor.
Ben inançsız bir insan değilim.
İslam’a inanırım.
Ama inanç ile dayatma arasındaki çizgi silindiğinde, orada artık iman değil, iktidar konuşur.
Bugün okullarda Ramazan programları düzenleniyor.
İlahiler zil sesi yapılıyor.
“Değerler eğitimi” adı altında çocukların zihnine tek tip bir dünya yerleştirilmeye çalışılıyor.
Üstelik bu sadece bir müzik meselesi değil.
Bu, hangi yapıların kamusal alana sızdığı meselesi.
Semerkand Vakfı gibi yapılar,
Menzil Cemaati çevresine yakınlığıyla bilinen isimler,
sosyal medyada parlatılan dini figürler…
Hepsi aynı zincirin halkaları gibi önümüze düşüyor.
Bir ilahi viral oluyor.
Bir sanatçı “manevi rehber” gibi sunuluyor.
Sonra o ses okullara giriyor.
Bu bir tesadüf mü?
Yoksa bilinçaltına yerleştirilen uzun vadeli bir toplumsal mühendislik mi?
Laiklik nerede?
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin çıkıp bu uygulamaları savunuyor.
Tarikatlarla yapılan protokolleri normalleştiriyor.
Okulları birer pedagojik alan olmaktan çıkarıp ideolojik laboratuvara çeviriyor.
Eğitim dediğin şey çocuklara düşünmeyi öğretir.
İnancı değil, vicdanı büyütür.
Korkuyu değil, merakı besler.
Ama siz ne yapıyorsunuz?
Çocuklara tek bir doğru dayatıyorsunuz.
AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yıllardır “dindar nesil” hayalinden söz ediyor.
Devlet Bahçeli ise bunu “milli birlik” diye alkışlıyor.
Oysa birlik, herkesin aynı olması değildir.
Birlik, farklılıklarla birlikte yaşayabilmektir.
Bir Alevi çocuğa sabah ilahisi dinletirsen, ona şunu söylersin:
“Senin inancın görünmez.”
Bir Ermeni çocuğa bunu dayatırsan:
“Sen bu ülkenin eşit yurttaşı değilsin.”
Bir seküler aileye bunu zorunlu kılarsan:
“Devlet senin yaşam biçimini kabul etmiyor.”
Ve bir veli bu yüzden itiraz ettiğinde gözaltına alınıyorsa…
orada artık mesele eğitim değil, itaat meselesidir.
Devletin dini olmaz.
Devletin mezhebi olmaz.
Devletin görevi, herkesin inancını korumaktır, bir inancı yaymak değil.
Çocukların zihni sizin ideolojik savaş alanınız değildir.
Onlar sizin seçmeniniz değil.
Onlar bu ülkenin geleceği.
Ve geleceği tek bir sesle, tek bir inançla, tek bir doğruyla büyütmeye çalışanlar…
aslında o geleceği susturur.
Belki bir gün bir çocuk hoparlörden yükselen ilahiye bakıp şunu soracak:
“Bu okul benim mi, yoksa sadece onlar için mi?”
İşte o gün, bir ülke kendi çocuklarına yabancılaşmış olacak.
Ve bir ülke çocuklarına yabancılaştığında,
geleceğini kaybeder.
