Yoksulluk artık istisna değil, gündelik hayatın parçası haline gelmiştir. Bu durum yalnızca ekonomik bir olgu değil, aynı zamanda toplumsal üretim ilişkilerinin ve ideolojik hegemonyanın yeniden üretilmesidir. Çocuklar küçük yaşta “yetinmeyi”, gençler “hayal kurmamayı”, aileler “idare etmeyi” öğrenir. Bu öğrenme süreci, bir teselli meselesi değil, sınıf ilişkileri tarafından şekillendirilen bir eğitim biçimidir. Yoksulluğun sürekli tekrar edilmesi, konuşulması ama sorgulanmaması; “şükür” diliyle süslenmesi; “herkes aynı durumda” denilerek sıradanlaştırılması, yalnızca parasızlığı değil, bireylerin sessizliği ve kabullenmeyi öğrenmesini de sağlar. Bu sessizlik, toplumsal olarak güçlülerin işine yarayan politik bir araçtır.
Dayanışma ve sistem: Felaketler ile normal zamanlar arasındaki ayrım
Deprem, yangın veya büyük kazalar gibi olağanüstü durumlarda ortaya çıkan dayanışma, yalnızca toplumsal bir refleks değil, aynı zamanda egemen sınıfın hegemonyasının yeniden üretimiyle doğrudan bağlantılıdır. Hegemonya kavramı bağlamında ele alındığında, bu tür felaket anlarındaki dayanışma, iktidarın ideolojik ve toplumsal kontrolünü pekiştiren bir araç olarak işlev görür. Olağanüstü koşullarda gösterilen toplumsal birlik ve yardımlaşma, düzenin kaosunu deneyimleyen iktidar sahiplerinin yükünü hafifletir, tepkilerin yoğunlaşmasını azaltır ve yönetim zaaflarının görünür olmasını engeller. Bu dayanışma, sistemin meşruiyetini ve halkın onayını sürdürmek için güvenli bir alan sağlar.
Ancak, dayanışma süreklilik kazanıp toplumun gündelik yaşamına kalıcı olarak entegre olduğunda, Gramsci’nin işaret ettiği “sivil toplum aracılığıyla hegemonik kontrol” sınırları aşılmaya başlar. Toplum, kendi çıkarlarını ve kolektif iradesini fark etmeye başladığında, yöneten ile yönetilen arasındaki yapay ayrımın sınırları zorlanır ve iktidarın meşruiyeti sorgulanabilir hale gelir. Bu durum, egemen sınıfın hegemonyasının yeniden üretimini tehdit eder; çünkü toplum artık yalnızca kriz anlarında değil, gündelik yaşamda da kendi özerk yönetim kapasitesini geliştirme potansiyeline sahiptir.
Hegemonya yalnızca zor ve devlet aygıtları üzerinden değil, aynı zamanda sivil toplum aracılığıyla norm ve kabulleri içselleştirme süreciyle kurulur. Bu nedenle, iktidar sahipleri, yöneten ile yönetilen arasındaki duvarın sürekli görünür ve “aşılmaz” olmasını isterler. Felaket anlarında teşvik edilen dayanışma, ideolojik hegemonyanın güvenli bir şekilde devamını sağlayan geçici bir mekanizmadır; gündelik yaşamda ise kolektif farkındalığı ve örgütlülüğü teşvik edecek bir dayanışma, hegemonik kontrolü tehdit ettiği için sistem tarafından sınırlandırılır.
Sonuç olarak, olağanüstü durumlarda görülen dayanışma, sistem için güvenli ve yönetilebilir bir birlik biçimidir. Süreklilik kazandığında ise, toplumun kendi iradesini ve kolektif gücünü fark etmesi, hegemonik ilişkileri sorgulamasına ve yeniden biçimlendirmesine yol açar. Bu nedenle egemenler, gündelik hayatta dayanışmayı sınırlamak ve bireyleri pasif, sessiz ve itaate yatkın kılmak için çeşitli ideolojik ve toplumsal mekanizmaları sürekli devrede tutar. Gündelik hayatta dayanışma, sistem için “rahatsız edici”dir. İşten atılan bir işçi, okula devam edemeyen bir genç ya da geçinemeyen bir aile için sürekli dayanışma, düzenin özerkliğine, sınıf iktidarının sürdürülebilirliğine ve yönetenler üzerindeki denetim hakkına tehdit oluşturur. Bu nedenle sistem, bireylere felaketlerde birlikte olmayı öğretir; ancak gündelik hayatta sessizleşmelerini ve yalnız kalmalarını normalleştirir. Bu, ideolojik hegemonyanın en etkili araçlarından biridir.
Küçük itaatler, büyük düzenler
Bir okulda susturulan bir öğrenci, bir işyerinde sesini çıkaramayan işçi, bir mahallede kaderine razı edilen aile… Bu bireysel deneyimler küçük görünebilir; ancak hayat bize, büyük toplumsal düzenlerin bu “küçük itaatler” üzerinden kurulduğunu gösterir. Gündelik hayatın içinde yer alan davranış ve kabuller, insanların farkında olmadan içselleştirdiği sınıf ilişkilerinin birer yansımasıdır. Bu küçük, görünmez disiplinler, toplumsal düzenin yeniden üretilmesini sağlar ve sistemin sürekliliğine hizmet eder.
Gündelik hayatın politikliği ve sessiz terbiye
Siyaseti yalnızca seçimler, krizler veya Meclis tartışmaları bağlamında aramak yanıltıcıdır. Gerçekte siyaset, insanların gündelik yaşamlarına yerleşmiştir. Sabah işe giderken, çocuğu okula bırakırken, markette fiyatlara bakarken, okulda “uyumlu” olmayı öğrenirken, işyerinde “şimdi sırası değil” cümlesini kabullenirken… Tüm bu küçük rutinler, bireyleri ideolojik olarak şekillendirir. Bu süreç, zorun yalnızca fiziksel olarak değil; sosyal izolasyon, kabullenme ve içselleştirilmiş itaat biçiminde de işleyebilir. Bu nedenle eğitim ve disiplin, , yalnızca bireysel değil toplumsal üretim ilişkilerinin yeniden üretilmesinin bir aracıdır.
Eğitimde “uyum”: İtaatin pedagojisi
Günümüz eğitim sisteminde en çok vurgulanan kavramlardan biri “uyum”dur. Uyumlu öğrenci, sistemin ihtiyaçlarına hizmet eder; sorgulayan, eleştiren ve direnç gösteren çocuk ise “sorunlu” sayılır. Bu durum, eğitimi özgürleştirici bir süreç olmaktan çıkarır ve toplumsal sınıf ilişkilerinin korunmasını sağlayan bir filtreye dönüştürür. Eğitim, bu bağlamda, yalnızca bilgi aktarmakla kalmaz; bireyleri mevcut üretim ilişkilerine uygun bir şekilde disipline eder ve ideolojik olarak sistemle bütünleştirir.
Yoksulluğun normalleşmesi: Sessiz terbiye biçimi
Yoksulluk, yalnızca ekonomik bir durum değil, aynı zamanda bir ideolojik aygıt olarak işlev görür. “Şükretmek”, “idare etmek” ve “yetinmek” gibi kavramlar, yoksulluğun nedenlerini sorgulamanın yerine geçer. Çocuklar küçük yaşta “fazlasını talep etmemeyi” ve haklarını istememeyi öğrenir. Bu süreç, bireyleri yalnızlaştırır ve sessizleştirir. Sessizlik, yalnızca birey üzerinde değil, toplumsal düzeyde de iktidarın sürekliliğine hizmet eder. Böylece yoksulluk, ideolojik bir disiplin biçimi olarak normalleştirilir.
Dayanışma ve örgütlülüğün tehlikesi
Sürekli ve örgütlü dayanışma, sistem için tehlikeli bir güçtür. Bu yüzden gündelik hayatta dayanışma sürekli olarak engellenir. İşyerinde dayanışma “huzursuzluk”, okulda dayanışma “disiplin sorunu” ve mahallede dayanışma “politikleşme” olarak etiketlenir. İnsanlar, yardımlaşmayı öğrenir; ancak birlikte itiraz etmeyi, hak talep etmeyi öğrenemez. Bu durum, bireylerin kendi sınıfsal çıkarlarını fark etmesini ve kolektif güçlerini kullanmasını engeller.
Gündelik hayatın politik analizi ve özgürleşme
Gündelik hayatın politik olduğunu görmek, meydanlarda slogan atmak kadar önemli, hatta daha kalıcı bir özgürleşme pratiğidir. Bir çocuğun susturulması, bir işçinin boyun eğmesi, bir ailenin kaderine razı olması… Bunlar küçük gibi görünen itaatler, toplumsal düzenin yeniden üretildiği temel mekanizmalardır. Farkındalık ve adını koyma, bu küçük kabulleri sorgulamanın ve aşmanın ilk adımlarıdır. Bireylerin kendi gündelik yaşamlarındaki küçük kabulleri ve alışkanlıkları sorgulamaları, sistemin yeniden üretilmesine karşı temel bir direniş biçimidir.
Sessiz rahatsızlık ve eylemin önemi
Ali Şeriati’nin sözleriyle: “Sizi rahatsız etmeye geldim.” Bu rahatsızlık, yalnızca bireysel bir duruş değil, toplumsal bir bilinçlenme çağrısıdır. Gündelik hayatta sessizce içselleştirilen itaatler ve kabuller, sistemin devamlılığını sağlayan temel öğelerdir. Ancak bu sessizlik kırıldığında, küçük ama sürekli direnişler büyük toplumsal dönüşümlere yol açabilir. Bireyin farkındalığı ve gündelik eylemi, sistemin hegemonik güçlerini sorgulamak ve dönüştürmek için temel bir başlangıçtır.
